
Kanada Başbakanı Mark Carney, İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu 56. Yıllık Toplantısı'na konuşma yapıyor, 20 Ocak 2026 - (Anadolu Ajansı)
Mark Carney’nin Davos Konuşması (2026), Kanada Başbakanı Mark Carney tarafından 20 Ocak 2026 tarihinde İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu 56. Yıllık Toplantıları kapsamında yapılan özel konuşmadır. Konuşmada, kurallara dayalı uluslararası düzenin işlevini yitirdiği, dünyanın bir geçiş sürecinden değil yapısal bir kopuştan geçtiği ve orta ölçekli devletlerin bu yeni küresel ortamda stratejik özerklik ve iş birliği temelinde konumlanması gerektiği vurgulanmıştır.
Konuşmanın tam metni şu şekildedir:
"Larry, çok teşekkür ederim. Fransızca başlayacağım, ardından yeniden İngilizceye döneceğim.
[Aşağıdaki bölüm Fransızcadan çevrilmiştir]
Teşekkür ederim, Larry. Kanada’nın ve dünyanın içinden geçtiği bu kritik anda bu akşam sizinle birlikte olmak hem bir mutluluk hem de bir görevdir. Bugün, dünya düzeninde yaşanan bir kopuştan, hoş bir kurgunun sona ermesinden ve sert bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim; büyük güç jeopolitiğinin hiçbir sınır ve kısıtlamaya tabi olmadığı bir gerçeklikten.
Bununla birlikte şunu da söylemek isterim ki diğer ülkeler, özellikle Kanada gibi orta ölçekli güçler, güçsüz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi kapsayan yeni bir düzen inşa etme kapasitesine sahiptirler. Daha az güce sahip olanların gücü, dürüstlükle başlar.
[Aşağıdaki bölüm İngilizceden çevrilmiştir]
Her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımız, kurallara dayalı düzenin zayıfladığı, güçlülerin yapabileceklerini yaptığı ve zayıfların katlanmak zorunda olduklarına katlandığı bir dönemde olduğumuz bize yeniden hatırlatılıyor gibi görünüyor. Ve Thukydides’e atfedilen bu özdeyiş, uluslararası ilişkilerin doğal mantığının yeniden kendini dayatması olarak kaçınılmaz bir gerçek gibi sunuluyor.
Bu mantıkla karşı karşıya kalındığında ise ülkelerin sorunlardan kaçınmak, uyum sağlamak, başını derde sokmamak ve uyumun güvenlik satın alacağını ummak yönünde güçlü bir eğilim göstermesi söz konusu oluyor. Ama öyle olmayacak. Öyleyse seçeneklerimiz neler?

Kanada Başbakanı Mark Carney, İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu 56. Yıllık Toplantısı'na konuşma yapıyor, 20 Ocak 2026 - (Anadolu Ajansı)
1978 yılında, Çek muhalif Václav Havel, daha sonra cumhurbaşkanı olacak olan Havel, Güçsüzlerin Gücü adlı bir deneme kaleme aldı ve bu metinde basit bir soru sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu? Ve yanıtına bir manavla başladı.
Her sabah bu dükkan sahibi vitrininin camına bir tabela asar: “Dünyanın işçileri birleşin.” Buna kendisi inanmaz, kimse inanmaz, ancak yine de bu tabelayı asar; sorun yaşamamak, uyum sinyali vermek, yoluna devam edebilmek için. Ve her sokakta her dükkan sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem varlığını sürdürür, yalnızca şiddet yoluyla değil, aynı zamanda sıradan insanların, özel olarak yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılımı sayesinde.
Havel buna “yalanın içinde yaşamak” adını vermiştir. Sistemin gücü, doğruluğundan değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya istekli olmasından kaynaklanır; kırılganlığı da aynı kaynaktan doğar. Tek bir kişi bile bu oyunu oynamayı bıraktığında, manav tabelasını indirdiğinde, yanılsama çatlamaya başlar. Dostlarım, şirketlerin ve ülkelerin tabelalarını indirmesinin zamanı gelmiştir.
On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, kurallara dayalı uluslararası düzen olarak adlandırdığımız yapı altında refaha kavuştu. Bu düzenin kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden faydalandık. Ve bu sayede, onun koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.
Uluslararası kurallara dayalı düzen anlatısının kısmen yanlış olduğunu biliyorduk; en güçlü olanların işlerine geldiğinde kendilerini muaf tutacaklarını, ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını biliyorduk. Ve uluslararası hukukun, sanığın ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı düzeylerde bir titizlikle uygulandığını da biliyorduk.
