
“Gelecek” zamansal bir kategori olarak mevcut anımızdan bir sonraki anı imlemesi açısından üzerinde çok da düşünmediğimiz, sadece işaret eden bir kavram olarak belirir. Geçen giden bir önceki an vardır. İçinde bulunduğumuz başka an vardır. Bir de içinde bulunacağımız bir an gelecektir. Değişimin iziyle geleceği gözetleriz. Önce ve sonralar birbirinden ayrılır; değişim zamanda bize geleceğin ufkunu açar. Hafızamız değişeni tuttukça, geleceği kurucu bir zemin olarak muhafaza eder ve ileriye dönük olarak bizi değişimle iç içe geçirir.
Hayatın neredeyse bütünü geleceğe dönüktür. İnsanın varlığı, yalnızca içinde bulunduğu anla sınırlı değildir. Biz, hep şimdide bulunuruz ama bu “şimdi” hiçbir zaman kapalı bir kutu değildir; daima geleceğe açılır. Çünkü insan, kendi varlığını önünde duran imkânlar üzerinden kavrar. Gelecekte yapmayı planladığı bir iş, ulaşmayı umduğu bir hedef, vermesi gereken bir karar varoluşuna anlam yükler. Vaatlerimiz ve tutmayı düşündüğümüz sözler hep geleceğe dönüktür. Alman Filozof Martin Heidegger de bu bağlamda insanın hep henüz olmayan üzerinden şekillendiğini vurgular. Bu tutum “sona doğru varlık” ya da “ölüme doğru varlık” olarak Varlık ve Zaman’da belirir.【1】
Dolayısıyla geleceğin salt bir “ilerideki zaman” değil, varoluşun temel bir boyutu olarak görülebilir. Gelecek, sadece takvimde yaklaşan günler değil, bizi sürekli çağıran ve yönlendiren bir ufuktur. Kendi imkânlarımızı gerçekleştirmek ya da gerçekleştirememek, hayatımıza yön veren en temel hareketi oluşturur. Bu yüzden Heidegger’de de “gelecek”, bir beklenti olmaktan çok, insanın kendisini kurduğu asli zemindir.
Ayrıca ölüm fikri de bu geleceğe yönelişin merkezinde durur. Gelecek, ölümün imkanıyla pekişir. Çünkü ölüm, her şeyi sonlandıracak olan mutlak kesinliktir. Onun farkında olmak, bizi daha sahici bir yaşam sürmeye çağırır. Başka bir deyişle, gelecek düşüncesi umut ve plandan öte ölümlülüğün bilinciyle derinleşen bir sorumluluktur. İşte bu yüzden Heidegger’in düşüncesinde gelecek, insanın kendisini daima aşmaya çalıştığı, “henüz olmayan”ı kovaladığı, fakat aynı zamanda ölümlülüğü yaşıyan bir ufuktur. Bu ufuk olmadan, şimdiki zaman da anlamını kaybeder.
20. yy ise geleceğin varoluşa imkan tanıyan umutluluk haline ket vuran, krizlerin peşi sıra belirişiyle dünyayı geleceğin tükendiğine ikna eden bir hüviyete sahipti. Önce iki dünya savaşı sonrasında yerel savaşlar, afetler, krizler ve kırılmalar 90’lara geldiğimizde “Tarihin Sonu”【2】fikriyle beraber geleceğin tükendiği bir an ile bizi tanıştırmıştı. Bu tanışıklık ilerlemenin de tesiriyle beraber 21.yy’a girerken artık kaçınılmaz bir gerçek olarak zihinlerimize yerleşti. Geçmiş dünya her şeyiyle bitmişti. Liberal düzen ise kendi kendini sürdüren ve büyük fikir çatışmalarının sonuna gelindiği, geleceğin tüketildiği bir an olarak belirmişti. Bu son, Heidegger’in ifade ettiği “sona doğruluğun” nihayete erişininin geleceksizliğinin politik düzlemdeki ifadesidir.
Geleceksizliğin net bir şekilde belirdiği yerlerden biri de yapay zekayı konu edinen filmlerdir. Sinemada yapay zeka temsillerini gördüğümüz ilk filmlerden itibaren karşımıza çıkan makinelerin ve algoritmik imkanların bizi götürdüğü yer, artık gelişmenin sona erdiği, tabiri caizse büyünün çözülüp merakların tükendiği bir yer olarak belirmektedir. Metropolis, (1927) yapay zeka temsili diyebileceğimiz bir düzenekle ilk kez karşılaştığımız bir film olarak dispotik bir evrenden bize manzaralar sunar. İşçilere tahakküm kuran bir robot ve harıl harıl çalışan insanlarla beraber hareket kısıtlanmış, gelecek kilitlenmiştir. Metropolis’te gelecek kapatılır çünkü teknolojik düzen farklı bir imkân bırakmaz, yalnızca mevcut tahakkümü katlar.
