Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

Three Mile Island Nükleer Reaktör Kazası, 28 Mart 1979 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'nin Pensilvanya Eyaleti'ndeki Three Mile Island Nükleer Santrali'nde ortaya çıkan ve nükleer enerji tarihinde kritik bir dönüm noktası olarak kabul edilen bir olaydır. Santralin ikinci ünitesinde (TMI-2) yaşanan teknik arızalar ve zincirleme insan hatalarının bir sonucu olarak çevreye büyük miktada radyasyon yayılmıştır. Bunun sonucunda TMI nükleer reaktör kazası, tüm nükleer kuralların baştan yazılmasına sebep olan bir olay olarak tarihe geçmiştir.
1970'lerin sonlarında ABD'de nükleer enerji hızla büyüyen bir elektrik üretim kaynağıydı. 1979 yılına gelindiğinde ülke genelinde ticari amaçlı 70'ten fazla nükleer reaktör işletmedeydi ve ülkenin toplam elektriğinin yaklaşık %12'sini karşılıyordu. Bu dönemde hükûmet ve nükleer endüstri, santrallerin güvenliği konusunda rahat ve kendinden emin bir tutum içindeydi. Bu siyasi ortam dahilinde Three Mile Island (TMI) nükleer santrali Pensilvanya eyaletinde, Harrisburg şehri yakınlarında kurulmuştu.
TMI tesisinde iki ayrı basınçlı su reaktörü (PWR) ünitesi bulunuyordu; TMI-1 olarak adlandırılan 819 MWe gücündeki ilk ünite 1974'te hizmete girmiş ve 2019 yılına kadar ABD'nin en iyi performans gösteren nükleer reaktörlerinden biri olmuştur. İkinci ünite olan TMI-2 ise 880 MWe kapasiteye sahipti ve 1979 yılında henüz çok yeni bir tesis konumundaydı.
Petrol krizlerinin ardından enerji politikalarında nükleer enerji güvenilir bir alternatif olarak desteklenmekteydi. Ancak TMI-2'nin işletmeye alınmasından yalnızca birkaç ay sonra gerçekleşen Three Mile Island kazası, ABD'de ticari nükleer enerji kullanımının artış gösterdiği dönemi dramatik bir şekilde sonlandırdı. Kaza, küresel ölçekte devam eden nükleer güvenlik tartışmalarının ivme kazanmasına neden oldu.
Three Mile Island Unit 2 (TMI-2), basınçlı su reaktörü (PWR) tipinde bir reaktördü ve reaktörün üreticisi Babcock & Wilcox şirketiydi. Reaktör "alçaltılmış döngülü" bir tasarıma sahipti. PWR sistemlerinde birincil devredeki su yüksek basınç altında tutulur; oluşan ısı, buhar jeneratörlerine aktarılır ve türbinleri döndürmek üzere buhar üretilir. TMI-2'de primer (nükleer) devre ile sekonder (buhar) devre birbirinden tamamen ayrıydı. Primer devredeki basınç, basınçlandırıcı vasıtasıyla kontrol edilirken, ana besleme suyu pompaları sürekli olarak buhar jeneratörlerine su sağlayarak reaktör çekirdeğinin soğutulmasını sağlıyordu.
TMI-2 reaktörünün tasarımında çekirdeğin sürekli su ile kaplı olması varsayılmıştır; ancak reaktör tankındaki su seviyesini doğrudan ölçen bir sistem mevcut değildi. Reaktörde beklenmedik durumlarda devreye giren Acil Durum Çekirdek Soğutma Sistemi (ECCS) vardı ve sistem, soğutma suyu kaybı yaşandığında otomatik olarak su desteği sağlayacak şekilde tasarlanmıştı. Ayrıca basıncın aşırı yükselmesi durumunda basınçlandırıcı üzerindeki pilot kontrollü tahliye valfi (PORV) açılarak basıncın düşürülmesi sağlanıyordu. TMI-2'de ayrıca çelik ve betondan oluşan koruma yapısı (koruma kabı) bulunmaktaydı. Bu yapı, olası radyoaktif sızıntıları önlemek üzere tasarlanmıştı ve acil durumlarda bina tamamen izole edilecek şekilde düzenlenmişti.
Kazanın gerçekleştiği sırada güvenlik sistemlerinin çoğu tasarıma uygun olarak devreye girdi ancak operatör hataları ve mekanik arızalar nedeniyle beklenen sonucu sağlayamadı. Kaza sırasında reaktördeki fisyon zincir reaksiyonları otomatik olarak durduruldu (SCRAM) ve kontrol çubukları başarıyla devreye girerek nükleer reaksiyonu sonlandırdı. Ancak reaktör kapandıktan sonra çekirdekte oluşan artık bozunma ısısının (yaklaşık tam güç kapasitesinin %6'sı) soğutma sistemleri aracılığıyla uzaklaştırılması gerektiği halde, sistemde yaşanan bir dizi arıza sonucu bu ısı yeterince uzaklaştırılamadı. Sonuç olarak, TMI-2 kazası Babcock & Wilcox tasarımı bir PWR sisteminde; pasif güvenlik sistemleri büyük oranda başarılı olsa da, aktif soğutma sistemlerinde yaşanan arıza ve operatörlerin yanlış müdahaleleri nedeniyle çekirdek erimesine neden olan bir olay olarak tarihe geçmiştir.
