BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarNursena Şahin17 Şubat 2026 21:16

Yahya Kemal'in ve Mehmet Akif’in Ramazan Temsilleri

Genel Kültür+1 Daha
fav gif
Kaydet
kure star outline

Ramazan, Türk edebiyatında yalnızca dinî bir zaman dilimi olarak değil, aynı zamanda estetik, toplumsal ve kültürel bir tecrübe alanı olarak da temsile konu olmuştur. Bu temsil biçimi, özellikle Yahya Kemal Beyatlı ve Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerinde iki farklı fakat birbirini tamamlayan perspektif üzerinden okunabilir. Her iki şair de Ramazan’ı salt ibadet merkezli bir ay olarak değil; toplumsal bilinç, medeniyet tasavvuru ve ahlâkî sorumluluk ekseninde ele alır. Ancak temsil stratejileri, poetik tercihlerine paralel olarak farklılaşır.


Yahya Kemal’in, Atik Valide’den dönerken Mehmet Akif’in bir arkadaşıyla karşılaşması üzerine dile getirdiği değerlendirme bu ayrımı çarpıcı biçimde ortaya koyar. Yahya Kemal, “Akif, benim duyduğum İslâm’ın şevkini, hüznünü duymuş olsaydı başka türlü olurdu. O, İslâm’ın yükselişini, İslâm’ın akaidini terennüm etti; şiir Atik Valide’nin iftar saatidir”【1】 diyerek kendi şiir anlayışını estetik ve duygusal bir İslâm tecrübesi üzerine kurduğunu ima eder. Buna karşılık Akif’in arkadaşı da “Evet, Akif’in bu tarafı noksandır; o İslâm’ın sefaletini anlatmıştır yani sosyaldir”【2】 diyerek bu tespiti destekler. Yahya Kemal’e göre Akif, “İslâm’ın şairi” değil, daha çok “İslâm ahlâkının şairi”dir.【3】


Yahya Kemal için Ramazan, uzun yıllar kaldığı Paris’in pozitivist ve alafranga dünyasından sonra, kendi milletinin ruhuna dönüşün en sancılı ve en lirik yoludur. Batı’da geçirdiği yıllar onu milletin değerlerinden ve inanç dünyasından bir nebze koparmış olsa da içinde her daim "garip bir hasret" taşımıştır. Bu hasret, onu bazen bir sabah namazında bazen bir bayram sabahında cami saflarına çeker. Hatta Büyükada’da ikamet ederken, yaşadığı modern hayatın sabah namazına uyanmasına elvermeyeceği korkusuyla, bayram namazını kaçırmamak için gece hiç uyumayıp vaktin gelmesini abdestli beklediği o anlar, içindeki bu derin aidiyet arzusunun en somut nişanesidir.【4】 Namaz çıkışında Reşit Akif Paşa’nın, onun gibi bir aydını camide görmekten duyduğu "İki defa mesudum" şeklindeki sevinci, Yahya Kemal’in şahsında bir neslin köklerine dönüş çabasını simgeler.【5】 Onun "Atik-Valde’den İnen Sokakta" şiiri, işte bu ruh halinin zirvesidir. İftar vaktine az kala sokaklardaki "tatlı intizarı", süzülmüş benizleriyle eve dönen oruçlu halkı ve bakkalda bekleyen çocukları izlerken, kendisini bu manevi sofranın dışında, "oruçsuz ve neşesiz" bir yabancı gibi hissedişi, aslında bir gurbet duygusudur. Onun için Ramazan, milletle birleşilen nurlu bir neşedir.


Şair, Paris’in en hareketli anlarında bile kulaklarında Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerinin yankılandığını itiraf eder.【6】 Çocukluğunun geçtiği Üsküp’te, ezan okunduğunda şehre hakim olan o "mabet sükûnu", annesinin İsm-i Celâl ile kımıldayan dudakları ve semayı dolduran o "ledünnî ses", onun ruhunun sarsılmaz temelidir. Yahya Kemal’e göre Müslüman Türk çocuğunun terbiyesinde bu seslerin etkisi büyüktür; öyle ki Paris’teki bohem hayatı bile bu manevi mirası gölgeleyememiş, aksine onu derin bir nostaljiyle köklerine bağlamıştır. Nitekim Yahya Kemal, oruç tutamasa bile o manevi sofradan mahrum kalmanın verdiği burukluğu "hadsiz bir gurbet akşamı" olarak tanımlar;【7】 çünkü onun için Ramazan’ın dışına düşmek, kendi milletinin kalbinden uzaklaşmak demektir.


Beyatlı, Üsküp minarelerinde yankılanan ezanı, “Müslüman rüyası” dediği kültürel atmosferin en belirgin işitsel unsuru olarak şu şekilde ifade eder:


“Bu rüya çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır. Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler, kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler, Türk oldular.”【8】


Yahya Kemal’in özellikle “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiirinde Ramazan, bireysel bir dindarlık göstergesinden ziyade kolektif hafızanın estetik bir tezahürü olarak kurgulanır. Şiirde mekân unsuru belirleyicidir: Üsküdar semti, Atik Valide Camii çevresi ve akşam vakti tasviri, Ramazan’ın şehirle bütünleşmiş hâlini görünür kılar. Bu bağlamda Ramazan, tarihsel sürekliliğin simgesidir. Şairin dikkat çektiği husus, ibadetin bireysel içe kapanıştan ziyade kamusal bir görünürlük kazanmasıdır. Sokakta camiye yönelen kalabalık, iftar saatinin yaklaşmasıyla artan manevî yoğunluk ve minarelerin etrafında oluşan ışık atmosferi, Ramazan’ı şehir estetiğinin kurucu unsurlarından biri hâline getirir.


