
NATO’nun İlk Zirvesi - Aralık 1957, Paris (NATO)
Transatlantik ittifakının uzun yıllardır taşıyıcılığını yapan NATO’nun bugün içinde bulunduğu krizlere bakıldığında ittifakın çatırdamak üzere olduğuna dair bir intibaya kapılıyoruz. NATO’nun ilk Genel Sekreteri Lord Ismay’in ifadesiyle “Sovyetler Birliği’ni dışarıda, Amerikalıları içeride, Almanları ise kontrol altında tutmak” için kurulan NATO sahiden de bugün ciddi sınamalarla karşı karşıya. Maliyet yükünün üyelerce orantılı şekilde taşınmaması, ABD’nin Avrupa’nın güvenliğine ilgisini kaybetmesi ve üyelerin birbirinin savunmasına yardım etmesini taahhüt eden 5. Maddenin inandırıcılığını yitirmesi bunlardan sadece birkaçı. NATO’nun yalnızca yakın geçmişine bakanlar için bu problemlerin birçoğu Trump’ın sıradışı stiliyle alakalı. Fakat NATO’nun bütün serencamına bakıldığında karşılaşılan sorunların tekrar eden örüntüler olduğu anlaşılıyor.
Bugün NATO etrafında şekillenen kriz söylemini, ittifakın çözülüşüne işaret eden ani bir kopuştan ziyade, uzun süredir var olan gerilimlerin değişen güç dengeleri altında yeniden görünür hale gelmesi olarak okumak gerekir. NATO’nun karşı karşıya olduğu sorunlar büyük ölçüde yeni değildir; yeni olan, bu sorunların artık ertelenemez hale gelmesidir.
ABD açısından bakıldığında NATO’yu tasfiye etmenin ciddi bir fırsat maliyeti bulunuyor. Kurum, stratejik önceliği azalmış olsa dahi tamamen ortadan kaldırıldığında doğuracağı belirsizlikler ve ikincil riskler nedeniyle korunmaya değer görülüyor. Avrupa cephesinde ise ABD’yi ittifakın içinde tutma temel motivasyonu değişmiş değil. Bu nedenle, Washington’ın Grönland’a yönelik artan ilgisi gibi olağandışı ve siyasi açıdan rahatsız edici çıkışlar dahi Avrupalı müttefikler tarafından sert bir karşılıkla göğüslenemiyor. Bu tablo, NATO’nun bir irade beyanıyla değil, aksine tarafların yıkmanın maliyetini üstlenmeye yanaşmaması sayesinde varlığını sürdürdüğüne işaret ediyor. Ancak bu durum, ittifakın uluslararası siyasette yeniden belirleyici ve aktif bir rol üstleneceği yönünde bir beklentiyi de beraberinde getirmiyor.
Nato Eski Nato
Trump’ın hem ilk başkanlığı döneminde hem de ikincisinde Avrupa’nın kendi güvenliği için elini taşın altına yeterince koymadığı ve ABD’nin bu masrafları tek başına çektiğine dair açıklamaları Transatlantik ilişkileri önemseyenleri dehşete düşürmüştü. Trump’ın, kimileri tarafından neredeyse kutsal görülen Transatlantik bağları maliyet, para ve adil yük paylaşımı gibi başlıklarla ‘kirlettiğine’ dair yorumlar yapılmıştı. Ancak benzer argümanların NATO’nun henüz kuruluş yıllarında Dwight D. Eisenhower tarafından dile getirilmiş olması, bu eleştirilerin tarihsel dayanağını zayıflatıyor. Zira Eisenhower Avrupa’yı önemsemiyor değildi. Birçok ölçüye göre NATO’cu bir ABD başkanıydı ve 2. Dünya Savaşı esnasında Müttefik Kuvvetlerin Avrupa’daki en üst düzey komutanı olması hasebiyle kimsenin Avrupa’nın güvenliğini önemsememekle suçlayabileceği bir isim değildi. Henüz 50’lerde Batı Avrupalı müttefiklerin, konvansiyonel kuvvetlere yeterince yatırım yapmadan Amerikan askeri varlığına ve nükleer caydırıcılığına aşırı ölçüde bel bağladığı yönündeki kaygılar giderek güçlenmişti. Bu bağlamda temel mesele, Avrupa daha fazla sorumluluk üstlenmediği takdirde NATO’nun ABD iç siyasetinde meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini koruyup koruyamayacağıydı. ABD desteğinin süresiz olamayacağı konusunda Avrupalı liderleri defalarca uyaran Eisenhower da bu yaklaşımın sözcülerinden biriydi.