28 Mart 1979, 04:00 (Kazanın Başlangıcı): Three Mile Island'in ikinci ünitesi, %97 güç seviyesinde çalışırken ana besleme pompalarında bir arıza meydana geldi. Muhtemelen mekanik veya elektriksel bir sorun nedeniyle buhar jeneratörlerine su beslemesi durdu. Besleme akışının kesilmesi, reaktörde üretilen ısının buhar devresine aktarılmasını engelledi ve türbin jeneratörünün korunması amacıyla otomatik olarak devre dışı kalmasına neden oldu. Bunun sonucunda reaktör otomatik olarak acil kapanma moduna (SCRAM) geçti .
Reaktör durduktan sonra fisyon reaksiyonları kesildi ancak çekirdekteki radyoaktif yakıt bozunma ısı üretmeye devam etti, bu da birincil devredeki basıncın yükselmesine sebep oldu. Basıncı kontrol etmek amacıyla tasarlanan basınç tahliye valfi (PORV) açıldı ancak basınç normal seviyelere düştükten sonra, saat 04:01 civarında, kapanması gereken bu valf arızalanarak açık kaldı. Kontrol odasındaki göstergeler valfin kapandığını gösterse de, valfin gerçek konumu operatörler tarafından fark edilmedi. Bu nedenle operatörler valfin açık kaldığını anlayamadılar ve birincil devreden uzun süre buhar ve soğutucu madde kaybı devam etti.
04:02 – 04:30: Reaktör kapandıktan sonra acil soğutma sistemi (ECCS) otomatik olarak devreye girerek çekirdeğe yüksek basınçlı soğutma suyu basmaya başladı. Ancak operatörler, basınçlandırıcı tankındaki su seviyesinin hızla yükseldiğini gördüler ve bunu "primer devrede katılaşma (katı çekirdek)" olarak adlandırılan tehlikeli bir durumun işareti olarak yorumladılar. Basınçlandırıcı tamamen suyla dolarsa, suyun sıkıştırılamazlığı nedeniyle basınç kontrolünün kaybedilebileceğinden endişelenen operatörler, acil soğutma sistemini manuel olarak devre dışı bıraktılar. Aslında bu, çekirdekteki soğutma suyunun kritik derecede azalmasına neden oldu fakat operatörler bunu fark edemedi.
04:15 civarında birincil devrede oluşan buhar cepleri, devridaim pompalarının şiddetli titreşimlerle çalışmasına sebep oldu. Operatörler bunu pompaların hasar görebileceği şeklinde yorumlayarak devridaim pompalarını da durdurdular. Bu noktadan sonra reaktöre soğutucu madde girişi neredeyse tamamen kesilmiş oldu.
04:30 – 06:00: Soğutma sisteminin devre dışı kalması nedeniyle çekirdek sıcaklığı hızla yükseldi. Yakıt çubuklarının zirkonyum alaşımlı kaplaması, yüksek sıcaklıkta su buharıyla reaksiyona girerek hidrojen gazı üretti. Yakıt çubuklarının bir kısmı erimeye başladı. Kazanın başlamasından yaklaşık üç saat sonra (07:00 civarı), reaktör koruma kabı ve yardımcı bina içinde radyasyon seviyelerinde belirgin bir yükseliş tespit edildi.
08:00 civarında koruma kabının otomatik güvenlik sistemi devreye girerek izolasyon moduna geçti ve bina genelindeki vanalar ve kapılar kapatıldı. Ancak daha önce gerçekleşen valf arızası nedeniyle radyoaktif su ve buhar karışımı yardımcı binaya sızmıştı. Bu radyoaktif su sonraki günlerde dışarıya salınan radyasyonun temel kaynağı oldu.
14:00: Koruma kabı içinde biriken hidrojen gazı, oksijenle temas ederek küçük çaplı bir patlamaya neden oldu. Patlama kontrollü gerçekleştiği için koruma kabının bütünlüğünü bozmadı ve operatörler bunu hemen fark etmediler. Ancak ertesi gün yapılan analizlerle patlama anlaşıldı. 29 Mart'ta mühendisler, basınçlandırıcı içinde bir "hidrojen kabarcığı" fark etti ve bu yanlış değerlendirme sonucunda yeni bir patlama riski korkusuna yol açtı. Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC)'nin ilk açıklamaları paniğe sebep olsa da daha sonra teknik analizlerle böyle bir risk olmadığı ortaya çıkarıldı.
30 Mart 1979 (3. Gün): Teknik belirsizlikler ve kamuoyundaki korku zirveye ulaştı. Pensilvanya Valisi Richard Thornburgh, NRC'nin tavsiyesi üzerine hamile kadınlar ve küçük çocukların santralin 8 km yarıçapından uzaklaşmasını önerdi ve bölgedeki okullar tatil edildi. Bu öneri medyada "tahliye emri" şeklinde algılanarak panik havasına sebep oldu ve bölgeden binlerce kişi plansız şekilde ayrıldı. Aynı gün NRC, detaylı analizlerin ardından hidrojen patlama riski olmadığını duyurarak paniği azalttı.
1 Nisan 1979 (4. Gün) ve Sonrası: ABD Başkanı Jimmy Carter, durumu kontrol altına almak ve halka güvence vermek amacıyla Three Mile Island'ı ziyaret etti. Carter'ın herhangi bir koruyucu giysi giymeden santralde dolaşması sakinleştirici bir mesaj olarak algılandı. Nisan ayının ilk haftasında santralin soğutma sistemi istikrar kazandı ve hidrojen kabarcığı küçülerek kayboldu. 9 Nisan'da Pensilvanya Valiliği, tahliye tavsiyesini kaldırdı ve bölgedeki hayatın normale dönebileceğini açıkladı.