Bu kurgu işlevseldi ve özellikle Amerikan hegemonyası; kamusal malların sağlanmasına, açık deniz yollarının korunmasına, istikrarlı bir finansal sisteme, kolektif güvenliğe ve anlaşmazlıkların çözümüne yönelik çerçevelerin desteklenmesine katkı sundu. Bu nedenle vitrindeki tabelayı astık. Ritüellere katıldık ve söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları büyük ölçüde dile getirmekten kaçındık. Ancak bu uzlaşma artık işlemiyor. Açık konuşayım: Biz bir geçişin değil, bir kopuşun ortasındayız.
Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarda yaşanan bir dizi kriz, aşırı küresel entegrasyonun risklerini açıkça ortaya koydu. Ancak daha yakın dönemde büyük güçler, ekonomik entegrasyonu silah olarak, tarifeleri baskı aracı olarak, finansal altyapıyı zorlayıcı bir unsur olarak ve tedarik zincirlerini istismar edilecek kırılganlıklar olarak kullanmaya başladı.
Entegrasyon, sizin tabiiyetinizin kaynağı haline geldiğinde, entegrasyon yoluyla karşılıklı fayda yalanının içinde yaşamaya devam edemezsiniz. Orta ölçekli devletlerin dayandığı çok taraflı kurumlar — Dünya Ticaret Örgütü, Birleşmiş Milletler, COP — kolektif sorun çözümünün mimarisi, bizzat bu mimarinin kendisi tehdit altındadır. Bunun sonucunda birçok ülke aynı sonuca varmaktadır: enerji, gıda, kritik mineraller, finans ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeleri gerekmektedir. Ve bu dürtü anlaşılabilirdir. Kendisini besleyemeyen, enerji sağlayamayan ya da savunamayan bir ülkenin seçenekleri sınırlıdır. Kurallar artık sizi korumadığında, kendinizi korumanız gerekir.
Ancak bunun bizi nereye götürdüğü konusunda açık görüşlü olalım. Kalelerden oluşan bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha az sürdürülebilir olacaktır. Ve bir başka gerçek daha vardır: Büyük güçler, güçlerini ve çıkarlarını sınırsız biçimde takip etmek uğruna kuralların ve değerlerin hatta görüntüsünden bile vazgeçerse işlemselciliğin sağladığı kazanımların yeniden üretilmesi giderek zorlaşacaktır.
Hegemonlar ilişkilerini sürekli olarak paraya çeviremezler. Müttefikler belirsizliğe karşı korunmak için çeşitlendirmeye gideceklerdir. Sigorta satın alacak, seçeneklerini artıracak ve egemenliği yeniden inşa etmeye çalışacaklardır — bir zamanlar kurallara dayanan egemenlik, giderek baskıya dayanabilme kapasitesine yaslanacaktır.
Bu salondaki herkes bunun klasik bir risk yönetimi olduğunu bilir. Risk yönetiminin bir bedeli vardır; ancak stratejik özerkliğin, egemenliğin bu maliyeti de paylaşılabilir.
Dayanıklılığa yönelik kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini inşa etmesinden daha ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar pozitif toplamlıdır. Ve Kanada gibi orta ölçekli devletler için soru, yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamayacağımız değildir — bunu yapmak zorundayız. Soru, bu uyumu yalnızca daha yüksek duvarlar inşa ederek mi gerçekleştireceğimiz, yoksa daha iddialı bir şey yapıp yapamayacağımızdır.
Kanada, bu uyanış çağrısını duyan ilk ülkelerden biri olmuştur ve bu da stratejik duruşumuzu köklü biçimde değiştirmemize yol açmıştır. Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifak üyeliklerimizin bize otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığına dair eski, rahat varsayımlarımızın artık geçerli olmadığını bilmektedir. Ve yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’un “değer temelli realizm” olarak adlandırdığı anlayışa dayanmaktadır.
Başka bir ifadeyle hem ilkesel hem de pragmatik olmayı hedefliyoruz — temel değerlere, egemenliğe, toprak bütünlüğüne, Birleşmiş Milletler Şartı ile uyumlu olduğu durumlar dışında güç kullanımının yasaklanmasına ve insan haklarına saygıya bağlılığımızda ilkesel; ilerlemenin çoğu zaman aşamalı olduğunu, çıkarların ayrıştığını ve her ortağın tüm değerlerimizi paylaşmayacağını kabul etme konusunda ise pragmatik.
Bu nedenle dünyayla geniş kapsamlı ve stratejik biçimde, açık gözlerle etkileşim kuruyoruz. Olmasını dilediğimiz bir dünyayı beklemek yerine, dünyayı olduğu haliyle aktif biçimde ele alıyoruz. İlişkilerimizi, derinlikleri değerlerimizi yansıtacak şekilde ayarlıyoruz ve dünyanın şu anki akışkanlığı, bunun doğurduğu riskler ve bundan sonra neyin söz konusu olduğu dikkate alındığında, etkimizi azami düzeye çıkarmak için geniş katılımlı angajmanı önceliklendiriyoruz. Ve artık yalnızca değerlerimizin gücüne değil, gücümüzün değerine de dayanıyoruz. Bu gücü ülke içinde inşa ediyoruz.
