Ai badge logo

Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarNursena Şahin13 Şubat 2026 17:01

Nerede O Eski Ramazanlar: Osmanlı’da Ramazan Ayı Gelenekleri

Genel Kültür+1 Daha
fav gif
Kaydet
kure star outline

Osmanlı’da Ramazan, takvim yapraklarında başlayan bir ay değil; şehrin ruhunun değiştiği, gündelik hayatın başka bir ritme kavuştuğu, gecelerin gündüzden daha canlı yaşandığı bambaşka bir zaman dilimiydi. Bu ay geldiğinde yalnızca insanlar değil, sokaklar, camiler, evler, hatta gökyüzü bile Ramazan’a hazırlanırdı. Ramazan, Osmanlı için bir ibadet mevsimi olduğu kadar bir şehir kültürü, bir toplumsal seferberlik ve zarafet imtihanıydı.


Ramazan’ın gelişini ilk müjdeleyen şeylerden biri mahyalardı. Minareler arasına gerilen iplerde kandillerle yazılan yazılar, karanlık İstanbul gecelerini yalnızca aydınlatmaz, aynı zamanda konuşurdu. “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan”, “Merhaba”, “Sabır”, “Şükür” gibi ifadeler, gökyüzüne asılmış birer nasihat gibiydi. Kandil yakmak İslam’ın ilk dönemlerinden beri bilinse de minareler arasında yazıyla ışık kurmak Osmanlı’ya mahsus bir incelikti. 16. yüzyıldan itibaren mahyalar, Ramazan’ın şehre indiğinin en görkemli işaretiydi.


Geceler yalnızca ışıkla değil, sesle de dolardı. İftar vakti yaklaştıkça şehirde tatlı bir bekleyiş başlardı. Saatlerin, telefonların olmadığı dönemlerde herkesin kulağı aynı sesi beklerdi: iftar topu. Şehrin güvenli bir noktasından atılan top, ezanla birlikte orucun açılacağını bütün mahallelere ilan ederdi. Bu ses, gün boyu sabredenlerin mükâfatının habercisiydi.


İftar yalnızca evlerde yaşanan bir an değildi. Meydanlar, çadırlar, konaklar, mahalle araları iftar sofralarıyla dolardı. Ramazan çadırlarında dağıtılan iftariyelerle herkes birlikte oruç açar, tanıdık tanımadık insanlar aynı sofrada buluşurdu. Teravih namazının ardından başlayan sohbetler sahura kadar sürerdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde meydanlarda gölge oyunları kurulurdu. Çocuklar ve yetişkinler, Karagöz ve Hacivat’ın nükteleriyle kahkahaya boğulur, Ramazan geceleri bir eğlence ve kültür şölenine dönüşürdü. Sahura doğru kalabalıklar, özellikle Feshane ve Sultanahmet Meydanı gibi geniş alanlarda kurulan sahur sofralarında buluşurdu. Bu sofralar, Ramazan’ın birlik ve beraberlik ruhunun en canlı sahnelerindendi.


Osmanlı’da Ramazan’ın en zarif taraflarından biri yardımlaşma biçimiydi. Bu yardımlaşma, kimseyi mahcup etmeden, gösterişe kaçmadan yapılırdı. Zimem defteri bunun en çarpıcı örneğiydi. Hâli vakti yerinde olan biri, hiç tanımadığı bir mahalledeki bakkala girer, veresiye defterini ister ve defterden sayfalar satın alarak borçları kapatırdı. Ne borcu ödeyen kimin borcunu ödediğini bilir, ne de borçlu bunu öğrenirdi. Bakkalın bir köşesine asılan küçük bir not, yalnızca borçların silindiğini bildirirdi. Yardım sessizce yapılır, dua sessizce edilirdi.


İftar sofralarının kendine has bir adabı vardı. Oruç, bir anda ağır yemeklerle açılmazdı. Önce “iftariye” denilen hafiflikler yenir, ardından akşam namazı kılınır, sonra asıl yemek faslı başlardı. Bu hem dini hassasiyetin hem de sağlık bilgisinin bir göstergesiydi. Saatlerce aç kalan mideye birden yüklenilmez, nefse hâkimiyet korunurdu.


Ramazan pidesi ise bu sofraların vazgeçilmez simgesiydi. İftar saati yaklaştıkça sokakları saran pide kokusu, Ramazan’ın en hatırda kalan işaretlerinden biriydi. Sırf bu aya özel pişirilen pideler, zahmetli yapımları ve sembolik değerleriyle sofraların baş tacıydı. Pide kuyrukları bile Ramazan manzarasının doğal bir parçasıydı.


Osmanlı konaklarında iftar, gerçek anlamda herkese açıktı. Kapıyı kim çalarsa geri çevrilmezdi. İftarın ardından misafirlere “diş kirası” adı verilen hediyeler verilirdi. Bu hediyeler, misafirin eve gelip dişlerini yormasının bir karşılığı olarak görülürdü. Özellikle yoksul aileler davet edilir, çocuklara akçeler verilirdi. Yardım bile nezaket diliyle yapılırdı.