Three Mile Island'ın ikinci ünitesi, meydana gelen ağır hasar nedeniyle bir daha çalıştırılmamak üzere kapatıldı. Akut kriz sona erdikten sonra olayın detaylı incelemeleri, radyasyon ölçümleri ve kaza nedenlerine yönelik soruşturmalar başlatıldı.
Three Mile Island kazası, nükleer enerji sektörü açısından önemli dersler içeren, karmaşık bir zincirleme arızalar dizisi olarak tarihe geçmiştir. Kazadan sonra yapılan teknik incelemeler, olayların termodinamik, nükleer ve insan faktörü açısından detaylı analizlerini ortaya koymuştur.
İlk olarak, reaktörün otomatik kapanması (SCRAM) ile zincirleme fisyon reaksiyonları durdurulmuş olsa da, yakıt içerisindeki radyoaktif izotopların bozunumu nedeniyle ısı üretimi devam etmiştir. Bu bozunma ısısı, reaktörün durmasından hemen sonra normal çalışma gücünün yaklaşık %6’sı düzeyindeydi ve soğutmanın sürdürülebilmesi açısından kritik öneme sahipti. Ancak kaza sırasında meydana gelen ekipman arızaları, bu ısının atılmasını engellemiş; sonuç olarak çekirdek sıcaklığı hızla yükselmiş, su kaynamaya başlamış ve yakıt zarar görmüştür.
Kazanın gelişiminde, bir dizi termohidrolik fenomen etkili olmuştur. Buhar jeneratörlerine besleme suyu sağlanamadığından, birincil devrede biriken ısı nedeniyle basınç hızla yükselmiştir. Basıncı kontrol etmek amacıyla basınçlandırıcı üzerindeki emniyet valfi (PORV) açılmış, ancak valf teknik arıza nedeniyle kapanmayarak önemli miktarda soğutucu kaybına neden olmuştur.
Bu durum, literatürde "küçük kırıklı soğutma kaybı kazası" (küçük kırılma LOCA) olarak adlandırılan senaryoya benzerdi. Acil Çekirdek Soğutma Sistemi (ECCS) bu senaryoda otomatik olarak devreye girme kapasitesine sahipti. Ancak operatörler yanlış gösterge bilgileri nedeniyle ECCS’yi devre dışı bırakmış ve birincil devredeki su seviyesi kritik düzeylere düşerek çekirdeğin açığa çıkmasına yol açmıştır. Bu aşamada, zirkonyum alaşımlı yakıt çubukları 1200°C’nin üzerinde sıcaklıklarda su buharıyla reaksiyona girerek Zr + 2H₂O → ZrO₂ + 2H₂ tepkimesi sonucu hidrojen gazı üretmiştir. Bu ekzotermik reaksiyonlar, çekirdeğin sıcaklığını daha da yükseltmiştir.
Kısmi çekirdek erimesi, mühendislik analizlerinin merkezinde yer almıştır. Çekirdeğin susuz kalmasından kısa süre sonra yakıt sıcaklığı yaklaşık 2800°C’ye ulaşmış ve yakıt peletleri ile çubuk malzemelerinin bir bölümü erimeye başlamıştır. Yapılan sonraki analizlerde, yakıtın yaklaşık %35-50’sinin eridiği ve basınç kabının alt kısımlarına çöktüğü tespit edilmiştir. Ancak basınç kabı, bütünlüğünü korumuş ve erimiş yakıt dışarıya sızmamıştır.
Bu bulgu, kamuoyunda "Çin Sendromu" adıyla bilinen ve erimiş yakıtın reaktör yapısını delip toprağa sızacağı korkusunun mühendislik açısından çok düşük bir olasılık olduğunu göstermiştir. Nitekim TMI kazasında böyle bir durum gerçekleşmemiştir.
Kazanın insan faktörü açısından da ayrıntılı analizleri yapılmıştır. Olay anında kontrol odasında çok sayıda alarm ve gösterge aynı anda devreye girmiş; operatörler bir alarm karmaşası içinde kalmıştır. En kritik göstergelerden biri olan PORV durumu ise yanıltıcı olmuş, operatörler valfin gerçekte açık kaldığını anlayamamıştır. Benzer şekilde, su seviyesi doğrudan ölçülemediğinden, operatörler basınçlandırıcı seviye göstergesini yanlış yorumlayarak hatalı müdahalelerde bulunmuştur.
Bu insan-makine ara yüzündeki eksiklikler ve yetersiz operatör eğitimleri, kazanın temel sebepleri arasında yer almıştır. Özellikle operatör eğitim dokümanlarında PORV’nin açık kalabileceği senaryolar yeterince vurgulanmamıştı. Nitekim, benzer bir durum daha önce Ohio’daki Davis-Besse santralinde yaşanmış ancak bu tecrübe TMI operatörlerine aktarılmamıştır.
Kazanın bir diğer önemli bilimsel analizi, "hidrojen kabarcığı" konusundadır. Başlangıçta NRC mühendisleri, reaktörde oluşan hidrojen kabarcığının patlama riski taşıdığını düşünmüşlerdi; ancak sonraki termokimyasal hesaplamalar, kabarcık içinde yeterli serbest oksijen bulunmadığını ve dolayısıyla patlama riskinin olmadığını göstermiştir. Bu hidrojen kabarcığı, daha sonra kontrollü olarak ortadan kaldırılmıştır. Ancak bu fenomen, nükleer santrallerde hidrojen kontrol sistemlerinin geliştirilmesini teşvik etmiştir.