Şiirin anlam dünyasında Ramazan, Osmanlı-Türk medeniyetinin devamlılığını temsil eder. Yahya Kemal’in tarih ve medeniyet fikrine verdiği önem düşünüldüğünde, Ramazan gecesinin tasviri sürekliliğin şiirsel bir yeniden inşasıdır. Mekânın kutsallaşması, zamanın yoğunlaşması ve topluluğun aynı ibadet etrafında birleşmesi, medeniyet fikrinin estetik kodlarıdır. Ramazan burada bir “ortak ritim” üretir: Şehrin gündelik akışı, iftar ve teravih merkezli olarak yeniden düzenlenir. Böylece Ramazan, kamusal alanı dönüştüren bir zaman organizasyonu olarak belirir.


ATİK- VALDE’DEN İNEN SOKAKTA


"Nihad Sami Banarlı’ya

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarsıdan dönüyorlar birer birer;

Bakkalda beklesen fıkarâ kızcağızları

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

Bir nurlu nes’e kapladı kerpiçten evleri.

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!


Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet aksamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Mademki böyle duygularım kaldı, çok şükür”【9】

-Yahya Kemal Beyatlı


Öte yandan Mehmet Akif Ersoy’un penceresi, Ramazan’ın çok daha samimi, içten ve tevekkül dolu yüzüne açılır. Akif için bu ay, süslü imgelerden ziyade, hayatın tam içinde yaşanan bir ibadet ve dua vaktidir. O, bazen evinde çocuklarıyla iftarı bekleyen şefkatli bir baba, bazen de dostları Abbas Halim Paşa veya Mithat Cemal ile aynı sofrada ekmeğini bölüşen mütevazı bir mümin figürüdür.【10】 Ancak onun zihni, o sofrada bile dışarıdaki "miskinler" ve "çaresizler" ile meşguldür. Akif, iftarını açmadan hemen önce elini semaya açtığında şahsi ikbali için değil, "içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak etme" diyerek bütün bir toplumun selameti için yakarır.【11】 Onun dualarında mahalle kahvelerinde ömür tüketenlerin hidayet bulması, rızkını çalanların uyanması ve Seyfi Baba gibi beli bükülmüş, kimsesiz kalmış yaşlıların yardıma kavuşması vardır. Akif’in dünyasında Ramazan; hasta çocukların şifası için edilen samimi bir niyaz, paylaşılan sıcak bir çorba ve toplumsal bir uyanışın ilk kıvılcımıdır.


Mehmet Akif’in şiirlerinde Ramazan, daha belirgin bir ahlâkî ve toplumsal eleştiri zemininde ele alınır. Safahat’ta yer alan cami ve vaaz merkezli şiirlerde Ramazan, bir bilinç uyandırma vesilesi olarak işlev görür. Akif’in poetik tavrı didaktiktir; dolayısıyla Ramazan atmosferi estetik bir arka plan olmaktan ziyade, toplumsal çözülmeye karşı bir diriliş çağrısının sahnesi hâline gelir. Oruç ibadeti, yalnızca nefsin terbiye edilmesi değil, aynı zamanda sosyal adalet fikrinin içselleştirilmesi olarak yorumlanır. Açlık deneyimi, yoksulluğun empatik bir idrakiyle ilişkilendirilir; bu da Ramazan’ı toplumsal sorumluluğun yoğunlaştığı bir zaman dilimi yapar.


Akif’in şiirlerinde cami mekânı, Yahya Kemal’deki estetik bütünlükten farklı olarak, eleştirel bir kürsü işlevi görür. Vaaz sahneleri, halkın dinî duygularını pekiştirmenin yanı sıra, cehalet, tembellik ve ahlâkî zaaflara yönelik bir sorgulamayı içerir. Ramazan geceleri, teravih saflarında oluşan eşitlik görüntüsüyle İslâm’ın ideal toplumsal düzenini sembolize eder; ancak Akif, bu sembolün gündelik hayata taşınmadığı takdirde anlamını yitireceğini vurgular. Bu açıdan Ramazan, potansiyel bir dönüşüm imkânıdır; gerçekleşmesi ise bireysel ve kolektif iradeye bağlıdır.


Ramazan Şiiri


"Yâ Rab, şu muazzam Ramazan hürmetine,

Kaldır aradan vahdete hâil ne ise;

Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan,

Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se.

Mâdâm ki verdin bize bir rûh-i nevîn...

Yâ Rab, daha bir nefha-i te’yîd insin!"【12】

-Mehmet Akif Ersoy


Her iki şairde de ortak olan unsur, Ramazan’ın bireysel ibadet sınırını aşarak kamusal bir kimlik inşasına katkı sunmasıdır. Yahya Kemal’in Paris’ten getirdiği yalnızlığı dindiren o asil ve hüzünlü "medeniyet arayışı" ile diğer yanda Mehmet Akif’in sarsılmaz imanı ve halka hizmet aşkıyla yoğrulmuştur. Biri Üsküp ezanlarının hatırasıyla modern hayatın ortasında manevi bir sığınak inşa ederken diğeri bu kutsal zamanı toplumsal bir yarayı sarmanın ve Allah’a sığınmanın en samimi yolu kılar. Ramazan; geçmişle gelecek, ferdi olanla toplumsal olan arasında kurulan ebedi bir köprüdür. Bu köprüden geçmek, topun patlamasıyla birlikte Yahya Kemal gibi o nurlu neşeyi hissetmek ve Akif gibi samimi bir duada tüm insanlıkla buluşabilmektir.

Dipnotlar

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Blog İşlemleri

Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

KÜRE'ye Sor