Bazı kavramlar vardır; daha ağızdan çıktığı anda tartışmayı başlatmaz, bitirir. Faşizm de bunlardan, bir çok çevrede. Kelimeye o kadar ağır anlamlar yükleniyor ki, onunla yan yana gelen herhangi bir düşünceyi ayrıca incelemeye çoğu zaman ihtiyaç duymuyor insanlar. "Faşizm kötüdür; dolayısıyla faşizmle ilişkilendirilen her kurum, her ekonomi politikası, her toplumsal düzenleme de kötü olmalıdır."
İlk bakışta bu çıkarımda garip bir taraf yok gibi değil mi? Hatta Günümüzde bile muhalefet hükûmeti, hükümet muhalefeti faşist olmak suçluyor; faşist kelimesini adeta bir hakaret gibi kullanıyor. (Kibar Feyzo filmindeki o sahne de akıllara gelebilir.) Yirminci yüzyılda faşist olarak isimlendirilenlerin yaşattıkları düşünüldüğünde, böyle bir refleksin nereden geldiğini anlamak oldukça kolay olabilir. Fakat bu doğru mu gerçekten?
Burada daha ilk paragraftan Hitler'i aklama gibi bir işe giriştiğim düşünülebilir. Böyle bir niyetim yok. Fakat “niyetim yok” demek de tek başına yeterli olmayabilir; çünkü bir kavramı yeniden tartışmaya açmak, çoğu zaman onu savunmakla karıştırılır. Özellikle faşizm gibi yalnızca bir siyasal rejimi değil, şiddeti, baskıyı, savaşı ve insanın devlet karşısında eritilmesi ile anılan bir kavram söz konusu olduğunda bu karışıklık daha da kolaylaşır.
Yine de tam burada durup küçük bir ayrım yapmak gerektiğini düşünüyorum: Bir sistemin tarihsel sonucu ile o sistemin içinde kullanılan her araç ve o sistemi doğuran sorunlara sunduğu çözüm önerileri aynı şey midir? Daha da temelde, faşizmin ne olduğunun tarafsız iyi bir tanımı yapılmalı. Ancak bu yazı, bu tanım için doğru yer değil.
Devletin ekonomiye yön vermesi, özel çıkarı toplumsal ihtiyaçlarla sınırlaması, stratejik alanları planlaması, üretici grupları karar süreçlerine katması ya da ekonomik faaliyeti yalnızca bireysel kazanç üzerinden değerlendirmemesi kendi başına kötü müdür?
Değilse, bu araçların faşist bir rejimde kullanılmış olması onları bütünüyle değersizleştirir mi?
Burada asıl mesele, kavramları birbirine yapıştırarak düşünmenin bizi hangi kolaylıklara, belki hangi tembelliklere sürüklediğini görmek. Çünkü siyasal düşüncede “kötü” kelimesi bazen fazla rahat çalışır. Bir rejimi ahlaken mahkûm etmek için oldukça güçlüdür; fakat o rejimin nasıl işlediğini, hangi toplumsal ihtiyaca cevap verdiğini, hangi araçlarla destek topladığını ve hangi kurumları hangi amaçla kullandığını anlamaya her zaman yetmez. Hatta bazen anlamayı gereksiz gösterir. Bir şey zaten kötüyse neden ayrıntısına girelim? Fakat tarih ve siyaset tam da burada zorlaşır. Kötü sonuçlar doğuran yapılar, yalnızca kötü niyetlerden kurulmaz. Çoğu zaman gerçek sorunlara, yanlış cevaplar verirler. Cevabın yanlış olması ya da yanlış uygulanması, sorunun gerçek olmadığı anlamına gelmez.
İtalya'da faşizmin yükseldiği dönemin sorunları da bütünüyle hayal ürünü değildi. Ekonomik krizler, işsizlik, toplumsal çözülme, siyasal temsil sorunları, sermaye ile emek arasındaki gerilim, piyasanın kendi başına çözmekte zorlandığı eşitsizlikler ve insanların içinde yaşadıkları düzene karşı duydukları güvensizlik gerçekten vardı. Faşizm, bu sorunları ortadan kaldırdığını iddia etti; daha doğrusu onları yeni bir siyasal birlik, disiplin ve devlet otoritesi içinde çözmeye / bastırmaya çalıştı. Burada “çözmek” ile “bastırmak” arasındaki fark önemlidir. Hatta yazının önemli bir kısmı belki de bu farkın etrafında dönecek.
Faşist korporatizm, toplumu çatışan ekonomik grupların toplamı olarak görmek yerine, farklı işlevlerin aynı bütün içinde çalıştığı bir düzen fikrine dayanıyordu. İşçi, işveren, üretici, meslek sahibi ve devlet, ayrı çıkarların temsilcileri olmaktan çıkarılacak; ortak bir millî amaç etrafında bir araya getirilecekti. Teoride kulağa bütünüyle anlamsız gelmeyen bu düşünce, uygulamada bağımsız sendikaların ortadan kaldırılması, grev hakkının yok edilmesi ve ekonomik örgütlerin devletin denetimine girmesiyle sonuçlandı. Yani uzlaşma, tarafların özgürce birbirine yaklaşmasıyla değil, çatışma imkânının ortadan kaldırılmasıyla sağlandı. Burada da küçük ama belirleyici bir ayrım var: Bir toplumda çatışmanın azalması ile çatışmanın konuşulamaz hâle gelmesi aynı şey değildir. Bu yöntem sadece iptidai olabilir.
