+1 Daha

Bilimsel bilginin yalnızca uzman çevrelerle sınırlı kalmaması, toplumun geniş kesimlerine ulaşması yönündeki çabalar, bilim müzeleri ve bilim merkezlerinin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu kurumlar, bilimsel düşüncenin tarihsel gelişimini görünür kılmakla kalmayıp aynı zamanda bilimi deneyimleme ve anlamlandırma süreçlerini de toplumsallaştırmıştır. Tarihsel kökenleri Aydınlanma Çağı’na uzanan bu yapılar, zamanla yalnızca sergi alanı olmanın ötesine geçmiş; eğitici, etkileşimli ve demokratik bilgi paylaşımının mekânları haline gelmiştir.
Bilim ve teknolojideki gelişmeleri toplumun anlayabilmesi adına yapılan girişimler sonucu bilim müzelerinin ve merkezlerinin kurulması ihtiyacı doğmuştur. Bilim müzelerinin ve merkezlerinin tarihi 1600’lü yıllara dayanmaktadır. ASTC【1】 bilim merkezlerini; "bilim ve teknolojiye artan ilgiye bilim ve etik kuralları çerçevesinde yanıt verecek, toplumun bilime doğrudan ve eşit düzeyde ulaşmasını sağlayacak, kâr düşüncesinden bağımsız ve etkileşime odaklanan kuruluşlar" olarak tanımlamıştır.
Başka bir tanımda ise bilim merkezleri, "farklı yaş gruplarından ve farklı birikime sahip bireyleri bilimle buluşturarak, bilim ve teknolojiyi toplum için anlaşılır ve ulaşılır bir hale getirmeyi, bilim ve teknolojinin önemini toplum gözünde artırmayı amaçlayan, deneysel ve uygulamalı etkinlikler içeren, ziyaretçilerini denemeye ve keşfetmeye teşvik eden; kamu yararı gözeten, kâr amacı gütmeyen, kamu ya da özel sektör kaynakları ile finanse edilen yerler" olarak tanımlanmıştır.
Bilim ve teknoloji müzelerinin 3 kilometre taşı olduğu belirtilmektedir. Birincisi 19 yy. boyunca doğa bilimlerini ilgi odağı haline getiren doğrudan bilimsel düşüncenin ortaya çıkması ile ilgilidir. İkincisi, fizik ve kimya topluluklarının gelişmesidir. Bunlar merakı ve aklı birleştiren deneyler yoluyla toplumla iletişim kurarak gösteriler düzenlemişlerdir. 1730’da Fransa’da Nollet Abbe “deneysel fizik”i amatör bir zevk ve popüler eğlence olarak tanımlamıştır.
Bu iki gelişmenin sonucunda teknoloji ve sanayiye yönelik dünya sergilerinin kurulması üçüncü gelişme olarak açıklanmaktadır. İlk teknoloji müzesi girişimi ise Descartes projesiyle oluşmuştur. Rene Descartes, Aydınlanma Çağı’nda bilimsel araç ve mekanik modellerinin sergilenebileceği bir müze önerisi yapmıştır.

Conservatoire National des Arts et Métiers (CNAM)
Bu gelişmelerin etkisiyle, teknik ve ticari sanatları tanıtmak, endüstriyel gelişimi teşvik etmek, alet ve makinelerin yapımını ve kullanımını açıklamak amacıyla; koruma, koleksiyon, araştırma ve eğitim işlevlerine sahip teknoloji koleksiyonları ve eğitim merkezleri oluşturulmuştur. Bu yapılar, "birinci nesil" kurumlar olarak adlandırılmakta olup, ilk örneği 1798 yılında kurulan Conservatoire National des Arts et Métiers olarak kabul edilmektedir.【2】
Bilim ve teknoloji müzelerinin arkasındaki asıl itici gücün, Sanayi Devrimi’ne eşlik eden dünya sergileri olduğu görülmektedir. Bu sergiler, teknik gelişmelerin hız kazandığı bir dönemde sanat ve bilimin, endüstriyel üretim süreçlerine nasıl katkı sağlayabileceğini göstermek amacıyla düzenlenmiştir. Sergiler sona erdiğinde ise bu etkinlikler için inşa edilen yapılar, kalıcı müzelerin kurulmasına temel oluşturmuştur.