Çocuklar için Ramazan ayrı bir heyecandı. “Tekne orucu” ile çocuklar öğlene kadar oruç tutar, böylece hem oruca alışır hem de Ramazan’ın anlamını öğrenirdi. Gün sonunda küçük hediyelerle ödüllendirilirlerdi. Bu, çocukları dini ve kültürel hayata yumuşak bir geçişle dahil etmenin yoluydu.


Osmanlı’da Ramazan geceleri ilerledikçe şehir daha da canlanırdı. Teravih namazından çıkan kalabalıklar, cami avlularında ve meydanlarda dağılmaz; aksine gecenin asıl kısmı yeni başlarmış gibi toplanmaya devam ederdi. Özellikle Sultanahmet Camii ve Süleymaniye Camii çevresi, Ramazan gecelerinde adeta bir panayır yerine dönüşürdü. Şerbetçiler, macuncular, meddahlar, kitapçılar, oyuncakçılar… Her biri Ramazan’ın gece kültürünün bir parçasıydı. İnsanlar alışverişten çok vakit geçirmek, sohbet etmek ve bu atmosferi yaşamak için buralara gelirdi.


Bu gecelerde meddah gösterileri büyük ilgi görürdü. Tek başına sahne alan meddah, taklitler yaparak, hikâyeler anlatarak kalabalığı hem güldürür hem düşündürürdü. Meddahın anlattığı hikâyeler çoğu zaman ahlaki mesajlar içerir, Ramazan’ın maneviyatına uygun bir dil taşırdı. Böylece eğlence ile terbiye aynı zeminde buluşurdu.


Ramazan ayı boyunca camilerde mukabele okunurdu. Hafızlar Kur’an-ı Kerim’i cemaate karşı okur, cemaat de takip ederdi. Bu, hem Kur’an’la irtibatı güçlendiren hem de toplu ibadet bilincini pekiştiren bir gelenekti. Özellikle büyük camilerde mukabele halkaları oluşur, insanlar gündüz vakitlerini bu halkalarda geçirirdi.


Sahur vakti ise Osmanlı sokaklarının en kendine has seslerinden biri duyulurdu: davul. Ramazan davulcuları maniler söyleyerek mahalle aralarında dolaşır, insanları sahura kaldırırdı. Bu maniler bazen nükteli, bazen öğüt verici, bazen de mahalle sakinlerine özel olurdu. Davulcunun sesi, sahurun yaklaştığını haber verdiği kadar Ramazan’ın canlılığını da hissettirirdi.


Ramazan’da yalnızca ibadet ve eğlence değil, ilim ve sohbet de öne çıkardı. Camilerde, medreselerde ve konaklarda sohbet halkaları kurulur; dinî, ahlaki ve kültürel konular konuşulurdu. Âlimler, şairler, edipler bu sohbetlere katılırdı. Ramazan, aynı zamanda bir kültür ve bilgi mevsimiydi.


Bu ayda insanlar sadaka vermek için adeta fırsat kollardı. Sadaka taşları bu dönemde en yoğun kullanılan hayır araçlarından biriydi. İhtiyacı olan, kimseye görünmeden bu taşların üzerindeki parayı alır; veren de kime verdiğini bilmezdi. Yardımın gizliliği, Osmanlı’daki hayır anlayışının temeliydi.


Bayrama yaklaşıldıkça şehirde ayrı bir hareketlilik başlardı. Arife günü kabir ziyaretleri yapılır, geçmişler için dualar edilirdi. Evlerde bayram hazırlıkları tamamlanır, çocuklara bayramlıklar alınırdı. Ramazan bayrama hazırlayan bir süreç olarak da yaşanırdı.


Ve nihayet bayram sabahı geldiğinde, insanlar en güzel kıyafetlerini giyerek camilere giderdi. Bayram namazı sonrası herkes birbirinin bayramını tebrik eder, büyüklerin elleri öpülür, küçükler sevindirilirdi. Ramazan boyunca kurulan o paylaşım ve birlik iklimi, bayramda zirveye ulaşırdı.


Bütün bu gelenekler gösteriyor ki Osmanlı’da Ramazan, bireysel ibadetle sınırlı olmayan; şehri, toplumu, kültürü, ahlakı ve gündelik hayatı baştan sona kuşatan bir medeniyet pratiğiydi. Işık minarelerden göğe yazılır, top sesi şehre yayılır, davul sesi sokaklarda yankılanır, pide kokusu mahallelere siner, iyilik ise isim bırakmadan kalplere ulaşırdı.


Ramazan, Osmanlı’da yalnızca yaşanan bir ay değil; birlikte inşa edilen bir atmosferdi. Bu atmosferi minareler arasına asılan mahyalar aydınlatır, iftar topunun sesi şehrin dört bir yanına aynı anda ulaşır, pide kokusu sokakları sarar, davul manileri gecenin sessizliğini tatlı bir ritme dönüştürürdü. Sofralar yalnızca evlerde kurulmaz; meydanlara, konaklara, mahalle aralarına taşardı. Yardımlar isim vermeden yapılır, misafirler geri çevrilmez, çocuklar gelenekle tanıştırılırdı.


Bu yüzden Ramazan, Osmanlı’da takvimde ilerleyen günlerin toplamı değil; ışığın, sesin, kokunun, paylaşmanın ve zarafetin bir araya gelerek şehri baştan sona değiştirdiği müşterek bir tecrübeydi.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Blog İşlemleri

KÜRE'ye Sor