Bir odaya girdiğinde neden kendini huzursuz hissettiğini bilmiyorsun…
Bir ismi dilinin ucuna getiriyorsun ama hatırlayamıyorsun…
Birini tanıdığın an, “ondan hoşlanmadığını” hissediyorsun ama nedenini açıklayamıyorsun.
Tüm bu “anlamsız” tepkiler aslında zihninin derinliklerinden gelen sessiz fısıltılar olabilir. Psikoloji bu sesi yıllardır tanımaya, anlamaya çalışıyor.
Hiç nedenini bilmeden birine karşı aniden antipati hissettiniz mi? Ya da yıllar önce yaşadığınız bir olayın etkisinin hâlâ kararlarınıza yön verdiğini fark ettiniz mi? Belki de bu, zihninizin görünmeyen ama güçlü bir oyuncusu olan bilinçdışının iş başında olduğunun bir işaretidir.
Hepimiz, zihnimizin sadece bilinçli kısmıyla hareket ettiğimizi sanıyoruz. Ancak bu, bir buzdağının sadece su üstündeki kısmını görmek gibi. Altında devasa bir yapı daha var: bilinç dışı.
İlk kez Sigmund Freud tarafından sistemli bir şekilde tanımlanan bu kavram, aslında çocukluk anılarımızdan bastırılmış arzularımıza, korkularımıza kadar birçok içeriği barındırıyor. İlginç olan şu ki, biz farkında olmasak da bu içerikler günlük kararlarımızı, ilişkilerimizi, hatta rüyalarımızı yönlendiriyor.
Bir düşün: Sabah rüyanda eski sevgilini gördün, akşama doğru sebepsiz bir melankoli çöktü üzerine. Rüyanın anlamını çözemedin ama etkisi hâlâ seninle. Bu, bilinç dışının “anlatmak istediği” bir şey olabilir mi?
Freud’a göre rüyalar, bilinçdışının simgelerle konuştuğu dildir.
Carl Jung’a göre ise bu rüyalar, yalnızca bireysel değil, kolektif (toplumsal, kültürel) bilinç dışımızdan da izler taşır.
Yani rüyalar, zihnin sana mektuplarıdır. Ama şifreli!
Aşağıdaki birkaç kısa örnekle bilinç dışının günlük hayatımızı nasıl etkilediğini anlatabiliriz:
Bunların hepsi bir yerden tanıdık geliyor, değil mi?
Bilinç dışı, geçmişin gölgesini bugüne düşürüyor. Ama o gölgeler bazen öyle yumuşak ki onları fark etmiyoruz bile...
Günümüz nörobilimi ve bilişsel psikolojisi de bilinç dışı süreçlerin varlığını kabul ediyor. Beynimiz, saniyede binlerce bilgi işliyor ama sadece çok küçük bir kısmı bilincimize ulaşıyor. Kalanıysa otomatik kararlar, sezgiler, alışkanlıklar…
Mesela bir yüzü saniyenin 0.03’ünde görüp “tehlikeli” diye yargılamak… Bu karar senin değil, zihninin derin bir algoritmasının eseri olabilir.
Son söz olarak bilinç dışı, bastırılmışın mezarlığı değil; duygularının, arzularının, geçmişinin sana fısıldadığı yerdir. Onu dinlemek bazen zor, bazen çarpıcı ama çoğu zaman iyileştiricidir.
Zihnin sessiz fısıltılarını duymaya başladığında, aslında en derinde bulduğun kendinle tanışmaya başlarsın.