Sonuç olarak, Three Mile Island kazası mühendislik açısından çok yönlü bir başarısızlık örneğidir. Hem fiziksel ekipmanların (pompa, valf ve göstergeler) beklenmedik arızaları hem de operatörlerin hatalı değerlendirmeleri sonucu kaza büyümüştür. Ancak reaktörün son savunma hattı olan koruma kabı, kazanın çok daha büyük bir felakete dönüşmesini engellemiştir. Bu kaza, nükleer mühendislik literatüründe güvenlik kültürü, insan faktörü ve çok katmanlı emniyet sistemleri konularında derin incelemelere sebebiyet vermiş ve önemli teknolojik gelişmelerin önünü açmıştır.
Three Mile Island kazasının ardından çevreye yayılan radyasyon ve radyoaktif maddelerin etkileri kapsamlı olarak incelenmiştir. Kaza esnasında yaklaşık 2 milyon insan santralin 80 km yarı çapındaki bölgesinde yaşamaktaydı ve yapılan analizlere göre bu insanların maruz kaldığı ortalama radyasyon dozu, doğal arka plan radyasyonunun çok az üzerindeydi.
NRC ve diğer resmi kuruluşlar tarafından yapılan araştırmalarda, bölgede ölçülen ortalama ek radyasyon dozunun yalnızca yaklaşık 1 milirem (0,01 mSv) olduğu belirlenmiştir; bu değer, standart bir göğüs röntgeninde alınan dozdan daha düşüktür. Santral sınırında kaydedilen en yüksek radyasyon dozunun ise doğal arka plan radyasyonunun yaklaşık 100 milirem (1 mSv) üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu düzeyin insan sağlığı üzerinde gözlemlenebilir herhangi bir etkiye yol açmadığı belirtilmiştir (karşılaştırmak gerekirse ortalama bir ABD vatandaşı yılda yaklaşık 300 milirem doğal radyasyona maruz kalır).
Kaza sırasında çevreye salınan radyoaktif maddelerin büyük çoğunluğunu, asal gazlar sınıfından olan radyoaktif gazlar oluşturmuştur. Reaktör koruma binasında biriken radyoaktif ksenon ve kripton gazları kontrollü bir şekilde dışarı salınmak zorunda kalınmıştır. Bu gazlar biyolojik olarak tepkimeye girmeyen maddeler oldukları için doğrudan canlılar üzerinde kalıcı bir etki bırakmadan atmosferde hızla seyrelmiştir.
Kazanın ardından en çok endişe yaratan radyoaktif iyot (özellikle I-131) izotoplarının büyük kısmı koruma binası içerisinde tutulmuştur; çevrede yapılan ölçümlerde herhangi bir iyot kaynaklı radyoaktif kirliliğe rastlanmamıştır. NRC ve EPA gibi kuruluşların yaptığı kapsamlı analizler sonucunda, hava, su, toprak, bitki örtüsü ve süt gibi örneklerde olağanüstü düzeyde bir radyoaktif kirlenme tespit edilmemiştir. Örneğin, 29 Mart – 30 Nisan 1979 tarihleri arasında bölgeden alınan 377 gıda örneğinde hiçbir radyoaktivite bulgusuna rastlanmamıştır. Bu sonuçlar, çevreye salınan radyasyonun genel anlamda çok düşük seviyelerde olduğunu ve bölgesel ekosistem üzerinde ölçülebilir bir olumsuzluk yaratmadığını göstermiştir.
Kaza sonrası çevresel etkiler genel olarak sınırlı kalmakla birlikte, santral alanı içerisinde ciddi radyoaktif kirlenme meydana gelmiştir. Özellikle reaktörün ana devresinden sızan radyoaktif soğutma suyu, yardımcı bina ve diğer sistemlerde yoğun radyasyon kalıntılarına neden olmuştur. Reaktör koruma yapısında bulunan radyoaktif suyun ve zarar görmüş yakıtın temizlenmesi yıllar sürmüş, kazanın ardından yaklaşık 12 yıl süren geniş çaplı bir dekontaminasyon programı uygulanmıştır. Bu temizlik sürecinde toplanan erimiş yakıt ve radyoaktif kalıntılar özel koruma kapları içerisinde Idaho Ulusal Mühendislik Laboratuvarı'na nakledilmiştir.
Gerçekleştirilen temizlik ve dekontaminasyon faaliyetlerinin toplam maliyeti yaklaşık 973 milyon dolar olarak hesaplanmıştır. Bu yüksek maliyet, kazanın ekonomik boyutunun önemini vurgularken, yapılan detaylı çevre ölçümleri bölgedeki toprak, su ve canlı türleri üzerinde uzun vadeli bir radyoaktif etki olmadığını net olarak ortaya koymuştur.
Sonuç olarak Three Mile Island kazası, Çernobil (1986) ve Fukuşima (2011) gibi büyük çevresel felaketlerden farklı olarak, dış çevre üzerinde çok düşük seviyede etkiye sahip bir kaza olarak değerlendirilmektedir.
Three Mile Island (TMI) kazasının insan sağlığı üzerindeki etkileri uzun yıllar boyunca kapsamlı biçimde incelenmiştir. Kaza sonrasında bölge halkında radyasyona bağlı sağlık sorunları oluşabileceğine dair büyük bir endişe yaşanmıştır. Medya haberleri ve söylentiler nedeniyle bazı hayvan ölümleri veya çeşitli sağlık sorunları gündeme getirilmiştir. Bu iddiaları bilimsel olarak değerlendirmek üzere Pensilvanya Eyaleti Sağlık Departmanı, kaza esnasında bölgede yaşayan 30.000'den fazla kişiyi kapsayan bir sağlık izleme sistemi kurmuştur.
