BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarSümeyye Sena Polat18 Şubat 2026 13:31

Afrika’ya ve Sinemaya Adanmış Bir Ömür: Osman Sembène

Genel Kültür+2 Daha
fav gif
Kaydet
kure star outline

Sinema nedir? Sadece hareketli görüntülerin sanatı mı yoksa aynı bir delikten baktığında yalnızca o delikte görüneni görebildiğin gibi, sana verdiği vizyonun sınırlarıyla gösteren bir anlatı gücü müdür? Peki kameranın arkasında olmak ne demektir? Bu sadece teknik bir konum değil; bakış açısını, hikâyeyi ve göreceli bir hakikati, çoğu zaman da hakikat olmayan bir hakikati, kimin kurduğunu belirleyen bir iktidar alanıdır.


Uzun yıllar boyunca Afrika kameranın önünde vardı ama çoğu zaman kendi sesiyle değil. Medeniyet kurucusu Batılı gözün bakış açısıyla, batılı gözün sahip olmadığı merak uyandıran bir “ilkelliğin” büyüleyiciliği ve egzotik bir arka planıyla susturulmuş bir nesneydi. Oysa asıl mücadele kameranın arkasına geçebilmekti. Kendi hikâyeni kendi gözünden anlatabilmekti.


Sömürgecilik yalnızca Afrika’nın topraklarını işgal etmedi. Tarihini, bilgisini ve temsilini de şekillendirdi. Afrika, Batı merkezli bir bakışın süzgecinden geçirilerek anlatıldı. Bu bakış hem tek taraflıydı hem de damgalayıcıydı. Sinema da bu temsil rejiminin önemli araçlarından biri oldu. Ancak aynı zamanda bu tek taraflı anlatıya karşı güçlü bir direniş alanına dönüştü.


İşte bu noktada Ousmane Sembène’nin önemi ortaya çıkar. Onun “Afrika sinemasının babası” olarak anılmasının nedeni yalnızca Afrika’da film çeken ilk Afrikalı yönetmen olması değildir. Sembène bundan çok daha fazlasıdır. Kamerayı bir kimlik ve hafıza mücadelesinin aracı olarak kullandı. Afrika’yı, Afrikalının gözünden ve deneyiminden dünyaya anlatan ilk Afrikalı sinemacı oldu.


Onun sineması, kolonyal bakışın dayattığı “Afrikalılar yamyam, vahşi kabile üyeleridir” gibi karikatürize edilmiş tahakküme karşı bir başkaldırıydı. Susturulmuş hikâyeleri görünür kıldı. Sembène yalnızca film çekmedi, aynı zamanda sinema aracılığıyla bir bilinç inşa etti ve bir direniş başlattı.


Ousmane Sembène, 1923 yılında Senegal’in Casamance bölgesinde Ziguinchor’da mütevazı bir ailede dünyaya geldi. Sömürge yönetiminin gündelik hayatta yarattığı eşitsizliklere çocuk yaşta tanıklık etti ve bu düzenin yol açtığı sınıf farkını bizzat deneyimledi: Beyaz adam, beyaz adamla işbirliği yapan burjuva Afrikalı ve her şeyi elinden alınmış, fakirliğe mahkûm edilmiş Afrikalı.


İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunda Tirailleurs Sénégalais olarak görev yaptı. Bu deneyim onun kolonyal iktidarın gerçek yüzünü daha açık görmesini sağladı. Savaş sonrasında Fransa’ya giden Sembène, Marsilya’da uzun yıllar hamallık ve liman işçiliği yaptı ve burada işçi sendikasına ve Fransız Komünist Partisi’ne katıldı.


1956’dan itibaren edebiyata yönelerek roman ve öyküler kaleme aldı. Çünkü halkına ulaşmanın ilk yolunun yazmak olduğuna inanıyordu. Ancak kısa sürede, okuryazarlık oranının düşük olduğu bir kıtada sinemanın çok daha güçlü bir anlatı aracı olacağını fark etti. 1960’ta Senegal’in bağımsızlığından sonra ülkesine döndü. Mali, Nijer, Kongo ve Fildişi Sahili gibi ülkeleri dolaştı. Bu yolculuklar onun gözünde sinemayı yalnızca bir sanat değil, kültürel ve zihinsel sömürgeciliğe karşı bir panafrikanist direniş alanı haline getirdi.


1963’te çektiği “Borom Sarret”, Afrika’da bir Afrikalı tarafından çekilen ilk kısa film olarak tarihe geçti. Dakar’daki sınıfsal eşitsizlikleri ve bağımsızlık sonrası ortaya çıkan yeni burjuvaziyi eleştirdi. Ardından gelen “La Noire de…”, Fransa’da ırkçılığa maruz kalan Senegalli bir genç kadının trajedisi üzerinden sömürge ilişkilerinin psikolojik boyutunu gözler önüne serdi ve uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı. 1968 yapımı Mandabi ise Wolof dilinde çekilerek Afrika’da ilk defa bir Afrika diliyle yapılan film oldu.