Bu dönem, daha sonraki anlaşmazlıkların da çerçevesini belirledi. Nitekim bu tartışma NATO tarihinde birkaç farklı dönemde, benzer gerekçeler ve neredeyse aynı söylem kalıplarıyla tekrar tekrar gündeme geldi. Kennedy ve Johnson yönetimleri Avrupa'nın nükleer eşik altındaki bir çatışmayı kendi konvansiyonel kuvvetleriyle taşıyabilmesi gerektiğini savundu. Keza Nixon ve Reagan da müttefiklerin kendi savunmalarında daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini çokça vurgulayan başkanlardandı. Bu tartışmanın alevi Soğuk Savaş bittikten sonra da sönmedi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını hızla kısarken “ABD seçmeni NATO’yu neden finanse ediyor” sorusu yeniden gündeme geldi. Trump'ın farkı ise bu tekrar eden dinamiği kendine has üslubuyla sert bir şekilde ifade etmesi olabilir.

NATO Genel Merkezinde Yarıya İndirilmiş Bayraklar (Flickr: NATO)
NATO'nun Avrupalı üyelerinin bugün temel endişelerinden biri de Trump'ın Avrupa'da konuşlu birliklerin bir kısmını çekmesi gündemi. Avrupalılara göre bölgenin yeniden konvansiyonel savaş sahası haline geldiği ve Rusya'nın bu derece mobilize olduğu bir ortamda ABD'nin birliklerini azaltması askeri ve stratejik açıdan problemli. Ancak bu tartışma da ilk kez karşılaşılan bir durum değil. Vietnam Savaşı’nın ardından gelen yorgunluk ve ABD içindeki toplumsal huzursuzluk ortamında, ABD Kongresi’nde ciddi şekilde gündeme gelen birtakım öneriler, Avrupalı müttefikler savunma çabalarını artırmadığı takdirde bölgede konuşlu Amerikan askerlerinin sayısında ciddi kesintiler yapılmasını öngörüyordu. Bu girişimlerin Kongre’deki mimarlarından Mike Mansfield gibi isimler dış politikanın maliyetleri konusunda giderek daha iddialı bir tutum benimsemeye başlamıştı. Buna mukabil NATO'nun Avrupalı üyeleri, özellikle de Batı Almanya, Amerikan askeri varlığındaki olası azalmaların Sovyetler Birliği’ne karşı caydırıcılığı zayıflatacağından endişe ediyordu. Bu değişiklik önerileri önemli ölçüde yumuşatılmış olsa da Kongre’de tekrarlanan oylamalar ABD’nin ittifak taahhütlerinin siyasi koşullara bağlı olduğunu açık biçimde ortaya koyuyordu. Geri çekilmeyle tehdit edip bunu fiilen hayata geçirmeme yöntemi, zamanla ittifak içinde sıkça başvurulan bir baskı aracına dönüştü.