1979'dan 1997 yılına kadar toplam 18 yıl boyunca devam eden bu çalışmanın sonucunda, bölge halkında olağandışı bir sağlık sorunu veya trend tespit edilmemiştir. Bir başka ifadeyle, TMI kazasının çevresinde yaşayan kişilerde kanser veya diğer sağlık problemlerinde anlamlı bir artış bulunmamıştır.
TMI kazasının ardından yapılan bağımsız epidemiyolojik çalışmalar da eyalet sağlık kayıtlarının sonuçlarını desteklemiştir. Farklı kurum ve üniversitelerce yürütülen onlarca kapsamlı araştırmada, bölgedeki kanser vakalarında veya ölüm oranlarında herhangi bir anormal artış saptanamamıştır. Örneğin, 32.000 kişiyi kapsayan ve 13 yıl boyunca sürdürülen bir araştırma da dahil olmak üzere, hiçbir çalışma kazanın sağlık üzerinde anlamlı bir etkisini ortaya koyamamıştır.
Uzmanlar, kazada salınan radyasyon dozlarının son derece düşük olması nedeniyle, uzun vadeli sağlık sorunlarının beklenmediğini belirtmişlerdir. Teorik hesaplamalara göre bile, en yüksek radyasyona maruz kalan kişilerde kanser riskindeki ek artışın milyonda birkaç kişi seviyesinde, ihmal edilebilir düzeyde olduğu vurgulanmıştır. ABD genelinde yaşam boyu kanser geliştirme riski %38-40 civarındayken, TMI kazasının bölge halkı üzerindeki ek riski ölçülebilir düzeyde değildir.
TMI kazasının insan sağlığı üzerindeki en belirgin etkisi psikolojik stres ve travma şeklinde gerçekleşmiştir. Patlama ve radyasyon korkusu nedeniyle bölgede büyük panik ve endişe oluşmuştur. Başkanlık Komisyonu ve Pensilvanya Eyalet Komisyonu'nun yaptığı anketlerde, bölge halkının kaza sonrası dönemde yoğun stres ve kaygı yaşadığı, ancak bu etkilerin zamanla azaldığı gözlenmiştir. Özellikle kazanın ilk aylarında, bölge sakinleri arasında psikolojik stres yaygın olsa da, takip eden süreçte çoğunluk normale dönmüştür. Ancak santral çalışanları arasında uzun süreli travma ve psikolojik sorunlar gözlemlenmiştir.
Bu durum, TMI kazasının psikososyal etkilerinin fiziksel sağlık etkilerine kıyasla çok daha büyük olduğunu göstermektedir. Yine de kazadan kaynaklı olduğu iddia edilen sağlık sorunları nedeniyle açılan bazı hukuki davalar uzun yıllar devam etmiştir. 1980'lerin sonunda ve 1990'larda yapılan hukuki değerlendirmelerde, radyasyona bağlı sağlık sorunları iddialarını destekleyen herhangi bir güvenilir kanıt bulunamamıştır.
1996 yılında sonuçlanan toplu davada mahkeme, davacıların kanser vakalarını kazaya bağlama yönündeki iddialarını reddetmiş ve bölgede radyasyona bağlı sağlık etkisini gösteren herhangi bir delilin olmadığı hükmüne varmıştır.
Sonuç olarak, bilim camiasında, Three Mile Island kazasının ölçülebilir sağlık etkilerinin ihmal edilebilir olduğu konusunda geniş bir fikir birliği vardır. Yıllar sonra bile bölgesel sağlık istatistikleri, genel nüfus ortalamalarıyla tutarlı kalmıştır. Ancak kaza, radyasyon riski iletişimi ve psikolojik travmanın yönetilmesi konusunda önemli dersler bırakmış, nükleer kazalara yönelik toplumsal tepkilerin sadece fiziksel risklerle değil, aynı zamanda algılanan tehlike ve güven duygusuyla şekillendiği anlaşılmıştır.
Three Mile Island kazası sonrasında kapsamlı hukuki ve idari süreçler başlatılmıştır. Öncelikle, dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından oluşturulan Başkanlık Komisyonu, ünlü bilim insanı Dr. John Kemeny başkanlığında Ekim 1979'da kapsamlı bir rapor hazırlamıştır. Kemeny Komisyonu Raporu'nda Nükleer Düzenleme Komisyonu'nun (NRC) kazayı önlemede yetersiz kaldığı, kurumun örgütsel yapısında ve yönetim kültüründe ciddi eksiklikler olduğu vurgulanmıştır. Raporda NRC'nin güvenlik hedeflerini etkin şekilde takip edemediği belirtilerek, kurumun yapı ve uygulamalarının gözden geçirilmesi önerilmiştir.
Ayrıca raporda, nükleer santral işletmecilerinin eğitim ve güvenlik kültürünün geliştirilmesi için endüstri çapında yeni bir yapılanmaya gidilmesi önerilmiştir. Bu tavsiye doğrultusunda 1979 sonunda ABD nükleer endüstrisi tarafından, öz denetim odaklı Nükleer Güç İşletmeleri Enstitüsü (INPO) kurulmuştur.