İngiltere’de, Crystal Palace’ta düzenlenen “The Great Exhibition” adlı büyük endüstri sergisinin ardından, Exhibition Road üzerinde South Kensington Müzeleri (Science Museum, Natural History Museum ve Victoria & Albert Museum) kurulmuştur. Benzer şekilde, 1873 Viyana Uluslararası Sergisi’nde sergilenen endüstriyel ürünler ile tarım ve makineleşmeye ilişkin objeler daha sonra yeniden değerlendirilerek Viyana Teknik Müzesi (Technical Museum of Vienna) oluşturulmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Smithsonian Enstitüsü, 1876’da düzenlenen ve makine, tarım ile bahçıvanlık temalarını içeren ilk resmi dünya fuarı olan Philadelphia Centennial Exposition’da çeşitli sergiler açmıştır.
Münih’teki Deutsches Museum’un kurucusu Oskar von Miller’e, 1881’de Paris’te gerçekleştirilen ve elektrik üzerine odaklanan ilk uluslararası fuar olan Exposition Internationale de l’Électricité ilham vermiştir. Bu gelişmelerin sonucunda, koruma, koleksiyon, araştırma ve toplumsal eğitimi hedefleyen, ikinci nesil olarak adlandırılan bilim ve sanayi müzeleri ortaya çıkmıştır. Bu müzeler arasında modern bilim merkezlerinin öncüsü kabul edilen Deutsches Museum, çağdaş bilim ve teknoloji örneklerine geniş yer vermesi ve ziyaretçilerin sergilere dokunarak etkileşimde bulunmasına izin vermesiyle öncekilerden ayrılmıştır.
1937’de Paris’te uluslararası bir sergi kapsamında kurulan Palais de la Découverte, bir yıl sonra kalıcı hale getirilmiştir. Bununla birlikte bazı müzeler, yalnızca koleksiyon oluşturmanın ve bunları sergilemenin ötesine geçerek, ziyaretçiyle daha doğrudan etkileşime dayalı, öğrenmeyi önceleyen sistemler geliştirmeye yönelmişlerdir. Bu çerçevede, demokratik ve herkesin erişimine açık olmayı, anlaşılır içerikler sunmayı ve çok dilli rehberli turlar düzenlemeyi amaç edinmişlerdir.
Bilim ve teknoloji müzelerinin gelişiminde ve günümüzdeki yapıların temellerinin atılmasında üç temel unsur belirleyici olmuştur: eğitim kurumlarıyla güçlü bağlar kurulması, ziyaretçilerin ilgisini canlı tutan tiyatral sunumlar ve eğlenceli bir ortamda öğrenmeyi teşvik etme arzusu. 1937’de Palais de la Découverte’ın açılışının ardından Fransız fizikçi Jean Baptiste Perrin’in şu ifadeleri, bu anlayışı en açık biçimde ortaya koymuştur: “Bizim istediğimiz, bilimin günlük hayatta tekrar eden ve büyük deneylerle şekillenen araştırmalarını, seviyeyi düşürmeden fakat erişilebilir kılarak ziyaretçilere sunmaktır. Bunu yaparken de, meslekleri ne olursa olsun herkesin yararına olacak bir bilim kültürünü topluma açık hale getirmeyi hedefliyoruz.” Bu yaklaşım, yalnızca Palais de la Découverte için değil, sonraki tüm bilim müzeleri ve merkezleri için de yön gösterici olmuş; söz konusu kurumlar bu bilim kültürünün iletişimini ve paylaşımını üstlenmiştir.
1920’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin bilimsel araştırmalardaki liderliği ve bu bilgiyi endüstriyel ürünlere dönüştürmedeki başarısı, dünya genelindeki bilim müzelerine de yansımış ve bu alana yönelik toplumsal ilgi belirgin biçimde artmıştır. Bu dönemde, Amerika Müzeler Birliği öncülüğünde gerçek anlamda bir bilim müzesinin kurulması fikri gündeme gelmiştir.
