Şemseddin Sami denince çoğumuzun zihninde hemen “makbul” bir aydın silueti belirir. Türkçeye omuz vermiş, sözlük ve dil çalışmalarıyla anılmış, kanonik anlatıda neredeyse “Türkçülük” hanesine yazılmış bir isim. Ne var ki edebî metinler, özellikle de geç Osmanlı ikliminde kaleme alınmış olanlar, çoğu zaman yalnızca “anlattıkları”yla yetinmez; asıl maharetlerini, sözü doğrudan söylemek yerine üstü kapalı biçimde ima ettikleri ikinci katmanda sergilerler. Tıpkı Şemseddin Sami'nin Besâ Yahud Ahde Vefâ'sı gibi.
Besâ Yahud Ahde Vefâ
Besâ Yahud Ahde Vefâ, 1874’te yayımlanmış bir tiyatro eseridir. Yazar, mukaddimesinde bu metni Arnavut kavminin bazı ahlâk ve âdâtını tasvir etmek amacıyla kaleme aldığını ve anlatıyı “hikâye” yerine daha etkili olacağını düşünerek bir “tiyatro risâlesi” biçiminde kurguladığını ifade eder. Besâ, Arnavutçada "yeminini, sözünü tutmak" anlamına gelir. Ahde Vefa'nın ne olduğunu zaten biliyoruz, "verilen sözü yerine getirmek" demek.
Eserin olay örgüsü, amca çocukları Meruşe ile Recep’in aşkı etrafında gelişir. Meruşe’nin babası Zübeyr, onları nişanlar. Ancak Demir Bey’in adamı Selfo’nun Meruşe’yi istemesi, Zübeyr’in öldürülmesi ve Meruşe’nin kaçırılmasıyla çatışma büyür. Zübeyr’in eşi Vahide, intikam almak ve kızını kurtarmak amacıyla yola çıkar. Fettah Ağa ise verdiği “besâ” (ahde vefa) sözü gereği katilin öz oğlu olduğunu öğrenmesine rağmen Selfo’yu öldürür ve ardından intihar eder.
Hangi Ahde Vefa?
Sahnede görünen “ahde vefa”, Fettah Ağa’nın verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutmasıdır. Fakat bu metni Doç. Dr. Nuri Sağlam’ın önerdiği biçimde “ikinci katman”dan okuduğumuzda, soru biraz yer değiştirir. Burada sadakat yalnız bir kişiye ya da bir yemine değil; bir “biz”e, daha doğrusu o “biz”i ayakta tutan yer, töre ve aidiyet fikrine yönelir. Sağlam, oyunun alt metninde Arnavutlara dönük bir ulus bilinci kurulduğunu; bunun da özellikle “biz/siz” ve “dağlı/şehirli” karşıtlıklarıyla örüldüğünü ileri sürer.
Bu “biz”in en görünür işareti dağdır. Oyunda “Biz şehrî değiliz / Dağdır bizim mekânımız” diye başlayan şarkının, bilinçli biçimde “dağlı–şehirli / biz–siz (Arnavut–Osmanlı)” karşıtlığı üzerine kurulduğu belirtilir. Sağlam’a göre “dağ, kan ve can” kelimelerinin birbirine bağlanması, bir manzarayı betimlemekten öteye geçer. “Dağ”ın tekrarlarıyla siyasi bir mekân olarak vatan fikri çağrışır ve bu çağrışım, Arnavutlara özgü bir aidiyeti, doğal ve kendiliğindenmiş gibi kurar.
Aynı hat, Meruşe - Zübeyr diyalogunda daha gündelik bir dille pekişir: Meruşe “Bu dağları bırakamam!” derken Zübeyr, “Vatanına olan muhabbetini pek beğeniyorum” diye karşılık verir. Sağlam burada “vatan”ın, metin boyunca sık sık tekrarlanan “dağ” kelimesinin imlediği Arnavutlukla ilişkilendirildiğini söyler; çobanlık vurgusu da bu coğrafi ve kültürel kimliğin bir parçası gibi işletilir.
Peki “ahde vefa” bu tabloda neye dönüşür? Sağlam’ın okumasında “besâ”, yalnızca bireysel bir namus sözü değil; “vatan” ve “namus” etrafında kurulan kolektif bir sadakat dilinin taşıyıcısı hâline gelir. Metindeki “Bizim ise bir kulübemiz… bir de namusumuz var” çıkışı, mülke dokunulsa bile namusa dokunulamayacağı fikrini sınır çizici bir ilke gibi kurar; bu da oyunun etik gerilimini, aynı zamanda kimlik kuran bir gerilime çevirir.
Tuhaf Bir Türkçülük
Doç. Dr. Nuri Sağlam, Şemseddin Sami’yi “Türkçeye hizmet eden ve bu yüzden kanonik Türkçü söylemde Türk milliyetçisi sayılan” kişi olarak değil, mensubu bulunduğu kavmin (Arnavutların) ulusal iddiasına zemin hazırlayan stratejik bir yazar olarak yeniden konumlandırır.
