Yaratılış mitleriyle kıyamet mitleri arasındaki ilişki, çoğu zaman sandığımızdan daha “düzenli” işler. Bir topluluk başlangıcı hangi sembollerle kuruyorsa sonu da o sembollerle getirir. Başlangıçta sahneye çıkanlar, final sahnesinde de görünür. Çünkü mitoloji “yeni bir şey” anlatıyor gibi yaparken bile, belleğin çekirdek motiflerini farklı zamanlara ya da bağlamlara taşıyarak çalışır. Bu yüzden yaratılış mitlerinde ne varsa, kıyamet mitlerinde de onun izi vardır.

Kurtla Kıyamete Kalmak (Yapay Zekâ ile Oluşturulmuştur)
Türk mitolojik evreninde bu çekirdek motiflerden biri “kurt”tur. Proto Türk topluluklarında totem olarak görülen; Hun ve Göktürk çağlarında ata kültünün parçası hâline gelen; türeyiş mitlerinde soyu yok olmaktan kurtaran, destanlarda yol gösteren, gökle ilişkilendirilen bu figür; dünyanın sonuyla ilgili anlatılarda, yani eskatolojik anlatılarda da boş durmaz. Bu kez “başlatan” değil “bitiren”, “doğuran” değil “sonu getiren” ya da daha incelikli ifadeyle “sonu başlatan mekanizmanın parçası” olur.
Üstelik bu yalnızca “masalsı” bir devamlılık değildir. Göğe bakıldığında bile mitin dili aynı şeyi söyler. Büyük Ayı burcunun yedi kurt, Küçük Ayı burcunun iki at olarak tasavvur edilmesi ve bu kovalamacanın yakalamayla sonuçlanmaması, kozmik düzenin bir şartı gibi anlatılır: Yakalanırsa kozmos kaosa döner, kıyamet kopar. Yani kurt, sadece yeryüzünde soyun başlangıcına eşlik eden bir varlık değil; gökyüzünde de düzenin sınırını çizen bir eşiğin bekçisi gibidir.
Başlangıçtan Sona Bozkurt
Kurt, Türklerin mitlerinde, efsanelerinde ve destanlarında “çeşitli özellikleriyle öne çıkan” kutsal bir hayvandır. Proto Türk topluluklarında totem olarak kabul edilmesi; Hun ve Göktürk devrinde ata kültünün parçası hâline gelmesi ve kutsal bir sembole dönüşmesi bu figürün sıradan bir hayvan olarak okunamayacağını daha en başından bize ilan eder. Türklerin türeyiş mitlerinde bozkurttan türeyen kahramanların varlığı bilinir. Oğuz Kağan Destanı’nda kurt, hükümdara yol gösteren kutsal bir hayvan olarak ortaya çıkar. Bu motifin Başkurt destanlarında da görülmesi, kurdun “kılavuz” niteliğinin farklı Türk topluluklarında ortak bir anlatı dili üretebildiğini düşündürür.
Burada kritik bir ayrıntı var: Kurt yalnızca “yardım eden” değildir; bir anlamda “dünyanın düzenini bilen” figürdür. Bu nedenle Türk astrolojisinde gökle ilişkilendirilmesi şaşırtıcı değildir. Yakut Türklerinin ay tutulması inançlarında da kurt (ve ayı) ön plana çıkar: Dolunayken kurtların ve ayıların Ay’a hücum edip yediğine, Tanrı’nın ise Ay’ı yeniden dirilttiğine inanılır. Bu anlatı, kurdun yok edici gücünü kutsal düzenin içinde tutan bir çerçeve kurar. Ay yenir ama geri gelir; düzen sarsılır ama yeniden kurulur.
Kurdun türeme, soyu yok olmaktan kurtarma ve kılavuzluk etme gibi işlevleri, onun tanrısal bir güce sahip olduğuna işaret eder. “Bozkurt” adı da bu tanrısallığın göstergelerinden biri olarak değerlendirilir; çünkü eski Türklerde “boz” ve “gök” renkleri tanrısallık nitelemesi olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda kutsal kurt “Gökkurt” ya da “Bozkurt”tur.
Buradan sonra anlatı dili, bizi yavaşça kıyamet sahnesine taşır. Çünkü bir figür bir kez “kutsalın işaretlediği varlık” olarak düşünülmeye başlandı mı, onun yalnızca başlangıç anlatılarında kalması beklenmez; sonun eşiğine de çağrılır.
Bir Deyimin Arkasındaki Eskatoloji: Kurtla Kıyamete Kalmak
Anadolu’da bugün hâlâ yaşayan “kurtla kıyamete kalmak” deyimi, gündelik dilde özellikle yeni gelinlerin yaşlı kaynanalarına siteminde karşımıza çıkar: “Ölmedi gitti, kurtla kıyamete mi kalacak ne?”
Bu kullanım, bir yandan yaşlılığın “bitmeyiş” hâlini abartırken, diğer yandan çok daha eski bir mitik düşünceye yaslanır: Kıyamet kopsa bile bir şeyler kalır; o kalanların içinde de kurt vardır.