Trump'ın alametifarikası olarak görülen ticaret gündemi de NATO için tamamen yeni bir mesele değil. ABD farklı dönemlerde NATO'ya dair kararlarını Avrupa ile ticari ilişkileriyle birlikte düşünmüştür. Bunun en net örneklerinden biri Nixon dönemindedir. 60'ların sonundan itibaren ciddi bir ödemeler dengesi baskısı altında olan ABD, NATO üsleri, maaşlar ve yurtdışındaki tedarik harcamaları gibi hususları mesele etmişti. Bu arka plan ışığında Nixon ve önce Ulusal Güvenlik Danışmanlığı sonrasında Dışişleri Bakanlığı yapan Kissinger Avrupa'ya güvenlik taahhütlerini ticari meselelerle ilişkilendirme yoluna gitti. Yönetim, Kongre’ye ve seçmenlere Avrupalı müttefiklerin kendi güvenliklerine adil bir katkı sunduğunu göstermek zorundaydı. Aksi halde tek taraflı asker çekme baskısı artacaktı. ABD askeri varlığının sürmesi, müttefiklerin mali tutumuna bazen açık bazen örtük biçimde bağlandı. Ancak Trump'ın aksine Nixon ve Kissinger, NATO’yu doğrudan tehdit etmek yerine mali yükleri sessizce kaydıracak teknokratik düzenekler aradı. Bu bağlamda geliştirilen anlaşmalar büyük ölçekli ABD menşeli askeri teçhizat alımları gibi biçimler aldı. Bu müzakerelerin merkezindeki aktör Batı Almanya idi. Ticaret fazlaları ve artan ekonomik gücü, bu ülkeyi hem offset ödemelerini karşılayabilecek konuma getiriyor hem de ABD baskısına karşı siyasal açıdan hassas kılıyordu. Elbette Avrupalı hükümetler, güvenliğin parasallaştırıldığını düşündükleri bu uygulamalara tepki duyuyordu. ABD’li yetkililer de aşırı baskının milliyetçi tepkileri ya da ittifaktan uzaklaşma eğilimlerini tetikleyebileceğinden endişe ediyordu. Yine de Nixon dönemi müzakereleri NATO’da yük paylaşımının, zaman içinde tankların, tümenlerin ya da savunma bütçelerinin ötesine geçen kapsamlı bir pazarlık sürecine dönüşmesinin bir örneğini teşkil ediyor.
Son olarak, bugün NATO içindeki temel krizlerden biri, ABD’nin ittifakı giderek daha fazla Çin’le rekabetinin bir uzantısı haline getirmek istemesi ile Avrupalı müttefiklerin önceliklerinin tam olarak örtüşmemesidir. Bu durum askeri, siyasi ve ekonomik boyutları olan yapısal bir gerilim yaratıyor. ABD açısından Çin artık yalnızca Asya-Pasifik’teki bir rakip değil. Çin teknoloji, tedarik zincirleri, altyapı yatırımları, uzay ve siber alanlardaki faaliyetleriyle küresel ölçekte bir meydan okuma teşkil ediyor. Nitekim ABD Çin'in yükselişini ihracat kontrolleri ve çevreleme gibi birçok enstrümanla kısıtlamaya çalışıyor. Birçok Avrupalı müttefik için ise Çin’le ilişki, ABD’ninkinden farklı bir anlam taşıyor. Avrupa için önemli bir ticaret ortağı olan Çin'in bölgede ürettiği tehdit algısı, Rusya'nın ürettiğinden çok daha dolaylı. Bu gibi sebeplerle NATO’nun sorumluluk alanının genişletilmesinin ittifakı dağıtabileceği gibi endişeler mevcut. Elbette bu da NATO'nun 70 yılı aşan tarihinde örnekleri bulunabilen bir çatlak. Bunun ilk örneklerinden biri Fransa'nın sömürge çatışmaları için siyasi destek, maddi yardım ve NATO meşruiyeti araması idi. Bu bağlamda Fransa sömürgelerini baskılamak için verdiği savaşları küresel komünizmle mücadelenin bir parçası olarak sunarak NATO'nun kendisine daha güçlü omuz vermesini istedi. Fransız liderler, Cezayir’de alınacak yenilgilerin Batı’nın inandırıcılığını zayıflatacağını ve Sovyet etkisinin genişlemesine kapı aralayacağını savundu. Ne var ki çatışmalar antlaşmada tanımlanan Kuzey Atlantik coğrafyasının dışında kalıyordu. Ayrıca, başta ABD ve İngiltere olmak üzere diğer müttefikler ise üçüncü dünyayı karşılarına almak ve NATO'nun meşruiyetini erozyona uğratmak istemiyordu. Nihayet NATO doğrudan kolektif bir angajmana girmedi ki bu da Fransa'nın NATO'nun entegre askeri komuta yapısından çıkışına giden yoldaki taşlardan biri oldu.