2001 Bir Uzay Destanı’nda (1968) da gelecek bir çıkmaz haline gelir çünkü insanın ufku, kendi yarattığı aklın denetimine geçer ve yolculuk ilerleme değil, tıkanma üretir. Uzay yolculuğu ve yapay zeka, filmin ilk yarısında insanı geleceğe taşıyan bir sıçrama gibi görünür. Ancak kontrol kaybedildikten sonra keşif ufku da tehlikeye girmiştir. Makinenin varoluşsal sıçrama ve gelecek açılımına imkanının tükenmiş oluşu, olası mekanik kontrolü de geleceksiz hale getirir. Çünkü mekanik olanın tekrarında ex nihilo hiçbir şeye yer yoktur. Tekrar tekrarı doğurur, gelecek başka ufukların katedilmesi değil, mevcut vadilerin yeniden ve durmaksızın ziyaret edilmesi halini alır.
Otantik bir geleceğin yitiminin en veciz temsillerinden biri de Matrix (1999) filminde belirir. Matrix tarihselliğin ve ileriye dönük açılımın kaybı olarak simülasyonu işaret eder. Simülasyon aynının sonsuz biçimde tekrar edilişi olarak geleceğe hareketi tüketir. Filmde insanlık, makinelerin enerji kaynağı olarak kullandığı bedenlerini fark edemez. Zihinler yapay bir gerçekliğe, yani Matrix’e hapsedilmiştir. Gökdelenler, takım elbiseli ajanlar, 20. yüzyılın tüketim estetiği, hepsi bir “gelecek” simülasyonu gibi görünse de aslında geçmişin bir kopyasıdır. Böylece Matrix, ilerleme yanılsamasının ardında mutlak bir kapanmayı gösterir. İnsanlar yaşadıklarını, hareket ettiklerini, seçim yaptıklarını sanarlar ama tüm bunlar döngüsel bir sistemin içinde önceden belirlenmiştir. Filmde özgürleşme arzusu, bu kapanmış döngüyü kırma çabasıyla özdeşleşir. Ancak bu çabanın kendisi bile sistemin parçasıdır. Böylece “gelecek” fikri genişleyen şimdi içerisinde dekoratif bir tema olarak zeminsizleşir, kurucu hüviyetini kaybeder.
Daha birçok bilim kurgu eserinin mimarisinde kaybolan gelecek fikri aslında tüm bu yapıtları ütopik olsalar dahi tedirgin edici bir atmosferle kuşatmaktadır. Tarihselliğin, öncelik ve sonralığın, acziyetin ve yapabilme imkanının varlığında açılan zaman ve gelecek fikri, her şeye güç yetiren, acziyete sahip varlıkları manipüle edebilen ve aynıyı kusursuz tekrar eden makine ufkunda geniş bir şimdi halini alır. Bir kaç yıldır içinde bulunduğumuz yapay zeka düzlemi de geniş bir şimdi olarak belirmiş durumda.
Artificial General Intelligence (AGI) olarak adlandırılan kendi kendine düşünen ve evrensel bir araç olarak işlenebilecek olan genel yapay zeka anı da bu yüzden geleceğin tamamen tükendiği anda ortaya çıkacağa benziyor. Zira zamandan ve mekandan tamamen soyutlanan bu evrensel zeka, hiçbir yükleme ve tarihselliğe sahip değil. Bizim zamanı koruyan hafızamıza benzer bir hafızası yok. Dünün bugünün ve yarının ayırdında değil, her şeyin şimdisinde işleyen bir araç görünümünü alıyor.
Bu durumda hem filmlerde beliren tasvirleri hem de içinde bulunduğumuz geniş yapay zeka şimdisini düşündüğümüzde hiper ilerlemeyle beraber etrafımızdan akıp geçeni kaçırdığımızla kalmayıp bir de gideceğimiz ufukların mahvına sebep olma riskine sahibiz. Vaatlerimiz, verdiğimiz sözler, varlığımıza imkan tanıyan geleceğe dönüklük elimizden alındığında ölüm önümüzden çekilivermektedir. Bu durumda ne istediğimiz geleceğe ilerleyebilir ne de özlediğimiz geçmişin hüznünü yaşayabiliriz. Şimdinin sonsuz ufkuna yerleşmiş zamansız ve mekansız algoritmalar olarak aynıyı tekrar edip durmaktan başka çaremiz kalmaz.
Fukuyama, Francis. The End of History and the Last Man. New York: Free Press, 1992.
Heidegger, Martin. Being and Time. Translated by John Macquarrie and Edward Robinson. New York: Harper & Row, 1962.
Oruçoğlu, İbrahim L. “Geleceği Tüketmek: Sinema, Yapay Zekâ ve Sonsuz Şimdi.” KÜME Vakfı, 12 Ocak 2026.
[1]
Martin Heidegger, Being and Time, çev. John Macquarrie ve Edward Robinson (New York: Harper & Row, 1962), 299.
[2]
Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man (New York: Free Press, 1992).