Yine de korporatizm fikrini yalnızca bu tarihsel uygulamaya indirgemek bana yetersiz geliyor. Çünkü toplum gerçekten de yalnızca birbirinden tamamen kopuk bireylerden oluşmaz. İnsanlar meslekler, üretim alanları, uzmanlıklar, ortak ihtiyaçlar ve karşılıklı bağımlılıklar içinde yaşar. Bir çiftçinin, mühendisin, öğretmenin, işçinin, girişimcinin ya da sanatçının toplumsal hayattaki yeri yalnızca elde ettiği gelirle açıklanamaz. Her biri farklı biçimlerde fayda üretir; fakat liberal piyasa bu faydayı çoğu zaman yalnızca fiyat üzerinden ölçmeye eğilimlidir. Piyasanın ödüllendirdiği şey ile toplumun ihtiyaç duyduğu şey her zaman aynı değildir. Burada “fayda” kelimesini de biraz dikkatli kullanmak ve anlamak gerekiyor. Fayda denildiğinde akla hemen ölçülebilir ekonomik çıktı, verimlilik ya da kâr gelebilir. Oysa bir toplumun devamı, yalnızca ekonomik büyümeye bağlı değildir. Eğitim, spor, sanat, bilim, güvenlik, ahlak, kültür ve gündelik dayanışma da fayda üretir. Bunların bir kısmı doğrudan gelir sağlamaz; hatta piyasa açısından gereksiz masraf olarak bile görülebilir. Fakat toplumsal hayat, tam da bu görünmeyen katkılar sayesinde sürdürülebilir. Dolayısıyla faydayı merkeze almak, insanı bir üretim makinesine indirgemek değil; üretimin ne olduğunu daha geniş düşünmektir.
Bu noktada bireysel özgürlük ile toplumsal fayda arasında zorunlu bir karşıtlık bulunduğunu da düşünmüyorum. Birey özgür olmalıdır; çünkü tercih etmeyen, düşünmeyen, değiştirmeyen ve itiraz edemeyen insanın ürettiği düzen, ne kadar verimli görünürse görünsün, toplumsal anlamda fakirdir. Fakat özgürlük de yalnızca kişinin kendi alanını genişletmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Bir insanın özgürlüğü, başkalarının hayat alanını daraltan ekonomik, siyasi ya da toplumsal bir güce dönüşüyorsa burada hâlâ özgürlükten mi söz ediyoruz, yoksa ayrıcalıktan mı?
Belki de mesele, bireyi toplum içinde eritmek ile toplumu bireylerin toplamına indirgemek arasındaki geniş alanda duruyor.
Faşizm birinci uçta yer aldı: Bireyi devletin ve milletin içinde anlamlı kabul etti. Sınırsız piyasa anlayışı ise çoğu zaman diğer uca yaklaşır: Toplumu kendi çıkarını takip eden bireylerin toplamı olarak görür ve ortak iyinin bu çıkarların çarpışmasından kendiliğinden doğacağını varsayar.
Bana kalırsa iki yaklaşım da insanın toplumsal varlığını eksik okur. İnsan hem tekil hem bağlıdır; hem kendi hayatını kurmak ister hem de başkalarının kurduğu dünya içinde yaşar. Bu nedenle tartışılması gereken şey, insanları önceden belirlenmiş yerlere kapatan bir düzen değil; toplum içindeki hareketin açık kaldığı bir yapı olmalıdır. Bir kişi yalnızca doğduğu çevrenin, ailesinin servetinin, mesleğinin ya da ilk başarısının sınırları içinde kalmamalıdır. İnsanların farklı alanlara geçebilmesi, yeni beceriler kazanabilmesi, sorumluluk üstlenebilmesi ve ürettikleri faydaya göre daha etkili konumlara yükselebilmesi gerekir. Fakat yükselme yalnızca yukarı çıkmak şeklinde de anlaşılmamalıdır. Yatay geçiş, yani kişinin hayatının bir döneminde farklı bir alana yönelmesi, ekonomik olarak daha az kazandıran ama toplumsal olarak daha anlamlı bir işi seçmesi ya da kendi yeteneğine daha uygun bir yerde yeniden başlaması da en az dikey hareketlilik kadar önemlidir.
Burada “yukarı” kelimesinin kendisi bile sorunlu olabilir. Daha yüksek gelir elde etmek, daha büyük yetki kullanmak ya da daha görünür bir makamda bulunmak gerçekten her zaman yukarı çıkmak mıdır? Bir yöneticinin yaptığı iş, bir ustanın, öğretmenin veya sanatçının yaptığı işten daha mı değerlidir?