Değişen Nedir?
Tüm bu süreklilik unsurları NATO’da değişen hiçbir husus olmadığı anlamına gelmiyor. Değişikliklerin en önemlisi ise Asya’nın artan ekonomik ve stratejik önemi. ABD’nin Avrupa’ya verdiği göreli önem, son yirmi yılda belirgin biçimde azalmıştır. Bu durum bir kopuş olmasa da, ABD’nin küresel önceliklerinin yeniden belirlenmesi anlamına geliyor. Soğuk Savaş boyunca büyük güç rekabetinin merkez sahası Avrupa iken, bugün ABD açısından uzun vadeli ana rakip Çin olarak tanımlanmaktadır. Bu rekabetin askeri, teknolojik ve ekonomik ağırlık merkezi Avrupa coğrafyası değil, Pasifik bölgesidir. Bu nedenle Avrupa, ABD grand stratejisinde merkez konumunu artan oranda kaybetmektedir. ABD’ye göre Avrupa artık varoluşsal belirsizliklerin yaşanabileceği bir alan değildir. 2. Dünya Savaşı Almanyası veya Soğuk Savaş Sovyetleri gibi kıta üzerinde hegemonya kurabilecek bir güç bulunmamaktadır. Bu da Avrupa’yı ABD nezdinde stratejik bir alan olmaktan bir miktar çıkararak, idamesi gereken bir düzen haline getirmiştir.
Grand strateji, tercihlerin olduğu kadar vazgeçişlerin de alanıdır. ABD için, Avrupa’da tutulan her askeri birlik, her diplomatik odak ve her bütçe kalemi, Asya-Pasifik’te kullanılamayan bir kaynağa karşılık geliyor. Çin’le rekabetin deniz, hava, uzay ve sanayi boyutları düşünüldüğünde, Avrupa ABD açısından giderek daha açık bir fırsat maliyeti üretmektedir. ABD, NATO’yu Çin’e yönelik daha geniş bir stratejik çerçeveye dahil etmeye çalışsa da, Avrupa’nın bu bağlamdaki katkısı yapısal olarak sınırlı olmak durumundadır. Avrupa donanmalarının Pasifik’te sürekli varlık göstermesi zordur. Avrupa kamuoyları Çin’i doğrudan bir askeri tehdit olarak algılamamaktadır. Bu durum, Avrupa’yı ABD’nin temel stratejik mücadelesinde zayıf bir araç haline getirmektedir.
Neticede NATO hala ABD dış politikasının temel kurumlarından biridir. Ancak kurumların devam etmesi, aynı ölçüde stratejik önceliğe sahip oldukları anlamına gelmez. NATO’nun korunması, bir ölçüde de terk etmenin maliyetinin yüksek olmasından kaynaklanır. Fakat bu, Avrupa’nın stratejik merkeziliğini otomatik olarak geri getirmez.
ABD planlaması aynı anda Avrupa ve Asya’da baskı yaşanabileceği senaryosunu da göz ardı etmemektedir. Bu çerçevede Asya ana cephe, Avrupa ise mümkün olan en düşük maliyetle istikrarda tutulması gereken ikincil cephe olarak konumlanmaktadır. Neticede Avrupa artık ABD stratejisinin başlangıç noktası değil, başka önceliklere göre ayarlanan bir alandır. NATO içindeki yük paylaşımı tartışmaları, Çin meselesi ve Avrupa stratejik özerkliği söylemi, bu dönüşümün sonuçlarıdır.
Avrupa tarafında ise Lord Ismay’in ifadesiyle ‘Rusya’yı dışarıda ABD’yi içeride’ tutma misyonu devam ediyor. Görünüşe göre Avrupalı müttefikler bu hedeflere o kadar motive ki Grönland’da yönelik artan ABD ilgisi gibi sıradışı gelişmeler dahi masanın Avrupa tarafından devrilmesine yol açmayacak.