Avrupa’daki bilim müzeleri örnek alınarak hem içerik hem de pedagojik yaklaşımlar açısından kapsamlı incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonucunda, bilim insanları ile üniversitelerin bilim müzelerinin içeriklerini geliştirmede önemli katkılar sunduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, hareketli sergiler ve mekanik modellerin Avrupa’daki müzeleri ziyaretçiler için daha ilgi çekici ve etkileşimli hale getirdiği gözlemlenmiştir. Bu tespitler, Amerika’daki müze tasarımlarının şekillenmesinde önemli bir referans noktası olmuştur.
Bu gelişmeler doğrultusunda, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilim müzelerinin dönüşümünde “yaparak öğrenme” ilkesinin önemi giderek daha fazla ön plana çıkmıştır. 1925-1935 yılları arasında eğitim alanında gelişen yeni pedagojik yaklaşımlar, bilim müzelerinin işlev ve yapılarını da etkilemiştir. John Dewey’in deneyime dayalı, yaparak-yaşayarak öğrenmeyi esas alan eğitim anlayışı, yalnızca eğitim bilimlerinde değil, müzecilikte de yenilikçi bir açılım sunmuştur.
Bu doğrultuda, eğitimdeki bu yeni perspektifler dikkate alınarak Chicago Bilim ve Sanayi Müzesi’nin temelleri atılmıştır. Söz konusu müze, “herkes için müze” anlayışını önceleyen yaklaşımıyla, kendisinden önceki örneklerden farklı olarak daha kapsayıcı ve etkileşimli bir model sunmuştur. 1935’lere gelindiğinde, geleneksel müzecilik anlayışından uzaklaşılarak ziyaretçilere yeni öğrenme deneyimleri sunan ortamlar ve programlar tasarlanmıştır. Bu da bilim müzelerinin yalnızca bilgi aktaran kurumlar olmaktan çıkıp, öğrenme sürecine aktif katılımı teşvik eden yapılar hâline gelmesini sağlamıştır.
1970’li yıllarda teknolojinin hızlı yükselişi, bilim müzelerinde önemli dönüşümlere yol açmıştır. Bu dönemde, toplumsal eğitimi ön plana alan ve üçüncü nesil olarak adlandırılan bilim ve teknoloji merkezleri ortaya çıkmıştır. Bu merkezlerin doğuşu, teknolojiye ve endüstriyel bilgiye farklı bir perspektiften yaklaşma ve bu bilgileri toplumla etkileşimli biçimde paylaşma ihtiyacından kaynaklanmıştır. 1969 yılında San Francisco’da açılan Exploratorium ile Toronto’daki Ontario Bilim Merkezi, bu yeni yaklaşımın öncül örnekleri arasında yer almaktadır. Bu kurumlar, geleneksel sergi anlayışının ötesine geçerek, ziyaretçileri doğrudan deneyimlemeye ve keşfetmeye teşvik eden yenilikçi yapılarıyla dikkat çekmiştir.
[1]
ASTC: Association of Science-Technology Centers
[2]
Conservatoire National des Arts et Métiers (CNAM): Ulusal Sanat ve Zanaat Konservatuvarı

Henüz Tartışma Girilmemiştir
"Bilim Merkezlerinin Tarihçesi" maddesi için tartışma başlatın
Bilim Merkezlerinin Doğuşu ve Toplumsal Rolü
Bilim ve Teknoloji Müzelerinin İlk Gelişim Aşamaları
Sanayi Devrimi, Dünya Sergileri ve Modern Bilim Müzelerinin Yükselişi
Bilim ve Teknoloji Müzelerinin Gelişiminde Etkili Unsurlar
Amerika ve Bilim Müzelerinin Gelişimi
Yaparak-Yaşayarak Öğrenme Yaklaşımı ve Bilim Müzelerine Etkisi
Teknolojinin Yükselişi ve Üçüncü Nesil Bilim Merkezleri
Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.