Gecenin ilerleyen bir vaktinde, masamın üzerinde birikmiş dergi taslaklarına, ve yarım kalmış sınav notlarına bakarken içimde tarif etmesi güç bir boşluk hissediyorum. Ve elim yine dijital günlüğüme gidiyor. Bayram yaklaşırken küçüklüğümde o bayram sabahlarına duyduğum derin özlemi arıyorum. Güzel Türkçemizin o zarif kelimeleriyle anlatmaya doyamadığım eski bayramlar, şimdilerde sadece zihnimde yankılanan solgun birer anıdan ibaret. Eskiden kelimelerin bile bir ruhu, bir ağırlığı, bir bereketi vardı tıpkı paylaştığımız o sıcak ekmekler, kapı kapı dolaşıp dağıttığımız kurban etleri gibi. Şimdi ise her şey o kadar hızlı, o kadar yüzeysel ve o kadar yabancı ki... Ruhumuzu yoran bu suni kalabalıkların içinde, kelimelerle boğuştuğum şu yorucu gecelerde, kendimi sık sık o eski bayramların dinginliğine sığınırken buluyorum. Belki de ufaklığımı özlememdir mesele.

Kuzu (Görsel Yapay Zeka ile Oluşturulmuştur)
Çocukluğumun o bayram sabahlarını düşündükçe burnuma taze demlenmiş çayın, özenle açılmış böreklerin ve kolonyanın o keskin, ferahlatıcı kokusu geliyor. Bayram demek, benim için hiçbir zaman sadece takvim yaprağında beliren bir gün, yorgunluk atmak için beklenen sıradan bir dinlenme molası değildi. Bayram, iç dünyamızın kapılarını ardına kadar açtığımız, mahallemizdeki her bir kişiyle dostluğumuzu, kardeşliğimizi tazelediğimiz günlerdi.
Sabahın erken saatlerinde başlayan o tatlı telaş, aslında kalplerimizin birbirine ne kadar yakın olduğunun en somut göstergesiydi. O zamanlar sahip olduğumuz şeyler belki nicelik olarak bugünkünden çok daha azdı ama içindeki bereket ve neşe dünyalara bedeldi. Paylaşılan küçücük bir yiyecek bile, sevgiyle sunulduğu için sofralarımızı bir ziyafete dönüştürürdü. Şimdilerde ise önümüzde uzanan devasa imkanlara, envaiçeşit yiyecekle donatılmış gösterişli sofralara rağmen içimizdeki o derin açlığı, o ruhsal boşluğu bir türlü doyuramıyoruz. Çünkü sahip olma ve hep daha fazlasını elde etme hırsı, paylaşmanın o eşsiz ve iyileştirici tılsımını ellerimizden çekip aldı.
Özellikle Kurban Bayramı’nın o ruhunu şimdilerde çok daha iyi anlıyor ve eksikliğini kalbimin en derinlerinde hissediyorum. Kurban, hiçbir zaman sadece usulüne uygun bir şekilde gerçekleştirilen ibadet veya eşe dosta et paketleri dağıtmak olmadı benim dünyamda. O, içimizdeki kibri, dünyaya olan o dizginlenemez düşkünlüğümüzü, kendi kendimize ördüğümüz bencillik duvarlarını usulca kesip atmaktı. "Verdiğin senindir" sırrına erebilmekti bütün mesele.
Bir şeyi feda etmenin, ondan vazgeçebilmenin insanı ne kadar özgürleştirdiğini, ruhu ne kadar hafiflettiğini o günlerde yaşayarak, görerek öğrenirdik. Dağıttığımız her payla birlikte aslında kendi içimizdeki o sinsi biriktirme hırsını kurban ederdik. Şimdilerde ise kestiğimiz kurbanlar maalesef çoğunlukla dondurucuları dolduran, ruhumuza zerre kadar temas etmeyen sıradan tüketim nesnelerine dönüştü. Oysa bir payı uzatırken karşımızdakinin gözlerine bakıp içtenlikle gülümsediğimizde, aramızda kurulan o sıcak bağdı bizi insan kılan. Eğer o paketin içinde samimiyetimiz, nezaketimiz ve kardeşlik duygumuz yoksa etin bedeni doyurmaktan başka ne hükmü olabilir ki?
Bazen günlerce süren araştırmaların, yazdığım yazıların veya dergi için hazırladığım dosyaların arasında kaybolduğumda, aslında hayatı ne kadar da ertelediğimi fark ediyorum. Geleceği inşa etme kaygısıyla masabaşında geçirilen saatlerde, anın içindeki o mucizevi güzellikleri kaçırıyorum. Oysa eski bayramlar, hayatın tüm o koşturmacasına çekilen en anlamlı restti. Ne unvanların, ne hedeflerin, ne de telaşların bir önemi vardı kapıdan içeri giren misafirin yüzünde açan tebessümün karşısında. Mahallemizin o dar ama gönlü geniş sokaklarında koşturan çocukların kahkahaları, komşular arasındaki o sessiz ve gösterişsiz dayanışması, toplumun kendini iyileştirme biçimiydi. Kimin ne eksiği varsa o günlerde tamamlanır, kırgınlıklar tek bir tebessümle, uzatılan bir sıcak el ile eriyip giderdi. Bugün etrafıma baktığımda ise, herkesin kendi kabuğuna çekildiği, bayramları sadece şehirden kaçış fırsatı olarak gördüğü soğuk bir tabloyla karşılaşıyorum. Birlikte olmanın, hemhal olmanın yerini, uzaklardan atılan ruhsuz ve kopyala-yapıştır tebrik mesajları aldı. Yüz yüze bakmanın o derin anlamı yitip gitti.
Belki bu bayram, o eski günlerin hatırasına sığınarak etrafımızdaki insanlara sadece maddi bir pay değil, kalbimizden kopan gerçek bir sevgiyi, sarsılmaz bir samimiyeti sunabiliriz. Çünkü gerçek bayram, insanın şefkate, kardeşliğe ve kendi aslına duyduğu o devasa özlemin vuslata ermesidir. Cüzdanımızda biriktirdiklerimizle değil, gönlümüzden kopup paylaştıklarımızla zenginleştiğimiz, "verdiğin senindir" gerçeğini iliklerimize kadar hissettiğimiz o saf, o güzel bayramlara yeniden kavuşmak dileğiyle...