On yedinci yüzyıl Avrupa’sı, düşünce tarihinde kırılma noktalarından biri olarak kabul edilir. Orta Çağ boyunca baskın olan otoriteye dayalı bilgi anlayışı yerini, bireyin aklına ve sorgulama gücüne bırakmaya başlamıştır. Deneyim, akıl ve bireysel düşünme artık felsefenin merkezine yerleşir. Galileo ve Kepler’in doğa anlayışında yarattığı sarsıntılar, yalnızca bilimsel alanla sınırlı kalmaz; felsefi düşüncenin yönünü de belirler.
İşte René Descartes, tam da bu dönüşüm atmosferinin içinde, bilginin ne olduğu ve nasıl elde edilebileceği sorusunu yeniden ele alır. Onun temel derdi, bilgiye ulaşmak kadar, ulaşılan bilginin kesinliğidir. Descartes’a göre sorun, insanların bilgi sahibi olmaması değil; sahip olduklarını sandıkları bilgilerin sağlam temellere dayanmamasıdır. Bu yüzden, bilgiye giden yolu baştan inşa etmeyi amaçlar.
Descartes, açık ve seçik bilgiye ulaşmanın rastlantıya bırakılamayacağını savunur. Ona göre, doğru bilgiye ulaşmak için öncelikle doğru bir yöntem belirlemek gerekir. Bu düşünceden hareketle, düşünme sürecinde kendisine rehberlik edecek dört temel kural geliştirir. Bu kurallar, yalnızca felsefi araştırmalar için değil, insanın düşünsel faaliyetlerinin tamamı için geçerli olacak niteliktedir.
Descartes’ın ilk ve belki de en temel kuralı, doğruluğundan açıkça emin olunmayan hiçbir yargının doğru kabul edilmemesidir. İnsan zihni aceleci davranmaya ve yeterince düşünmeden yargıya varmaya eğilimlidir. Bu yüzden Descartes, en küçük bir kuşku barındıran bilgilerin bile geçici olarak dışarıda bırakılması gerektiğini savunur. Kesin bilgi, ancak kuşkuya yer bırakmayan bir açıklıkla kavranan bilgidir.
İkinci kural, ele alınan problemin mümkün olduğunca küçük parçalara ayrılmasını öngörür. Karmaşık görünen meseleler, basit parçalara bölündüğünde daha anlaşılır hâle gelir. Descartes’a göre insan zihni, basit olanı kavramakta daha başarılıdır. Bu nedenle düşünce, karmaşıklıktan sadeliğe doğru ilerlemelidir.
Analizin ardından gelen sentez aşamasında, düşünce basitten karmaşığa doğru düzenli bir şekilde ilerler. Amaç, bilgiyi rastgele değil, bilinçli bir sıra dâhilinde inşa etmektir. Bu sayede ulaşılan sonuçlar, tesadüfi değil, mantıksal bir sürecin ürünü olur.
Son kural ise düşünme sürecinin baştan sona kontrol edilmesini içerir. Her adım yeniden gözden geçirilir, hiçbir noktanın atlanmadığından emin olunur. Bu, hem hataları azaltır hem de bilginin güvenilirliğini artırır.
Descartes’ın yönteminin merkezinde metodik şüphe yer alır. Bu, her şeye körü körüne kuşku duymak değil; bilginin sağlamlığını test etmek için bilinçli bir şüphe sürecidir. Descartes, çocukluktan itibaren edindiğimiz pek çok bilginin alışkanlıklara, otoriteye ya da duyulara dayandığını hatırlatır. Oysa kesin bilgi, bu tür temellere dayanmamalıdır.
Bu nedenle ilk olarak duyuların güvenilirliği sorgulanır. Günlük hayatta sık sık yanıldığımız düşünüldüğünde, duyuların her zaman doğru bilgi vermediği açıktır. Görünen ile gerçekte olan arasındaki fark, duyusal bilginin sorgulanabilir olduğunu gösterir.
Şüphe burada da bitmez. Descartes, rüyalar üzerinden düşünmeyi sürdürür. Rüyada yaşadıklarımız çoğu zaman uyanıkken yaşadıklarımızdan ayırt edilemez. Eğer rüyalar bu kadar gerçekçi olabiliyorsa, şu anda yaşadığımız şeyin bir rüya olmadığından nasıl emin olabiliriz? Bu soru, dış dünyaya dair bilgilerin de kesinliğini sarsar.
Her şeyden şüphe edilebildiği bu aşamada Descartes, şüphenin kendisinin bile yok edilemeyeceğini fark eder. Çünkü şüphe etmek, düşünmenin bir biçimidir. Düşünen bir özne varsa, onun varlığı inkâr edilemez.
Böylece Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesine ulaşır. Bu önerme, onun için tartışılmaz ilk bilgidir. Her şeyi yok saysa bile, düşünen benliğini yok sayamaz. Şüphe ettikçe var olduğunu daha da kesin bir şekilde kavrar. Bu nedenle cogito, Descartes’ın düşünce sisteminin temel taşı hâline gelir.
Bu noktadan sonra Descartes, bilgiyi yeniden inşa etmeye başlar. Açık ve seçik olarak kavranan bilgilerin doğru olabileceğini savunur ve matematiksel kesinliği bilgi için bir ölçüt olarak görür.
Descartes, düşünme sürecini yalnızca benliğin varlığıyla sınırlı bırakmaz. Kendi kusurlu doğasını fark ettiğinde, kusursuzluk fikrinin kaynağını sorgular. Kusurlu bir varlık olarak, kusursuzluk düşüncesinin kendisinden çıkamayacağını ileri sürer. Bu fikir, kendisinden daha yetkin bir varlığa işaret eder.
Bu noktada Tanrı, en mükemmel varlık olarak düşünülür. Descartes’a göre Tanrı’nın var olmaması mantıksal bir çelişki yaratır. Tanrı’nın varlığı aynı zamanda bilginin güvencesidir. Çünkü Tanrı aldatıcı değildir; bu da açık ve seçik olarak kavradığımız bilgilerin doğru olduğunu garanti eder.
Descartes’ın Yöntem Üzerine Konuşma adlı eseri, doğru bilgiye ulaşma arayışının sistemli bir anlatımıdır. Metodik şüpheyle başlayan bu süreç, düşünen benliğin keşfiyle devam eder ve Tanrı’nın varlığıyla tamamlanır. Şüphe, Descartes için bir çıkmaz değil, sağlam bir düşünce dünyası kurmanın aracıdır.
Bu yönüyle Descartes, yalnızca kendi dönemini değil, kendisinden sonraki yüzyılları da derinden etkilemiş; modern felsefenin temel taşlarından biri hâline gelmiştir.
Bilgiye Giden Yol: Yöntemin Önemi
Apaçıklık Kuralı: Kuşkudan Arındırılmış Bilgi
Analiz Kuralı: Parçalayarak Anlamak
Sentez Kuralı: Basitten Karmaşığa
Sayma ve Gözden Geçirme: Düşüncenin Denetimi
Metodik Şüphe: Bilgiyi Yıkıp Yeniden Kurmak
Sarsılmaz Nokta: “Düşünüyorum, Öyleyse Varım”
Tanrı’nın Varlığı ve Bilginin Teminatı
Şüpheyle İnşa Edilen Bir Felsefe