
Tarih Hırsızlığı Temsili (Yapay Zeka Yardımıyla Oluşturulmuştur)
Tarih çoğu zaman tarafsız bir geçmiş anlatısı olarak düşünülür. Oysa hangi bilginin “bilimsel”, hangi anlatının “evrensel” kabul edileceği; yalnızca geçmişte ne yaşandığıyla değil, bu geçmişin hangi zihniyet ve kültürel çerçeveyle ele alındığıyla da yakından ilişkilidir. Türkiye’de Batı-merkezci tarih yazımı üzerine yapılan çalışmalar, tarih anlatısının yalnızca olayları kaydetmediğini; aynı zamanda bilgiye, kültürel hafızaya ve kimliğe yön verdiğini göstermektedir. Jack Goody’nin “tarih hırsızlığı” kavramı, bu yönlendirici gücün nasıl tek merkezli bir anlatıya dönüştüğünü anlamak için güçlü bir başlangıç noktası sunar.
Tarih Hırsızlığı Nedir?
Goody’ye göre tarih hırsızlığı, geçmişte yaşanmış olayların basitçe sahiplenilmesi değildir. Asıl mesele, tarihi anlamlandırma hakkının belirli bir coğrafyanın ve zihniyetin tekelinde toplanmasıdır. Avrupa, kendi tarihsel deneyimini evrensel bir ölçüt haline getirerek uygarlık, ilerleme ve modernlik gibi kavramları bu deneyime göre tanımlamış; bu tanımları da dünya tarihinin doğal çerçevesi gibi sunmuştur. Böylece farklı tarihsel yollar izlemiş toplumlar, daha baştan “eksik” ya da “gecikmiş” olarak konumlandırılmıştır. Bu noktada tarih, yalnızca neyin yaşandığını anlatan bir alan olmaktan çıkar; kimin deneyiminin anlamlı sayılacağını belirleyen bir anlatı rejimine dönüşür.
Kim Çaldı, Ne Çaldı? Zaman ve Mekan Üzerinden Tarih
Tarih hırsızlığı, soyut bir “Batı”nın gerçekleştirdiği tekil bir eylem değildir. Erken modern dönemden itibaren Avrupa’da gelişen tarih ve sosyal bilim gelenekleri, Avrupa’nın dönüşümünü merkeze alan bir dünya tarihi anlatısı kurmuştur. Bu anlatıda Avrupa yalnızca kendi geçmişini yazan bir özne değil, diğer toplumların geçmişini de tanımlayan bir otorite konumuna yerleşmiştir.
Bu süreçte çalınan şey tek tek teknik buluşlar değil; tarihin yazılma yetkisidir. Zaman, Avrupa tarihine özgü dönemlendirmelerle (Antikçağ, Ortaçağ, Rönesans, modern dönem) düzenlenmiş; bu çizelge evrensel kabul edildiğinde Avrupa dışındaki toplumlar otomatik olarak “henüz” modernleşmemiş sayılmıştır. Mekân da benzer biçimde merkez–çevre hiyerarşisiyle kurgulanmış; Avrupa ilerlemenin kaynağı, diğer coğrafyalar ise bu ilerlemenin gecikmeli alıcıları olarak gösterilmiştir.
Osmanlı bilim tarihinin nasıl yazıldığına dair Türkiye’de yapılan çalışmalar, bu “gecikmişlik” söyleminin yalnızca tarihsel olgularla değil, büyük ölçüde zihniyetle ilişkili olduğunu ortaya koyar. Tarih, farklı deneyimlerin yan yana var olabildiği bir alan olmaktan çıkar; tek bir medeniyet rotasının ölçüldüğü bir yarış pistine dönüşür.
Kavramsal Çerçeve: Uygarlık, İlerleme ve Modernlik
Goody’nin eleştirisinin merkezinde, tarihin kavramsal dili yer alır. Uygarlık kavramı, Avrupa tarihindeki şehirleşme, kurumsallaşma ve devletleşme süreçlerine göre tanımlanmış; ardından evrensel bir standart gibi sunulmuştur. Bu tanıma uymayan toplumlar, uygarlığın dışında ya da gerisinde kabul edilmiştir.