Sembène için Wolof dilinde film yapmak son derece zorluydu. Fransız yapımcılar, yerel bir dilde çekilecek projeyi desteklemiyor ve bunun finansal açıdan kar getirmeyeceğine inanıyorlardı. Fakat Sembène, Senegal’de en çok konuşulan yerli dil olan Wolof dilinde bir film yaparak filmlerini Avrupa’dan ziyade kendi ülkesinde görünür kılmakta kararlıydı. Bu nedenle filmi iki ayrı dilde çekti: Önce Fransızca versiyon hazırlandı, ardından aynı sahneler Wolofça olarak yeniden çekildi.


Mandabi yalnızca bir film değil, kültürel bir eşikti. Wolof dilini merkeze almak, geçici bir tercih değil, bilinçli ve uzun soluklu bir yönelimin başlangıcıydı. Sonraki filmlerinde de yerel dilleri kullanmaya devam etti. Bu, onun sinemayı uluslararası festivallere hitap eden bir vitrin olarak değil, öncelikle kendi halkıyla kurduğu bir diyalog alanı olarak gördüğünü gösterir. Ona göre artık söz sırası Afrika’daydı. Sinema öncelikle Afrikalılara seslenmeliydi. Kıta, kendi sesini kendi kelimeleriyle duymalı ve duyurmalıydı. Afrika dilleri yaşıyor ve görünür olmayı, duyulmayı hak ediyordu.


Sembène için Avrupa hiçbir zaman bir merkez olmadı. Öyle ki bir röportajında, “Avrupa’da filmleriniz anlaşılıyor mu?” sorusuna şu meşhur cevabını verir:

“Açık konuşalım, Avrupa benim merkezim değil. Avrupa benim çevremde. Burada 100 yıl geçirdiler, benim dilimi konuştular mı? Ben onların dilini konuşuyorum. Geleceğim Avrupa’ya bağlı değil. Anlamalarını isterim ama fark etmez. Afrika haritasını alın, Avrupa ve Amerika’yı oraya yerleştirin; hâlâ yer kalır. Neden bir ayçiçeği gibi güneşe dönelim? Ben kendim güneşin ta kendisiyim!”【1】


Sembène için dil, zihinsel sömürgeciliğin en güçlü araçlarından biriydi. Bu yüzden yerel dili kullanmak, kültürel bağımsızlığın ilanıydı. Onun mücadelesi sadece Batılı emperyalizme karşı değildi. Senegal toplumuna bir şey anlatmak, bir şey göstermek istiyordu. Halkın kendisiyle yüzleşmesini, yanlışlarını görmesini ve değişme iradesi geliştirmesini amaçlıyordu. Bu yüzden eserlerinde hem sömürgeciliği hem de sömürge sonrası toplumda devam eden eşitsizlikleri, dogmalaşmış gelenekleri, ataerkil yapıları, bürokratik yozlaşmayı ve yeni elit sınıfın halktan kopuşunu eleştirdi.


Ne var ki onun eleştirisi dışarıdan, üstten ve küçümseyici bir bakış değildi. Batılı bir medenileştirme çabasından ziyade içeriden dönüştürmeye çalışan bir bilinç çağrısıydı. Amaç Batı’nın yargılayıcı gözünü yeniden üretmek değil, aksine o bakışı yıkmaktı. Afrika’nın dışarıdan bir kurtarıcıya ihtiyacı olmadığını, Afrika’yı yalnızca Afrikalıların kurtaracağını anlatıyordu.


Örneğin, Wolof dilinde olan ve kadın sünnetini ele aldığı Moolaadé filminde, geleneğin sorgulanamaz olmadığını ve bir toplumun kendi içinden değişebileceğini gösteriyordu. Filmde değişim dışarıdan gelen bir kurtarıcıyla değil, köydeki kadınların direnişiyle gerçekleşir. Böylelikle Sembène, sinemada Afrikalı kadını direnen, dönüştüren ve kendi hakkını savunan bir özne olarak konumlandırmıştır. Amacı Afrika’nın kendi iç dinamikleriyle daha adil, bilinçli ve güçlü bir toplumsal yapı kurmasına katkı sunmaktı.


Sembène’nin sineması bu anlamda hem anti-emperyalist hem de öz-eleştirel bir projeydi. 9 Haziran 2007’de Dakar’da hayatını kaybeden Sembène, arkasında yalnızca filmler değil, bir bilinç mirası bıraktı. Onun sayesinde Afrikalı artık yalnızca kameranın önünde bir nesne değil, kameranın arkasında dünyaya bakan bir özne hâline geldi.

Dipnotlar

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Blog İşlemleri

KÜRE'ye Sor