Prof. Dr. Öcal Oğuz’un Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinin Pınarkaya köyünden derlediği kıyamet anlatısında bu düşünce açıkça anlatıya dönüşür: Kıyamet kopunca geriye yalnızca “acuze bir yaşlı kadın” kalır; onu da bir kurt yer.
Oğuz’un aktardığı Azerbaycan anlatısında ise kıyamet koptuğunda kuvvetli bir rüzgâr başlar; bu rüzgâr bütün canlıları yok eder ama Bozkurt rüzgâra direnerek kıyametin sonuna kadar ayakta kalır.
Gülcan Kızılören’in İran’ın Halhal şehrinden derlediği anlatılarda da benzer bir kurgu vardır: Allah’ın yarattığı herkes ölür, yalnız yaşlı bir kadın hayatta kalır; bu kadınla bir kurt güreşir. Yaşlı kadın kazanırsa dünya yeniden var olur, herkes dirilir; kurt kazanırsa hiçbir şey kalmaz.
Şimdi durup şu soruyu sormak gerekir: Neden “yaşlı kadın” ve “kurt”?
Oğuz’un değerlendirmesi burada önemli bir ipucu verir: Anlatılarda seçilen mit kahramanlarının üreme ve çoğalma nitelikleri ortadan kalkmış varlıklardan seçilmesi, anlatının kıyamet anlatısı olduğunu vurgulamak içindir. Dünya, yaşlı bir kadına benzetilir; çünkü üretken değildir, doğurgan değildir, artık “devam” üretmez. Kurt ise, bu devamın kesildiği eşiğin aktörüdür.
Bu noktada deyim, gündelik hayattaki “sitem” işlevini aşar; bir mitik son tasavvurunu taşır. Dünya yaşlanır, insan tükenir, canlılık söner; kurt ise ya en son ayakta kalan olur ya da sonun tamamlayıcısı.
Kul Himmet'te Bozkurt ve Dünyaya Sitem
“Kurtla kıyamete kalmak” ifadesi, Alevi mitolojik geleneğinde Kul Himmet’e atfedilen bir şiirde belirgin biçimde görünür.
Ali bindi Düldül ata
Âşık dayanır firkate
Bozkurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin?
Şiirin genel çerçevesi “dünyanın geçiciliği” üzerine kuruludur ve her dörtlüğün sonunda dünyaya sitem eden ifadeler yer alır. Burada Bozkurt’un “kıyamete kadar kalacak” bir varlık olarak zikredilmesi, kurdun eskatolojik rolünü ve dünyanın geçiciliğini aynı anda görünür kılar. Dünya kalıcı değildir ama “Bozkurt ile kıyamete kalan dünya” imgesi, dünyanın kalıcılığına dair ironik bir tersleme kurar. Dünya, sanki “her şeyi görmüş geçirmiş”, yaşlanmış, tükenmiş; ama yine de kıyamete kadar “dayanan” bir şey gibi konuşulur.
Bu şiir, tek başına bir mit anlatısı değildir fakat mitik düşüncenin şiir dilindeki izini taşır. Kurt, burada da bir eşik figürüdür: Dünyanın sonuna eşlik eder, sonun sınırına yerleşir.
Kitab-ı Cabbar Kulu'nda Kıyamet: Kıl, Harf, Kurt
Kurt ve dünya motiflerinin en yoğun şekilde işlendiği anlatı, Alevi yazılı geleneğinde yer alan ve Eğri’nin aktardığı Kitab-ı Cabbar Kulu kaynaklı kıyamet anlatısıdır. Anlatı, Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin kıyamet üzerine konuşmasıyla başlar. Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye iki yeşil zincir verir ve bir ucundan tutarak seyahat etmesini söyler. Hz. Ali döndüğünde dört şey gördüğünü anlatır. Bu gördüklerinin içinde, “Elif be” yazılı bir tahta ve “Y” harfinin üzerine oturmuş beyaz saçlı bir kadın vardır; kadın kendisinin “dünya” olduğunu söyler.
Anlatı derinleştikçe, sembolik düzlem daha da belirginleşir: Hz. Ali yerin yedi kat altına iner; sarı öküz, taş, rüzgâr, balık ve deniz gibi kozmik taşıyıcılardan geçer; taştan aşağı doğru on bir perde aşar. Sonra, yalnız baş kısmı siyah olan beyaz bir kurt görür. Kurt, ağzında beyaz bir kıl tutar; o kılı geveleyip durur. Kılın ucunun nereye uzandığı bilinmez; değirmen baltacığının deliğinden geçmiştir.
Hz. Muhammed bu iki sembolü açıklar: Baltacık dünyanın temelidir; kıl ise dünyanın köküdür. Kurt kılı geveleyip bitirdiğinde kıyamet kopacaktır.