Hükümetim göreve geldiğinden bu yana gelirler, sermaye kazançları ve işletme yatırımları üzerindeki vergileri düşürdük. Eyaletler arası ticaretteki tüm federal engelleri kaldırdık. Enerji, yapay zeka, kritik mineraller, yeni ticaret koridorları ve ötesinde bir trilyon dolarlık yatırımı hızlandırıyoruz. Bu on yılın sonuna kadar savunma harcamalarımızı iki katına çıkarıyoruz ve bunu yerli sanayilerimizi güçlendirecek biçimlerde yapıyoruz.
Ve yurt dışında hızla çeşitleniyoruz. Avrupa Birliği ile, Avrupa savunma tedarik düzenlemeleri olan SAFE’e katılımı da içeren kapsamlı bir stratejik ortaklık üzerinde anlaştık. Altı ay içinde dört kıtada 12 başka ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladık. Son günlerde Çin ve Katar ile yeni stratejik ortaklıklar sonuçlandırdık. Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler ve Mercosur ile serbest ticaret anlaşmaları müzakere ediyoruz.
Başka bir şey daha yapıyoruz. Küresel sorunların çözümüne yardımcı olmak için değişken geometriyi, yani ortak değerler ve çıkarlar temelinde farklı meseleler için farklı koalisyonlar kurmayı benimsiyoruz. Bu nedenle Ukrayna konusunda Gönüllüler Koalisyonu’nun çekirdek bir üyesiyiz ve savunma ile güvenliğine kişi başına düşen katkı bakımından en büyük katkı sağlayan ülkelerden biriyiz.
Arktik egemenliği konusunda Grönland ve Danimarka’nın yanında kararlılıkla duruyor ve Grönland’ın geleceğini belirleme konusundaki kendine özgü haklarını tam olarak destekliyoruz.
NATO’nun 5. Maddesi’ne olan bağlılığımız sarsılmazdır; bu nedenle İttifak’ın kuzey ve batı kanatlarını daha da güvence altına almak için, Kuzey-Baltık Kapısı dahil olmak üzere NATO müttefiklerimizle birlikte çalışıyoruz. Bunu, Kanada’nın ufuk ötesi radarlar, denizaltılar, hava araçları ve sahadaki unsurlara—karada botlar, buz üzerinde botlar—yönelik benzeri görülmemiş yatırımları aracılığıyla yapıyoruz.
Kanada, Grönland’a yönelik tarifelere güçlü biçimde karşı çıkmakta ve Arktik’te güvenlik ve refah yönündeki ortak hedeflerimize ulaşmak için odaklı görüşmeler çağrısında bulunmaktadır.
Çok taraflı ticarette, Trans-Pasifik Ortaklığı ile Avrupa Birliği arasında bir köprü kurmaya yönelik çabaları savunuyoruz; bu, 1,5 milyar insanı kapsayan yeni bir ticaret bloğu yaratacaktır. Kritik mineraller konusunda, dünyanın yoğunlaşmış tedarikten uzaklaşabilmesi için G7’ye dayalı alıcı kulüpleri oluşturuyoruz. Yapay zeka alanında ise, nihayetinde hegemonlar ile hiper ölçekleyiciler arasında bir tercih yapmaya zorlanmamak için benzer düşünen demokrasilerle iş birliği yapıyoruz.
Bu, naif bir çok taraflılık değildir; onların kurumlarına dayanmak da değildir. Bu, mesele bazında, birlikte harekete geçmek için yeterli ortak zemini paylaşan ortaklarla işe yarayan koalisyonlar inşa etmektir.
Bazı durumlarda bu, ulusların büyük çoğunluğu olacaktır. Bu yaklaşımın yaptığı şey, ticaret, yatırım ve kültür alanlarında, gelecekteki zorluklar ve fırsatlar karşısında başvurabileceğimiz yoğun bir bağlantılar ağı oluşturmaktır.
Şunu savunuyorum: Orta ölçekli devletler birlikte hareket etmek zorundadır; çünkü masada değilsek menüdeyiz demektir.
Ancak şunu da söylemeliyim ki büyük güçler, en azından şimdilik, tek başlarına hareket edebilecek durumdadır. Şartları dikte edebilecek pazar büyüklüğüne, askeri kapasiteye ve kaldıraç gücüne sahiptirler. Orta ölçekli devletler ise buna sahip değildir.