Toplumlar çoğu zaman ücret ile faydayı, makam ile değer üretimini, görünürlük ile başarıyı birbirine karıştırır. Oysa işlevlerin farklı olması, insanların değer bakımından hiyerarşik biçimde sıralanmasını gerektirmez. Sorumluluklar farklılaşabilir, yetki farklılaşabilir fakat bu farklılıklar katı ve kalıtsal sınıflara dönüşmemelidir.
Faşist ekonomi modelinde dikkat çekici olan taraflardan biri, en azından teorik düzeyde, ekonomiyi yalnızca özel çıkarların alanı olmaktan çıkarmaya çalışmasıydı. Mülkiyet korunuyor, girişim bütünüyle ortadan kaldırılmıyor, fakat bunların toplumsal bir işlev taşıdığı ileri sürülüyordu. Bu düşünceyi doğrudan reddetmek bana yanlış geliyor. Bir insanın mülk sahibi olması, işletme kurması ve kazanç elde etmesi meşru olabilir; ancak mülkiyetin toplumsal sonuçlardan bütünüyle bağımsız bir hak olduğunu düşünmüyorum. Çünkü hiçbir ekonomik başarı yalnızca bireyin çabasından doğmaz. Altyapı, eğitim sistemi, hukuk, güvenlik, iş gücü, toplumsal güven ve önceki kuşakların birikimi ekonomik faaliyetin görünmeyen ortaklarıdır. Yine bireysel görünen başarı, görünmeyen ortakları da beslemelidir.
Bu durumda özel kazanç ile kamusal sorumluluk arasında bir bağ kurulması gerekir. Fakat bu bağı kim kuracak?
Devlet mi, meslek kuruluşları mı, sendikalar mı, yerel topluluklar mı, yoksa bunların birlikte çalıştığı çoğul bir yapı mı?
Faşizmin cevabı devletti; daha doğrusu liderin iradesi etrafında örgütlenmiş tekçi devletti. Benim itirazım tam da burada başlıyor. Ortak faydanın tek bir merkez tarafından tanımlanması, faydayı kısa sürede itaatle eş anlamlı hâle getirebilir. Devlet, toplum için neyin iyi olduğuna tek başına karar vermeye başladığında bireysel özgürlük yalnızca izin verilen alanlarda var olabilir. Ancak bunu tümüyle de topluma bırakmak popülist bir karanlığı doğurabilir; doğuracaktır.
Dolayısıyla faşist korporatizmin sorunu, ekonomik çıkarları örgütlemesi değil; bu örgütlenmeyi özgürlükten arındırmasıydı. Mesleklerin ve üretim alanlarının karar süreçlerine katılması önemli olabilir. Hatta demokrasinin yalnızca coğrafi temsil ve parti rekabeti üzerinden işlemesi, ekonomik ve mesleki bilginin siyasal kararlara yeterince yansımamasına neden olabilir. Fakat ekonomik temsil, siyasal temsilin yerine geçtiğinde; devlet hangi kuruluşun meşru olduğuna karar verdiğinde; işçi ve işveren aynı masaya otururken işçinin grev hakkı elinden alındığında ortaya çıkan şey uzlaşma değildir. Güçlü olanın şartlarının kurumsallaşmasıdır. Bu durum yakın tarihe ve günümüze bakıldığında sosyalist, komünist, demokratik ve liberal rejimlerde de tezahür etmiştir.
Dolayısıyla “Faşizm mutlak kötü mü?” sorusunun cevabı, ilk bakışta düşünüldüğünden daha da karmaşıktır. Faşizmin yaşanmış siyasal pratiği; insanın özgürlüğünü devletin hedeflerine tabi kılması, muhalefeti ortadan kaldırması, şiddeti siyasetin meşru aracı hâline getirmesi bakımından savunulabilir değildir. Fakat faşist rejimlerin çözmeye çalıştığı her sorunu ve kullandığı her kurumu ve yaklaşımı da yalnızca faşizm etiketiyle çöpe atmak düşünsel olarak kolay, fakat doğru olmayan bir yoldur.
Belki asıl yapılması gereken, tarihsel faşizmin cevaplarını değil, karşılaştığı soruları yeniden ele almaktır.
Piyasa toplumsal faydayı tek başına ölçebilir mi?
Özel mülkiyetin kamusal sorumluluğu var mıdır?
Ekonomik kararlar yalnızca sermaye sahipleri ve seçilmiş siyasetçiler arasında mı alınmalıdır?
Meslekler ve üretim alanları yönetime nasıl katılmalıdır?
İnsanların toplum içindeki konumları ne kadar geçirgen olmalıdır?
Bireysel özgürlük ile ortak iyiyi, birbirini yok etmeden nasıl bir arada tutabiliriz?
Bu sorular faşist değildir. Fakat faşizm bu sorulara bir dönem güçlü ve son derece tehlikeli cevaplar vermiştir. Onun mutlak kötülüğünü ilan etmek, belki ilk anda doğru bir başlangıçtır ama düşünce için her zaman faydalı değildir.