
Bugün teknoloji hakkında konuşmak, artık yalnızca yeni cihazlar, yazılımlar, uygulamalar veya yapay zekâ modelleri hakkında konuşmak değildir. Teknoloji, insanın nasıl düşündüğünü, nasıl öğrendiğini, nasıl çalıştığını, nasıl hatırladığını, nasıl karar verdiğini ve hatta neyi gerçek kabul ettiğini dönüştüren büyük bir çevre hâline gelmiştir. Bu yüzden teknoloji meselesi, mühendislerin, girişimcilerin veya yatırımcıların alanıyla sınırlı görülemez. Teknoloji artık doğrudan doğruya insan, toplum, bilgi, hakikat ve medeniyet meselesidir.
Bu yazı dizisinin temel sorusu şudur: Bizim bir teknoloji felsefemiz var mı?
Bu soru, ilk bakışta soyut ve akademik görünebilir. Fakat gerçekte son derece pratik bir sorudur. Çünkü bir toplumun teknolojiyle kurduğu ilişki yalnızca hangi makineleri kullandığıyla değil, o makineleri hangi insan tasavvuruyla, hangi ahlâk anlayışıyla, hangi bilgi rejimiyle ve hangi medeniyet ufkuyla anlamlandırdığıyla ilgilidir. Teknolojiye yalnızca “araç” diyen bir toplum, çoğu zaman aracın taşıdığı dünya görüşünü fark edemez. Oysa her teknoloji, görünür işlevinin yanında görünmeyen bir varlık anlayışı da taşır.
Bir yapay zekâ sistemi yalnızca metin üretmez; aynı zamanda bilginin ne olduğunu, doğru cevabın nasıl verileceğini, insan dikkatinin nasıl yönlendirileceğini, hangi dilin merkezde duracağını ve hangi kültürel mirasın görünür olacağını da etkiler. Bir sosyal medya algoritması yalnızca içerik sıralamaz; insanın arzusunu, öfkesini, merakını, mahremiyetini ve toplumsal ilişkilerini yeniden biçimlendirir. Bir veri tabanı yalnızca bilgi saklamaz; neyin kayda değer, neyin ölçülebilir, neyin ihmal edilebilir olduğunu da belirler. Bu yüzden teknoloji nötr bir yüzey değildir. Teknoloji, belirli bir dünya tasavvurunun maddeleşmiş hâlidir.
Burada kastedilen şey, teknolojinin baştan kötü ya da baştan iyi olduğu değildir. Böyle basit bir karşıtlık bizi düşünmekten alıkoyar. Asıl mesele şudur: Teknoloji hangi varlık anlayışı içinde üretiliyor, hangi insan modeline göre tasarlanıyor ve hangi hayat biçimini normalleştiriyor? Teknoloji, insanı yalnızca tüketici, kullanıcı, veri kaynağı, davranış örüntüsü veya biyolojik organizma olarak görüyorsa onun ürettiği dünya da buna göre şekillenir. İnsan yalnızca ölçülebilir davranışlardan ibaret kabul edildiğinde düşünce, eğitim, sanat, siyaset ve ahlâk giderek hesaplanabilir/ölçülebilir performanslara indirgenir.
Modern teknoloji çoğu zaman ilerleme, hız, verimlilik ve kontrol kavramları etrafında düşünülür. Daha hızlı olanın daha iyi, daha büyük olanın daha güçlü, daha verimli olanın daha doğru, daha çok veri işleyenin hakikate daha yakın olduğu varsayılır. Fakat bu varsayımların kendisi tartışmaya muhtaçtır. Hız her zaman hikmet üretmez. Verimlilik her zaman iyilik değildir. Büyük veri her zaman hakikat anlamına gelmez. Hesaplanabilirlik, varlığın bütün katmanlarını kuşatamaz.
Teknoloji felsefesi tam da burada devreye girer. Teknoloji felsefesi, “Bu araç ne işe yarar?” sorusundan önce “Bu araç insanı nasıl tasavvur eder?” sorusunu sorar. “Bu sistem ne kadar hızlı çalışıyor?” sorusundan önce “Bu sistem hangi hayat biçimini teşvik ediyor?” diye düşünür. “Bu yenilik kaçınılmaz mı?” sorusunu sormakla yetinmez; “Kaçınılmaz dediğimiz şey gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa bize kaçınılmaz gibi mi sunuluyor?” diye, sorar.
Bugün birçok toplum teknoloji karşısında iki zayıf tutum arasında sıkışmış durumdadır. Birinci tutum, teknolojiyi neredeyse kutsal bir ilerleme gücü gibi görmek ve her yeniliği sorgulamadan benimsemektir. Bu yaklaşımda teknoloji, tarihin doğal yönü gibi kabul edilir. İnsanlığa düşen görev yalnızca uyum sağlamak, geride kalmamak ve daha fazla dijitalleşmektir. İkinci tutum ise teknolojiyi bütünüyle tehdit olarak görmek ve onu yalnızca ahlâkî bozulma, yabancılaşma veya felaket diliyle okumaktır. Bu yaklaşım da meseleyi kavramaya yetmez. Çünkü teknoloji reddedilerek ortadan kalkmaz; fakat sorgulanmadan benimsendiğinde de insanı ve toplumu kendi mantığına göre dönüştürür.
Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey ne kör bir teknoloji hayranlığıdır ne de romantik bir teknoloji karşıtlığı. İhtiyacımız olan şey, kendi kavramlarıyla düşünen bir teknoloji felsefesidir.
“Kendi kavramlarıyla düşünmek” ifadesi burada belirleyicidir. Çünkü teknoloji yalnızca teknik nesnelerden oluşmaz; teknoloji aynı zamanda kavramlarla kurulur. Gelişme, ilerleme, yenilik, inovasyon, verimlilik, veri, zekâ, otomasyon, optimizasyon, platform, kullanıcı, ağ, sistem gibi kavramlar masum değildir. Bu kavramların her biri belirli bir dünya görüşü içinde anlam kazanır. Mesela “kullanıcı” dediğimizde insanı neye indirgemiş oluruz? “Veri” dediğimizde insan tecrübesinden neyi kesip alırız? “Optimizasyon” dediğimizde hayatı hangi ölçüte göre düzene sokarız? “Yapay zekâ” dediğimizde zekâyı yalnızca işlem gücü, örüntü tanıma ve tahmin kapasitesi olarak mı anlarız?
Bir toplum, bu kavramları sorgulamadan ödünç aldığında teknolojiyi yalnızca ithal etmiş olmaz; onunla bir insan, bilgi ve hayat tasavvurunu da ithal eder. Bu nokta özellikle yapay zekâ çağında daha önemli hâle gelmiştir. Çünkü yapay zekâ, yalnızca belirli işleri kolaylaştıran bir araç değildir. Dil üretir, sınıflandırır, önerir, filtreler, özetler, karar süreçlerine katılır, arşivleri düzenler ve görünürlüğü belirler. Böyle bir sistemin hangi kaynaklarla eğitildiği, hangi dilleri merkeze aldığı, hangi kültürel bağlamları ikincil gördüğü, hangi bilgi türlerini ölçülebilir kabul ettiği doğrudan bir medeniyet meselesidir.
Buradan şu sonuç çıkar: Yapay zekâ yalnızca teknolojik bir gelişme değil, aynı zamanda medeniyet ölçeğinde bir düşünme eşiğidir. Bu eşikte mesele, “Biz de yapay zekâ yapalım mı?” sorusundan ibaret değildir. Daha derin soru şudur: Biz yapay zekâyı hangi hakikat, insan ve toplum anlayışıyla düşüneceğiz?
Eğer bu soru sorulmazsa teknoloji üretimi bile bağımlı bir üretime dönüşebilir. Bir ülke kendi yazılımını geliştirebilir, kendi veri merkezlerini kurabilir, kendi modellerini eğitebilir; fakat bütün bunları başkasının insan anlayışı, başkasının başarı ölçütü ve başkasının gelecek tasavvuru içinde yapıyorsa, teknik bağımsızlık düşünsel bağımsızlığa dönüşmez. Teknoloji felsefesi bu yüzden akademiye hasredilecek bir lüks değil, egemenlik meselesidir.
Egemenlik burada yalnızca siyasi anlamda kullanılmıyor. Daha temel bir düzeyden söz ediyoruz: Bir toplum kendi çocuklarının nasıl öğreneceğine, kendi hafızasının nasıl saklanacağına, kendi dilinin nasıl işleneceğine, kendi sanatının nasıl temsil edileceğine, kendi inanç ve anlam dünyasının hangi kavramlarla konuşulacağına kendisi karar verebiliyor mu? Yoksa bütün bu alanlar küresel platformların, büyük veri sistemlerinin ve algoritmik görünürlük rejimlerinin sessiz denetimine mi bırakılıyor?
Bu sorular yapay zekâ çağında daha da sertleşecektir. Çünkü yapay zekâ, yalnızca bilgiyi dağıtan değil, bilgiyi yeniden biçimlendiren bir teknolojidir. Hangi bilginin öne çıkacağı, hangi dilin daha yetkin temsil edileceği, hangi tarih anlatısının kolay bulunacağı, hangi kavramların tercüme edileceği ve hangilerinin görünmez kalacağı, giderek algoritmik sistemler tarafından belirlenmektedir. Bu durum, yeni bir epistemik kolonyalizm ihtimalini de beraberinde getirir. Epistemik kolonyalizm, bir toplumun yalnızca toprağının, emeğinin veya kaynaklarının değil; bilgi üretme biçiminin, kavramlarının ve hakikatle ilişkisinin de başkası tarafından biçimlendirilmesidir.