NRC de kendi içinde ayrı bir soruşturma ve değerlendirme süreci başlatmış, 1980 yılında hazırlanan Rogovin Raporu'nda teknik ve idari eksikler detaylı olarak incelenmiştir. Bu doğrultuda NRC'nin denetim ve operatör lisanslama birimleri yeniden yapılandırılmıştır. Federal düzeyde Kongre tarafından düzenlenen oturumlarla NRC'nin hesap verebilirliği sorgulanmış, bağımsız denetim kurulları ve yönetim komiteleri oluşturulması yönünde tavsiyelerde bulunulmuştur.
Bu süreçler sonucunda, NRC'nin çalışma biçimi ve nükleer tesislere yönelik düzenlemelerde birçok yapısal ve yasal değişiklik yapılmıştır. Özellikle 1980'den itibaren, yeni nükleer tesislere işletme izni verilmeden önce eyalet ve yerel düzeyde acil durum planlarının hazır olması zorunluluğu getirilmiştir. Böylece kaza sırasında yaşanan iletişim ve koordinasyon sorunlarının tekrar yaşanmaması hedeflenmiştir.
Kazanın hukuki boyutunda cezai soruşturmalar ve tazminat davaları da önemli yer tutmuştur. Kazadan sorumlu Metropolitan Edison şirketi (GPU Nuclear'ın bir parçası), olay sırasında teknik ihmaller ve NRC'ye yanlış veya eksik bilgi sağladığı gerekçesiyle soruşturmalara maruz kalmıştır. 1980'lerin başında şirket aleyhine çeşitli idari para cezaları verilmiş ve bazı suçlamaları kabul ederek para cezalarını ödemiştir. Bu cezalar, nükleer sektörde şeffaflık ve doğru raporlama açısından emsal oluşturmuştur.
Kazadan etkilenen bölge sakinleri ve işletmeler de hukuki mücadele başlatmış, radyasyon kaynaklı sağlık zararları, tahliye masrafları, iş kayıpları, mülk değerlerinde düşüş ve manevi tazminat talepleriyle mahkemeye başvurmuştur. 1981 yılında taraflar arasında kısmi bir sulh anlaşması imzalanmış ve sağlık zararları dışındaki talepler için 20 milyon dolarlık bir tazminat fonu ile 5 milyon dolarlık halk sağlığı izleme fonu oluşturulmuştur. Bu fonlar aracılığıyla santral çevresindeki 15.000'den fazla kişiye ve işletmeye çeşitli tazminatlar ödenmiştir. Örneğin, iş kaybına uğrayanlara iki haftalık gelir kaybı ve mülk sahiplerine gayrimenkul değer kayıplarına yönelik tazminatlar yapılmıştır.
Sağlıkla ilgili iddialar ise uzun yıllar boyunca yargılamalara konu olmuştur. Bir grup davacı, kazanın kansere yol açtığını öne sürerek 1993-1996 arasında Federal Mahkeme'de dava açmıştır. Haziran 1996'da Hakim Sylvia Rambo tarafından verilen kararda, yaklaşık yirmi yıllık süreçte sunulan delillerin jüriye götürmeye yeterli olmadığı ve kazadan kaynaklı sağlık sorunlarını ispatlayacak maddi kanıt bulunmadığı belirtilerek davalar reddedilmiştir. Kararda, kaza sırasında maruz kalınan radyasyonun istatistiksel olarak anlamlı bir sağlık riski oluşturmadığı ifade edilmiştir.
Sonuç olarak, Three Mile Island kazasının hukuki boyutu önemli düzenleyici değişikliklere ve endüstri standartlarının yükselmesine yol açmıştır. Tazminatlar ekonomik kayıpları karşılamakla birlikte, sağlık zararları yönünden şirketlerin hukuki sorumluluğu ortaya konulamamıştır.
Three Mile Island olayı, nükleer enerji sektöründe sorumluluk sigortası ve tazminat sistemlerinin (Price-Anderson Yasası) yeniden değerlendirilmesine öncülük eden önemli bir vaka olmuştur. Böylece, daha büyük felaketlerin önlenmesine yönelik tedbirlerin alınması teşvik edilmiş, şirketlerin ve sigortacıların mali sorumluluk limitleri tekrar gözden geçirilmiştir.
Three Mile Island kazasının en belirgin toplumsal sonucu, toplumun nükleer enerjiye olan güveninde ani ve keskin bir düşüş yaşanmasıdır. Kaza öncesinde Amerika Birleşik Devletleri'nde nükleer enerjiye verilen destek oldukça yüksekti; ancak Mart 1979'daki bu olaydan sonra hem yerel hem ulusal düzeyde nükleer karşıtı hareketler hızla güç kazandı. Kazadan yalnızca birkaç ay sonra, 23 Eylül 1979 tarihinde New York'ta yaklaşık 200.000 kişinin katıldığı dev bir anti-nükleer gösteri düzenlendi.
Bu etkinlik, ABD tarihinde o güne kadar düzenlenmiş en büyük nükleer karşıtı protesto olarak kayda geçti. Madison Square Garden'daki "No Nukes" konserleriyle birleştirilen bu protesto gösterileri, Three Mile Island kazasının toplumda yarattığı derin tepkinin somut bir göstergesiydi. California, Massachusetts ve Michigan gibi eyaletlerde de binlerce kişinin katıldığı benzer protestolar düzenlendi ve birçok yerel yönetim yeni nükleer santral projelerine karşı daha temkinli bir tavır almaya başladı.
