“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!”【1】
Dışarıdan bakanın kalabalıklar içinde kaybolduğu ama içine girdiğinizde her sokağın size özel bir şey fısıldadığı şehir: İstanbul.

İstanbul Silüetinde Gün Batımı (Fotoğraf: Muhammet Emin Bakır)
Bazen günlük rutinlerimiz içerisinde kaybolabiliyoruz. İş, güç, trafik derken başımızı kaldırıp etrafımıza bakmayı unutuyoruz; şehir bazen üzerimize devasa bir beton yığını gibi çöküyor. İşte tam o boğulduğumuz anda; bir ara sokağın gölgesinde, vapurun yanından süzülen bir martıda veya Boğaz’a yansıyan ay ışığında o gizli tılsımı yakalayıveriyoruz.
İstanbul’un her adımında, fark edilmeyi bekleyen bir güzellik saklıdır. Gelin, kısa bir hayal kuralım: İkindi ezanına beş kala tramvayla Sultanahmet Meydanı’na iniyoruz. Meydanın ortasına doğru yürürken, Ayasofya’nın minarelerinden yükselen o huzurlu Rast makamı yankılanıyor kulaklarımızda. Ardından, Sultanahmet ile Ayasofya arasında o meşhur münavebeli (karşılıklı) ezan başlıyor. Gökyüzünde sesler birbirine karışırken, etkisini yitirmeye başlayan ikindi güneşi eşliğinde Gülhane Kapısı’na doğru ağır adımlarla ilerliyoruz.
Bu hayale şimdilik bir virgül koyalım. Çünkü sadece bu kadarlık bir fark ediş bile, rutinler arasında bunalmış dimağımızı ferahlatmaya yetiyor. Şehrin gürültüsü bir anda geri plana çekiliyor ve İstanbul, o an sadece sizinle konuşmaya başlıyor.

Ayasofya (Fotoğraf: Muhammet Emin Bakır)
İstanbul’un güneşi, camilerin devasa kubbelerine vurduğunda şehre öyle bir altın sarısı yayılır ki, o an her şey bir film sahnesi gibi durulur. Ama bu şehir sadece o sıcak parıltıdan ibaret değil; insanın yüzüne aniden çarpan, iliklerine işleyen o sert soğuğunun da kendine has bir dürüstlüğü ve güzelliği var. Mevsimler değiştikçe İstanbul da kabuk değiştiriyor; bazen terleten bir kalabalık, bazen de paltolara sarılıp vapurun dış kısmında rüzgara karşı inatla oturulan o berrak serinlik... Her mevsimde, gökyüzünün rengiyle birlikte camilerin silüeti ve sokağın ruhu da baştan aşağı yenileniyor.

Süleymaniye (Fotoğraf: Muhammet Emin Bakır)
Günün sonunda, İstanbul ne anlatmakla biter ne de tek bir kareye sığar. Bu şehir; bazen yorgun bir vapurun pervanesinde, bazen bir cami avlusunda süzülen güneşin sıcaklığında, bazen de yüzümüze çarpan o dürüst soğuğunda gizlidir. Günlük rutinlerimizin telaşında fark etmesek de, o aslında her köşe başında bize yeni bir şeyler fısıldamaya devam ediyor. Benim objektifime yansıyanlar, bu devasa hikayenin sadece küçük birer parçası. Ama biliyorum ki, yarın yine bir sokağa saptığımda İstanbul beni şaşırtacak yeni bir ışıkla karşılayacak. Belki de bu şehri asıl yaşamak; her gün aynı yollardan geçip, her seferinde orayı ilk kez görüyormuş gibi bakabilmektir.
[1]
Yahya Kemal Beyatlı, “Bir Başka Tepeden,” Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları: 1974, syf 21.