Bu yüzden teknoloji felsefesi, yalnızca “teknoloji nasıl kullanılır?” sorusuna cevap vermez. Aynı zamanda “teknoloji bizi nasıl kullanıyor?”, “bizi neye alıştırıyor?”, “neyi normalleştiriyor?”, “neyi görünmez kılıyor?” sorularını da sorar. Bu sorular olmadan yapay zekâ çağında özgürlükten, kültürel bağımsızlıktan veya medeniyet iddiasından söz etmek eksik kalır.
Elbette burada savunulan şey, içe kapanma değildir. Bir toplum dünyadaki bilimsel ve teknik gelişmeleri takip etmeli, öğrenmeli, üretmeli, iş birliği kurmalı ve yeni imkânları değerlendirmelidir. Fakat bunu yaparken kendi düşünme merkezini kaybetmemelidir. Başkasının ürettiği her kavramı evrensel hakikat gibi kabul etmek de kendi geleneğini teknoloji karşısında tamamen işlevsiz görmek de aynı ölçüde sorunludur. Gelenek, bugüne kapalı bir müze değildir; doğru anlaşıldığında bugünü değerlendirmek için derin bir ölçü kaynağıdır.
Bizim teknoloji felsefemiz, geçmişi aynen tekrar etmek üzerine kurulamaz. Fakat geçmişin insan, hikmet, emanet, ölçü, adalet, mahremiyet, sorumluluk ve hakikat kavrayışlarını (ilkelerini) bugünün teknik dünyasına tercüme etmek zorundadır. Bu tercüme nostaljik değil, kurucu bir tercüme olmalıdır. Çünkü mesele eski kelimeleri yeni cihazların üzerine yapıştırmak değildir. Mesele, teknolojiyi insanın anlam arayışını yok etmeyecek, toplumu atomize etmeyecek, bilgiyi yalnızca veriye indirgemeyecek, hakikati yalnızca hesaplanabilir olana kapatmayacak bir düşünce ufkuyla yeniden ele almaktır.
Bu noktada “bizim bir teknoloji felsefemiz var mı?” sorusu, aslında “bizim teknoloji karşısında bir insan tasavvurumuz var mı?” sorusuna dönüşür. İnsan nedir? İnsan yalnızca akıllı bir canlı mıdır? Yalnızca veri üreten bir mekanizma mıdır? Yalnızca ekonomik davranışları tahmin edilebilir bir kullanıcı mıdır? Yoksa insan, anlam arayan, hakikatle ilişki kuran, ahlâkî sorumluluk taşıyan, hafızası ve iradesi olan, başkalarıyla birlikte yaşayan ve aşkın olana yönelebilen bir varlık mıdır?
Bu soruya verilen cevap, üretilecek teknolojinin yönünü de belirler. İnsan yalnızca tüketici olarak görülürse teknoloji dikkatini sömürür. İnsan yalnızca çalışan olarak görülürse teknoloji emeğini optimize eder. İnsan yalnızca veri kaynağı olarak görülürse teknoloji mahremiyetini çözer. İnsan yalnızca biyolojik mekanizma olarak görülürse teknoloji ruhunu ve anlam arayışını hesaba katmaz. Fakat insan emanet taşıyan, ahlâkî ve anlamlı bir varlık olarak görülürse teknoloji de başka türlü tasarlanmak zorunda kalır.
Bu yazı dizisi, işte bu temel sorudan hareket ediyor. Yapay zekânın bir teknoloji mi yoksa medeniyet projesi mi olduğunu; bugünkü yapay zekânın hangi Batı kozmotekniği içinden doğduğunu; onun gizli ontolojisini; epistemik kolonyalizm riskini; teknolojik determinizm mitini; verimlilik dinini; tekno-çözümcülüğü; süper zekâ tartışmalarının egemenlik boyutunu; otonom teknolojiler karşısında toplumların tercih hakkını ve modern teknoloji putlarını tek tek tartışacak.
Ama bütün bu başlıkların arkasında aynı ana mesele duruyor: Teknoloji hakkında kendi adımıza düşünebilecek miyiz?
Bu soru ertelenemez. Çünkü teknoloji, biz onu düşünmesek de bizi düşünmeye, yaşamaya, çalışmaya ve hatırlamaya zorlayan bir çevre kuruyor. Eğer bir toplum teknoloji üzerine kendi kavramlarıyla düşünmezse, başkasının kavramları içinde yaşamaya mahkum kalır. Eğer teknolojiye yalnızca araç derse, aracın içinde saklı olan dünya görüşünü göremez. Eğer yapay zekâyı yalnızca kolaylık olarak kabul ederse onun bilgi, hakikat ve insan anlayışını sorgulama imkânını kaybeder. Bu yüzden bugün teknoloji felsefesi yapmak, geleceğe dair soyut tahminlerde bulunmak değildir. Bugün teknoloji felsefesi yapmak, insanın ne olduğunu, bilginin neye dayandığını, hakikatin nasıl kavrandığını ve bir medeniyetin kendi kaderi üzerinde söz sahibi olup olamayacağını yeniden sormaktır.