Sağlam, 19. yüzyıl boyunca güçlenen ulusçuluk akımlarına karşı “ittihâd-ı Osmanî” gibi birlik fikirleri dolaşımdayken, 1870’lerden itibaren çoğu gayr-ı Türk yazarın “Türk” kavramını kutsallaştıran ve “tuhaf bir Türkçülük şuuru” üretmeyi hedefleyen stratejik çalışmalar da ortaya koyduğunu söyler. Bu çizgideki isimlerin temel amacını ise mensubu oldukları kavimlerin ulusçuluk iddialarına meşruiyet kazandırmak olarak açıklar.
Şemseddin Sami bu çerçevede “istisna” değil, dönemin zihniyet iklimi içinde okunabilecek bir örnektir. Nitekim Sami’nin başka metinlerinde de Arnavutlara dair güçlü bir “köken ve kadimlik” vurgusu kurulur. Arnavutların Avrupa’nın en kadim halkı olduğu ve diğer Avrupa milletlerine birçok bakımdan tekaddüm ettiği belirtilir.
Yani Türkçe yazıyor olması, Türk'e sadakat anlamına gelmez. Bazen imparatorluğun ortak edebî dili, başka bir ulusal tahayyülün taşıyıcısı da olabilir.
Namık Kemal'in ve Şemseddin Sami'nin "Vatan"ı
Sağlam’ın en somut karşılaştırması Namık Kemal üzerinden gelir. 1870’lerde Osmanlı aydınlarının halka “ittihâd-ı Osmanî” fikrini benimsetmeye çalıştığını, Namık Kemal’in Vatan Yahud Silistre’yi bu fikir muvacehesinde yazdığını, oyun sahnelendiğinde “Yaşasın vatan!” nidalarıyla nümayişe varan bir etki doğurduğunu hatırlatır.
Ardından o kritik bağ kurulur: Vatan Yahud Silistre’den tam bir yıl sonra Osmanlı Tiyatrosu’nda sahnelenen Besâ Yahud Ahde Vefâ ile Namık Kemal’in piyesi arasında kurgusal benzerlikler vardır. Fakat Sağlam’a göre iki yazarın “vatan” kavramı karşısındaki farklı siyasi tutumları, Şemseddin Sami’nin bu piyesi kurgularken Kemal’in “umumî vatan” anlayışına karşı Arnavut ulusuna ait hususi vatan bilinci geliştirme amacı taşıdığını gösterir. Üstelik bu amaç, Arnavutlara mahsus konvansiyonel bir kod ile, yani besâ ile gerçekleştirilmiştir.
Vatan Yahud Silistre’de de besâ geçer. Karakterlerden İslâm Bey “Allah’la ahd eder misiniz?” diye sorduğunda gönüllüler “Besâ” diye karşılık verirler. Namık Kemal, eserinde Arnavut karakterleri seçmiş ve Arnavutlar dâhil Müslüman tebaa içinde Osmanlılık bilinci üretmeye çalışmıştır.
Ama buna mukabil Şemseddin Sami’nin yaptığı şey farklıdır. Besâ Yahud Ahde Vefâ’da yine “vatan” kavramı merkezdedir. Fakat bu, Osmanlı toprağı olan Arnavutluk değil, 1912'de bağımsızlığını ilan eden ve artık sahiden Arnavutlara mahsus olan bir vatandır.
Bu noktada Şemseddin Sami’yi ilginç kılan şey, ne söylediğinden çok nasıl söylediğidir. Ortada açık bir siyasi manifesto yoktur, yüksek sesli bir ulusal çağrı da yoktur. Bunun yerine, dönemin ortak ve meşru edebî dili olan Türkçe aracılığıyla, Arnavutlara ait bir kimlik ve aidiyet duygusu metnin içine ustalıkla yerleştirilir. Besâ Yahud Ahde Vefâ, tam da bu nedenle, bağırmadan konuşan ama konuştuğu yeri dikkatle seçen bir metindir.
Şemseddin Sami burada Türkçeyi bir kimlik beyanının değil, bir anlam taşıyıcısının dili olarak kullanır. Dil, hedefi gizleyen bir maske değil; aksine, hedefi daha geniş bir dolaşıma sokan bir imkân hâline gelir. Bu yönüyle Sami’nin metni, edebiyatın siyasete doğrudan sloganlarla değil, kavramların yerini değiştirerek temas edebileceğinin bir örneğini sunar.
Yahud Ahde Vefâ, Türkçe yazılmış olmasıyla değil; Türkçe içinde başka bir kimliğin sessizce inşa edilmesiyle dikkat çeker. Şemseddin Sami’nin ustalığı da tam burada belirir: Metin, yazıldığı dilin sunduğu imkânları inkâr etmeden, o dilin içinde başka bir aidiyet fikrini görünür kılmayı başarır. Ve belki de bu yüzden, Sami’yi anlamak için önce neye alan açtığına bakmak gerekir.