Anlatı burada bitmez; asıl “kıyamet mantığı” bu noktadan sonra kurulur. Kurdun gevdiği kıldan başka yirmi sekiz kıl daha yaratıldığı; bu yirmi sekiz kılın Arap alfabesinin yirmi sekiz harfine karşılık geldiği söylenir. Kıllar başlangıçta bütün olarak yaratılmış ve kurda geçimlik olarak verilmiştir. Kurt birini gevince dünyanın başına ak düşer; kurt her harfi temsil eden kılı gevmeye başlayınca dünyayı temsil eden kadın, bir harfin noktası üzerine oturmaya başlar. Kurt son harfi kestiğinde dünyanın da kurdun da görevi bitecektir.
Bu anlatıda sembolik anlatımın ve tasavvufi düşüncenin izleri baskındır. Dünyanın yaşlı kadınla temsil edilmesi, üretkenliğin bittiğine ve dünyanın artık insana fayda sağlamayacağına dair tasavvufi bakışla ilişkilendirilir. Kadının yaşlı olması, canlı yaşamın üremeyeceği anlamını taşır. Üstelik burada yalnızca “son” değil, “bilginin sınırı” da anlatılır: Yirmi sekiz harfi temsil eden yirmi sekiz kılın yaratılması ve buna ek olarak yirmi dokuzuncu kılın da varlığı, kıyamet bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğu; yazılı hiçbir ilimde bulunmadığı vurgusunu taşır.
Kurdun “dünyanın kökünü” temsil eden kılı ve “ilmi” temsil eden harfleri yemesi ise kıyametin bütün ilimlerin kullanılmasından sonra ortaya çıkacağını temsilen anlatır. Burada kurt, “ilmi yok eden bir yıkıcı” gibi okunabilir ancak anlatının asıl vurgusu, kıyamet zamanını kimsenin bilemeyeceğidir. Harfler tükenir, bilgi tüketilir ama son hüküm ilahi kudrettedir.
Ve dikkat: Bu anlatı, her ne kadar tasavvufi bir yorum zemini taşısa da arka plandaki mitik köken kendisini ele verir. Çünkü burada kurt, yine “kutsalın işareti”dir; Tanrı’dan aldığı görevle kıyameti getirecek olan varlık olarak konumlanır.
Gönül Yonar’ın Kıyamet Mitolojileri (Kurtla Kıyamete Kalmak) adlı çalışması, farklı geleneklerin eskatolojilerini karşılaştırmalı olarak ele almayı hedefleyen bir çerçeve sunar. Çalışmanın “Türklerin eskatolojisi”ne ayrılan bölümünde, Eski Türk yazıtlarından “göğün çökmesi” ve “milletin mahvolması” gibi yorumların eskatolojik düşünce bağlamında değerlendirildiği; Anadolu sözlü geleneğinde ise eskatolojik sonun “bütün insanlığın yok olması”yla birlikte “sadece bir kurdun ayakta kalması” üzerinden anlatıldığı ifade edilir. Burada kurt, Türk yaratılış mitolojisinde “türeyiş nesnesi” olarak görünür; eskatolojide ise ayakta kalan figürdür.
Yonar’ın çerçevesinde, Türk eskatolojisinde düzenin bozulması (kötülüğün artması, babaya saygının kalkması, dünya düzeninin bozulması) kıyamet alametleri olarak anılır. Dünyanın sonu ise Erlik ile Ülgen’in savaşıyla anlatılır ve sonunda Ülgen’in kazanacağı, iyiliğin dünyaya hâkim olacağı belirtilir. Bu çerçeve, “son”un yalnızca yok oluş değil, bir değerler çatışmasının nihai sonucu olarak da düşünüldüğünü gösterir.
Son
Şimdi başa dönelim. Yaratılış mitinde ne varsa, kıyamet mitinde de o vardır demiştik. Türk mitolojisi bu “devamlılık kuralını” neredeyse gözümüze sokarcasına kurdun etrafında örer. Türeyiş anlatılarında soyun yok olmaktan kurtuluşu, destanlarda yol göstericilik, gökle kurulan kozmik ilişki, kutsalın tecellisi fikri… Bütün bunlar, kıyamet anlatılarında yeniden örgütlenir: Bu kez kurt, dünyanın kökünü temsil eden kılı bitirir; harfleri temsilen kıl yutar; yaşlı dünya ile güreşir; kıyamet rüzgârına direnir; en son sahnede kalır.
Ve “kurtla kıyamete kalmak” deyimi, bütün bu mitik dili gündelik hayatın içine sızdıran küçük ama güçlü bir cümle hâline gelir. Kimi zaman bir sitem, kimi zaman bir şaka, kimi zaman bir yakınma olarak söylenir ama arkasında, yaratılıştan kıyamete uzanan aynı sembolik örgü durur.
Yani kurt, yalnızca “korkulan” ya da “sevilen” bir hayvan değildir; bir mitik süreklilik cihazıdır. Başlangıcı hatırlatır, sonu haber verir. Türk kültürünün mitolojik sözlüğünde “kurt” maddesi doğuşu ve bitişi aynı cümlede toplar: Soyu başlatan da odur, sonu başlatan da.
Yürü Bre Yalan Dünya (Echoes from Anatolia)
Keyifli dinlemeler.