Kaza, özellikle bölgedeki halk üzerinde uzun süreli bir etki yarattı. 1980'lerin başında ABD genelinde nükleer enerji yatırımlarında ciddi iptaller ve duraklamalar yaşandı. Planlanan pek çok nükleer proje askıya alındı ya da tamamen iptal edildi. Nükleer endüstri yeni sipariş almakta zorlanmaya başladı ve 1980'lerden 1990'ların sonuna kadar nükleer santral inşaatlarında belirgin bir durgunluk yaşandı. Bu dönemde yeni santral lisansları verilmediği gibi, devam eden bazı inşaat projeleri de ekonomik ve toplumsal baskılar nedeniyle durduruldu.
Three Mile Island kazası, küresel çapta da nükleer karşıtı hareketleri güçlendirdi. Özellikle Almanya ve İsveç gibi Batı Avrupa ülkelerinde bu hareketler ivme kazandı ve birçok ülke enerji politikalarını yeniden gözden geçirmeye başladı. Örneğin İsveç, 1980 yılında yapılan bir referandum sonrası nükleer enerjiyi aşamalı olarak terk etme kararı aldı. İtalya ise 1987 yılında Çernobil felaketinin ardından nükleer enerji programını tamamen sonlandırma kararı aldı; ancak bu tür siyasi kararların tohumları aslında Three Mile Island kazasıyla atılmıştı.
Toplumsal etkiler açısından Three Mile Island kazası, bölge halkı üzerinde kalıcı izler bıraktı. Kazadan sonra kurulan "Three Mile Island Alert" gibi sivil toplum örgütleri, nükleer tesisler hakkında bilgi paylaşımı ve baskı oluşturma çalışmalarında önemli rol oynadı. Halkın nükleer teknolojiye bakışı daha sorgulayıcı ve şüpheci hale geldi. Bu durum, nükleer sektörün halkla ilişkiler konusunda daha şeffaf ve duyarlı olma gerekliliğini ortaya koydu. Örneğin, santralin işletmecisi GPU Nuclear, halkla ilişkiler faaliyetlerini artırdı ve bölge halkıyla iletişimi güçlendirmek için komiteler kurdu. Benzer şekilde, NRC de halka açık toplantılar ve bilgilendirme oturumları düzenleyerek güveni yeniden sağlamaya çalıştı.
Siyasi alanda ise Three Mile Island kazası enerji politikalarının çeşitlendirilmesi tartışmalarını hızlandırdı. Kazadan sonra bazı eyaletler enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve enerji verimliliği programlarına daha fazla yatırım yapmaya yöneldi. Federal düzeyde ise nükleer enerjiye sağlanan teşvikler geri planda bırakılarak fosil yakıtlar ve yenilenebilir enerji kaynakları ön plana çıkarıldı.
ABD Başkanı Jimmy Carter'ın kazadan sonra gösterdiği aktif yaklaşım ve nükleer enerji konusundaki bilgisi, toplumun tepkisini hafifletmeye yardımcı olduysa da kamuoyunun güveni tamamen eski haline dönmedi. 1980 başkanlık seçimleri sırasında da nükleer enerji tartışmaları devam etti ve Ronald Reagan yönetiminde bile sektördeki durgunluk uzun yıllar kırılamadı.
Uluslararası alanda Three Mile Island kazası, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gibi kurumların güvenlik standartlarını iyileştirmesine yol açtı. 1980'lerden itibaren IAEA güvenlik protokollerini gözden geçirdi ve üye ülkeler için yeni güvenlik tavsiyeleri yayımladı. Birçok ülke nükleer santral denetimlerini sıkılaştırdı ve "olası en kötü durum" analizleri ilk defa bu denli ciddi biçimde ele alındı. Bu yönüyle Three Mile Island kazası, daha sonra gerçekleşecek Çernobil kazasına yönelik uluslararası hazırlıkların temelini oluşturdu.
Sonuç olarak, Three Mile Island kazası Amerika genelinde nükleer enerjiye karşı ciddi bir toplumsal ve siyasi dönüm noktası oldu. Meydana gelen güven kaybı ve protestolar nedeniyle nükleer endüstri uzun süre durakladı. Bu kaza, enerji politikalarının yalnızca ekonomik veya teknik boyutlarla sınırlı olmadığını, toplumsal kabul ve politik iradenin kritik önemini ortaya koydu. Nükleer sektör, kazadan sonra halkın güvenini yeniden kazanmak için yıllarca sürecek yoğun bir çaba sarf etmek zorunda kaldı.
Three Mile Island kazasının ardından, hem teknik hem de yönetimsel açıdan kapsamlı reformlar hayata geçirildi. Kazanın ortaya çıkardığı zayıflıklar ve eksiklikler, daha sonra "çıkarılan dersler" raporlarıyla detaylandırılarak tüm nükleer endüstriyle paylaşıldı. Bu bağlamda acil durum yönetimi, operatör eğitimleri, insan faktörleri mühendisliği ve radyasyon güvenliği gibi pek çok alanda önemli iyileştirmeler gerçekleştirildi.
Yapılan iyileştirmelerden ilki, operatör eğitiminin ve acil durum prosedürlerinin yenilenmesi oldu. TMI kazasından önce operatörler, spesifik arıza senaryolarına odaklanan prosedür kitaplarından faydalanıyor ve karmaşık durumlarda zorlanıyorlardı. Kazadan sonra eğitim anlayışı değiştirildi; artık operatörler, öncelikli olarak reaktörün soğutulmasını ve güvenliğini temel alan bir yaklaşımla eğitilmeye başlandı. Bu yeni yaklaşımda operatörler, temel güvenlik parametrelerini (soğutma, basınç, radyasyon seviyeleri vb.) hızlıca değerlendirip durumu stabilize edecek şekilde yönlendirildi.