Ve biz yalnızca bir hegemonla ikili müzakereler yürüttüğümüzde, zayıflık konumundan müzakere ederiz. Sunulanı kabul ederiz. En uyumlu olan olmak için birbirimizle rekabet ederiz. Bu, egemenlik değildir. Bu, tabiiyeti kabul ederken egemenliği sahnelemektir. Büyük güç rekabetinin yaşandığı bir dünyada, aradaki ülkelerin bir tercihi vardır: ya birbirleriyle iltifat kazanmak için rekabet ederler ya da etkisi olan üçüncü bir yol yaratmak üzere birleşirler.
Sert gücün yükselişinin, meşruiyetin, dürüstlüğün ve kuralların gücünün—eğer bunları birlikte kullanmayı seçersek—güçlü kalacağı gerçeğini görmemizi engellemesine izin vermemeliyiz. Bu da beni yeniden Havel’e getiriyor.
Orta ölçekli devletler için gerçeği yaşamak ne anlama gelir? Her şeyden önce, gerçekliği adlandırmak anlamına gelir. Kurallara dayalı uluslararası düzeni, hala vaat edildiği gibi işliyormuş gibi anmayı bırakın. Onu olduğu gibi adlandırın: En güçlülerin çıkarlarını takip ettiği ve ekonomik entegrasyonu bir baskı aracı olarak kullandığı, giderek yoğunlaşan büyük güç rekabeti sistemi.
Bu, tutarlı biçimde hareket etmek, müttefiklere ve rakiplere aynı standartları uygulamak anlamına gelir. Orta ölçekli devletler, ekonomik yıldırmayı bir yönden eleştirip başka bir yönden geldiğinde sessiz kaldıklarında, vitrindeki tabelayı yerinde tutmaya devam etmiş olurlar.
Bu, eski düzenin yeniden tesis edilmesini beklemek yerine, inandığımızı iddia ettiğimiz şeyi inşa etmek anlamına gelir. Anlatıldığı gibi işleyen kurumlar ve anlaşmalar oluşturmak demektir. Ve zorlamayı mümkün kılan kaldıraçları azaltmak anlamına gelir — bu da güçlü bir iç ekonomi inşa etmektir. Bu, her hükümetin acil önceliği olmalıdır.
Uluslararası alanda çeşitlendirme ise yalnızca ekonomik ihtiyatlılık değildir; dürüst bir dış politika için maddi bir temeldir. Çünkü ülkeler, misillemeye karşı kırılganlıklarını azaltarak ilkeli duruş sergileme hakkını kazanırlar.
Kanada. Kanada, dünyanın istediği şeylere sahiptir. Biz bir enerji süper gücüyüz. Geniş kritik mineral rezervlerine sahibiz. Dünyanın en eğitimli nüfusuna sahibiz. Emeklilik fonlarımız, dünyanın en büyükleri ve en sofistike yatırımcıları arasındadır. Başka bir deyişle, sermayemiz ve yeteneğimiz var… Ayrıca kararlı biçimde harekete geçebilecek muazzam mali kapasiteye sahip bir hükümetimiz de var. Ve birçok kişinin imrendiği değerlere sahibiz.
Kanada, işleyen çoğulcu bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür. Kanadalılar sürdürülebilirliğe bağlılıklarını sürdürmektedir. Biz, dünyanın istikrarsız olduğu bir ortamda istikrarlı ve güvenilir bir ortağız. Uzun vadeli ilişkiler kuran ve bu ilişkilere değer veren bir ortak.
Ve başka bir şeye daha sahibiz. Ne olup bittiğini kavrama yetisine ve buna uygun biçimde hareket etme kararlılığına sahibiz. Bu kopuşun, uyum sağlamaktan fazlasını gerektirdiğini biliyoruz. Dünyayı olduğu haliyle dürüstçe kabul etmeyi gerektiriyor.
Vitrindeki tabelayı indiriyoruz. Eski düzenin geri gelmeyeceğini biliyoruz. Bunun yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir; ancak bu kırılmadan, daha büyük, daha iyi, daha güçlü ve daha adil bir şey inşa edebileceğimize inanıyoruz. Bu, orta ölçekli devletlerin görevidir; kalelerden oluşan bir dünyada en çok kaybedecek olan ve gerçek iş birliğinden en çok kazanacak olan ülkelerin görevi.
Güçlü olanlar, güçlerine sahiptir. Ama bizim de bir şeyimiz var — rol yapmayı bırakma, gerçeği adlandırma, gücümüzü ülke içinde inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi.
Bu, Kanada’nın yoludur. Biz bu yolu açık ve kendinden emin biçimde seçiyoruz ve bu yol, bizimle birlikte yürümeye istekli her ülkeye sonuna kadar açıktır. Çok teşekkür ederim."

