Modern Türk şiirinin en özgün ve en gizemli isimlerinden biridir Asaf Hâlet Çelebi. Onu, belli bir edebî akımın içerisine yerleştirmek neredeyse imkânsızdır. Ne tam anlamıyla Garip akımının sade gündelikçiliğine yaklaşmış ne de İkinci Yeni’nin soyut dil dünyasına dâhil olmuştur. Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Orhan Seyfi Orhon ile yakın ahbap olmasına rağmen hiçbir edebî grubun sınırları içerisinde kalmamış; kendi iç dünyasını merkeze alan, mistik ve felsefî bir şiir hattı oluşturmuştur. O, kendi yolunu mistik, felsefi ve doğu kültüründen beslenen bir şiir anlayışıyla çizen “iç âlem, ruhaniyet” şairidir. Bu iç dünyanın belki de en etkileyici örneklerinden biri, “İbrâhim” adlı şiiridir.
Doğu ile Batı Arasında Bir Şair
1907 yılında doğan ve 1958’de hayata veda eden Asaf Hâlet, hayatının çoğunu Cihangir ve Beylerbeyi semtlerinde geçirmiştir. Osmanlı son döneminin klasik eğitiminden geçmiş, aynı zamanda Batı düşüncesine de oldukça hâkim bir şairdir. Sadece şiir değil; Mevlânâ, Hint mistisizmi, Budizm, tasavvuf gibi alanlarda da derin bilgi birikimine sahiptir. Bu birikimi, onun şiirini hem çağdaşı olanlardan hem de sonrakilerden ayırmaktadır.
Asaf Hâlet'in şiirleri, çoğu zaman anlamı hemen ele vermez. Okuyucusundan sabır, dikkat ve ruhsal bir hazırlık ister. Bu yönüyle de onun şiiri, bir seyr ü sülûk (manevî yolculuk) gibidir. Mistik bir şair olarak anılıyordu çünkü yaşamının her safhasında içindeki bu mistisizmi şiirlerinde de göstermişti.
İbrâhim Şiiri ile Tanışmak: Bir Peygamber Kıssasından Varoluşsal Sorgulamaya
Asaf Hâlet Çelebi ile tanışmam, şairin “İbrâhim” başlıklı şiiri aracılığıyla gerçekleşmişti. Bu şiir, Çelebi’nin mistik düşünceyle kurduğu özgün ilişkiyi, bireysel ve metafizik sorgulamaları merkezine alan poetikasını görünür kılması bakımından dikkat çekicidir. Şair, söz konusu metinde tarihsel ve dinsel bir figürü simgesel bir düzlemde yeniden yorumlayarak, insanın varoluşsal arayışına ilişkin çok katmanlı bir anlam alanı inşa etmektedir.
“ibrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim
güneşi evime sokan kim
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrahim
gönlümü put sanıp kıran kim”
Asaf Halet, bu dizelerle birlikte bir peygamberin hikâyesinden insanın kadim trajedisine uzanmaktadır. “İbrâhim” şiiri, adını Hz. İbrâhim’den almaktadır. Ancak bu şiir, klasik dinî anlatımın ötesinde bir anlam katmanına sahiptir. Hem tasavvufi bir teslimiyet hem de varoluşsal bir yalnızlık barındırmaktadır.
“İbrâhim” şiiri, bir yandan tasavvufî nefis terbiyesine işaret ederken diğer yandan Nietzsche’nin put kırıcı felsefesiyle de yankı bulmaktadır. Asaf Hâlet, Doğu ile Batı’yı sadece biçimsel değil, düşünsel olarak da bir araya getirmiştir. Bu şiir, insanın kendini sorgulaması, kutsal sandığı şeyleri yeniden değerlendirmesi ve en sonunda hiçbir kalıba sığmayan bir arayışa yönelmesi için çağrıdır. “İbrâhim” şiirinin kendisi kısa, sade ama çok katmanlıdır: putları kırmak, kendisinin put olması ve onu da kırmaları.
Sonsöz Yerine: Sessiz Bir Devrimci
Asaf Hâlet Çelebi, yüksek sesle konuşan bir şair değildir. Onun şiirleri bağırmaz, haykırmaz; aksine, derinlikli düşünceleri alçak bir sesle fısıldar. Bu içe dönük ve sükûnetli şiir anlayışının, şairin dünyadan sessizce ayrılışında da kendini hissettirdiği söylenebilir. Çelebi’nin Beylerbeyi Cami'sindeki cenaze töreninde, bir iki şair, birkaç hikâyeci ve fıkracı, sınırlı sayıda dost ve akraba ile Beylerbeyi’nden birkaç hayırseverden başka kimse bulunmamıştır. Edebiyatımıza yalnızca “hoş bir sada” bırakma arzusunu taşıyan, başka hiçbir ihtirasın peşine düşmeyen bu şairin vedası; fakirce, kimsesizce ve öksüzce gerçekleşmiştir.
“İbrâhim” şiiri de bu anlayışın bir tezahürüdür. Dört kısa dizeyle, insanlık tarihinin geniş bir kesitini, derin bir düşünce yolculuğunu ve köklü bir mistik kırılmayı dile getirir. Belki de bu nedenle şiir, aradan geçen zamana rağmen çağdaşlığını korumaktadır; zira insan, hâlâ putlarını kırmaya çabalamakta, fakat aynı zamanda kendi varlığını bir puta dönüştürmekten de kurtulamamaktadır.