Eğitimdeki bir diğer yenilik, tam ölçekli kontrol odası simülatörlerinin zorunlu hale getirilmesiydi. NRC, her nükleer tesis operatörünün kendi santralinin birebir kopyası olan simülatörlerde düzenli eğitim almasını zorunlu kıldı. Örneğin, TMI-1 için 1980'lerde yaklaşık 18 milyon dolar yatırımla gelişmiş bir simülatör kuruldu. Bu sayede operatörler, LOCA (soğutucu kaybı kazası), elektrik kesintileri ve enstrüman arızaları gibi birçok senaryoyu güvenli bir ortamda tecrübe edebilme imkânına kavuştu. Ayrıca ekip içi iletişim ve iş birliği eğitimleri de müfredatın ayrılmaz parçası haline getirildi.
Teknik alanda ise insan faktörlerine yönelik tasarım eksiklikleri giderildi. NRC, tüm santrallerin kontrol odası enstrümantasyonunun daha anlaşılır ve kolay yorumlanabilir hale getirilmesini talep etti. Özellikle PORV (Pilot Kontrollü Emniyet Valfi) gibi kritik valflerin gerçek konumlarını doğrudan gösterecek sistemlerin kurulması zorunlu hale getirildi. Ayrıca alarm sistemleri daha anlaşılır ve yönetilebilir şekilde yeniden düzenlendi.
Kazanın bir diğer önemli dersi, hidrojen gazı kontrolü oldu. TMI-2’deki hidrojen patlaması küçük çaplı olsa da, benzer kazalarda daha büyük riskler oluşturabileceği anlaşıldı. Bunun üzerine NRC, basınçlı su reaktörlerinin (PWR) koruma yapılarına hidrojen rekombinatörleri veya havalandırma sistemlerinin eklenmesini zorunlu tuttu. Bu sistemler, hidrojen gazının birikimini engelleyerek patlama riskini ortadan kaldırmaya yardımcı oldu. Ayrıca basınç tahliye sistemlerine filtre eklenmesi önerileri uluslararası platformlarda da gündeme geldi.
TMI kazasının belki de en kalıcı etkisi, "güvenlik kültürü" kavramının doğuşu oldu. Kaza sonrası raporlar, teknik faktörlerin yanı sıra yönetim anlayışını da eleştirdi ve nükleer sektörde sürekli güvenlik odaklı bir kültürün benimsenmesini sağladı. ABD nükleer endüstrisi, INPO çatısı altında öz denetim ve sürekli iyileştirme felsefesini benimsedi. INPO tarafından gerçekleştirilen düzenli denetim ve değerlendirmeler, tesislerin güvenlik standartlarını yüksek tutmasına yardımcı oldu. 1985 yılında Ulusal Nükleer Eğitim Akademisi kuruldu ve operatör eğitim standartları düzenli hale getirildi.
NRC de kendi denetim süreçlerini sıkılaştırdı ve sürekli tesis içi denetçiler bulundurmaya başladı. Tesisler arasındaki olay raporlama sistemleri geliştirildi ve bilgi paylaşımı artırıldı. Bu sayede benzer olayların tekrarlanması riski azaltıldı.
Bu önlemler somut sonuçlar doğurdu. ABD'deki nükleer tesislerde meydana gelen ciddi olayların sayısı 1980’lerden 1990’lara dramatik biçimde azaldı. 1985 yılında yılda ortalama 2,38 olan ciddi olay sayısı, 1997’de 0,1’e düştü. Tesislerin kapasite faktörleri ise aynı dönemde %65’lerden %90’lara yükseldi; bu durum, güvenlik ve verimlilikteki gelişimin net bir göstergesiydi.
TMI kazasının ardından yapılan iyileştirmeler ve alınan dersler dünya çapında yankı buldu. Fransa, Almanya gibi ülkeler, kontrol odası ergonomisi ve semptom bazlı acil durum prosedürleri gibi konularda TMI deneyiminden faydalandılar. 1989'da kurulan Dünya Nükleer İşletmecileri Birliği (WANO), küresel çapta INPO benzeri bir rol üstlenerek, TMI ve daha sonra Çernobil deneyimlerinin uluslararası paylaşımını sağladı.
Sonuç olarak, Three Mile Island kazası, operatör eğitiminden teknik tasarıma, güvenlik kültüründen uluslararası iş birliğine kadar geniş bir yelpazede kalıcı ve pozitif değişimlere yol açtı. Bu kazadan çıkarılan dersler sayesinde nükleer enerji tesislerinin güvenliği artırılmış ve gelecekte benzer kazaların yaşanma olasılığı büyük ölçüde azaltılmıştır. Her ne kadar TMI-2 bir daha çalıştırılmamış olsa da, yaşanan bu pahalı deneyim, dünya genelinde nükleer santrallerin daha güvenli hale gelmesine katkı sağlamıştır.

Henüz Tartışma Girilmemiştir
"Three Mile Island Nükleer Reaktör Kazası" maddesi için tartışma başlatın
Tarihsel Arka Plan
Kazanın Teknik Detayları ve Reaktör Özellikleri
Kazanın Gelişimi (Saat Saat Olay Akışı)
Mühendislik ve Bilimsel Analizler
Çevresel Etkiler ve Radyasyon Yayılımı
İnsan Sağlığına Etkileri
Hukuki Süreçler ve Yasal Sonuçlar
Siyasi ve Toplumsal Sonuçlar
Kazadan Alınan Dersler ve Güvenlik İyileştirmeleri