İlerleme fikri ise tarihi doğrusal ve kaçınılmaz bir süreç gibi sunar. Bu anlatıda Avrupa, insanlık tarihinin doğal zirvesidir. Osmanlı’nın “bilim üretmeyen” ya da “modernleşememiş” bir yapı olarak tasvir edilmesi, çoğu zaman bu ilerleme fikrinin sorgulanmadan uygulanmasının sonucudur. Modern bilim ve ilerleme paradigmasının Osmanlı’ya nasıl uygulandığını tartışan çalışmalar, sorunun tarihsel gerçeklerden çok kullanılan ölçütlerle ilgili olduğunu göstermektedir.
Modernlik de bu çerçevede tarafsız bir dönem adı olmaktan çıkar. Bilim, rasyonalite ve kurumlar Avrupa’daki biçimleriyle modernliğin ölçütü kabul edildiğinde, farklı bilgi üretim yolları ve kurumsal modeller modernlik dışı ilan edilir. Böylece modernlik, açıklayıcı değil; dışlayıcı bir etiket haline gelir.
Osmanlı’nın Görünmezliği: Bilim, Kurumlar ve Zihniyet
Osmanlı örneği, Batı merkezli tarih anlatısının nasıl işlediğini açık biçimde gösterir. Osmanlı, uzun süreli devlet yapısına, kurumsal sürekliliğe ve çeşitli bilim alanlarında üretime sahip olmasına rağmen, modern tarih yazımında çoğu zaman “neye sahip olmadığı” üzerinden tanımlanmıştır. Üniversiteye sahip olmamak, modern bilimi üretmemek ya da ilerleme çizgisini takip etmemek gibi iddialar, Osmanlı’yı tarihsel bir özne olmaktan çok, karşılaştırma nesnesine dönüştürmüştür.
Bu yaklaşımın temelinde, Osmanlı’yı kendi tarihsel bağlamı içinde değil, ulaşması beklenen bir model üzerinden okuyan modern zihniyet yatar. Osmanlı’nın bilimsel ve kurumsal yapıları, Avrupa’daki karşılıklarıyla birebir örtüşmediği için yetersiz sayılmış; bilgi üretiminin farklı biçimleri görünmezleşmiştir. Bu durum, yalnızca tarih yazımıyla ilgili değil, aynı zamanda Doğu toplumlarının nasıl temsil edildiğiyle de ilgilidir. Batı’nın Doğu’ya bakışını sorgulayan düşünsel gelenekle birlikte okunduğunda, Osmanlı’nın görünmezliği daha geniş bir temsil sorununun parçası olarak ortaya çıkar.
Sonuç: Hırsızlık mı, Yazma Gücünün Tekeli mi?
Jack Goody’nin “tarih hırsızlığı” kavramı, Batı’yı tarihten silmeyi değil; tarihin tek merkezli anlatımını sorgulamayı amaçlar. Sorun, Avrupa’nın tarih yazması değil; bu tarihin evrensel ve tartışılmaz gerçeklik olarak sunulmasıdır. Bu bağlamda tarih hırsızlığı, geçmişin çalınmasından çok, geçmişi tanımlama ve temsil etme gücünün belirli merkezlerde toplanmasıdır.
Osmanlı örneği, bu gücün nasıl işlediğini açıkça gösterir. Osmanlı, kendi tarihsel gerçekliğiyle değil; Avrupa merkezli kavramların beklentileriyle değerlendirilmiştir. Bu nedenle asıl soru “Osmanlı neden geri kaldı?” değil, “Hangi tarih, kimin kavramlarıyla yazıldı?” sorusudur.
Bu soruyu sormak, geçmişi geri almak değil; tarihin çoğul, çok merkezli ve karşılaştırmalı biçimde yeniden düşünülmesini talep etmektir.

