Fatma, firmanın ne iş yaptığını tam olarak bilmiyordu; fakat bunun önemli bir iş olduğundan, daha doğrusu önemli görünmek zorunda olduğundan emindi. Hali hazırda pek çok kurumun gerçek işlevi ile beyan edilen ciddiyeti arasında dikkate değer bir ayrım yok mudur? Genç bir çalışan ise, önce bu ciddiyete teslim olur. Masaların ağırlığı, cam bölmelerin lekesizliği, herkesin boynunda taşıdığı kartların bir tür resmiyet hissi vermesi, toplantı odalarına verilen zarif ama tehditkâr adlar, bütün bunlar, yapılan işin mahiyetinden çok, onun etrafına örülmüş itibar dekorunu anlatır.
Fatma altı aydır burada çalışıyordu. Altı ay, insanın bir yere ait olduğunu sanması için yeterli bir süredir; fakat hakikatte hiçbir yere ait olmadığını fark etmesi için de az değildir. Şirket geniş, sıcak ve pahalıydı. Tavanlarda karartılmış metal kirişler vardı; her şey endüstriyel bir sadelik içinde düzenlenmişti ama bu sadelik, ciddi paralar harcanarak elde edilmiş bir sadelikti. Cam kullanımı ise dikkat çekiciydi. Toplantı odaları, müdür odaları, sessiz çalışma köşeleri, hatta küçük dinlenme alanlarını ayıran paneller bile camdandı. Sanki kurum, kendisi hakkında söylenebilecek en büyük övgünün “şeffaf” sözcüğü olduğuna karar vermiş ve bunu söylem üzerinden değil, iç mimarlık üzerinden çözmüştü.
Yöneticiler de camı severdi. En azından ondan söz etmeyi. Sabah toplantılarından birinde müdürlerden biri, elinde kahve bardağıyla, hiç beklenmedik bir ciddiyetle şöyle demişti: “Cam, kusursuzluğun en kırılgan hâlidir.” Bunu yazanlar olmuştu. Devamında “Kurumsal yapı da böyledir,” demişti müdür. “Sağlam olmak yetmez. Kusursuz görünmek gerekir.” Bu da yazılmıştı. Fatma da yazmıştı, gerçi ne yazdığını öğleye doğru kendisi bile anlamamıştı. Not kâğıdına sadece şunu karalamıştı: “Cam = güven?sadakat”.
Fatma iyi niyetli bir kızdı. Bilecikliydi; bunu gerektiğinde söyler, her defasında küçük bir taşra zarafetiyle gülümserdi. Hafif ödlekti ama bunu saklamayı biliyordu. Merakı ise korkusundan büyüktü; başına ne geldiyse de genellikle bu yüzden gelirdi. Kötü espri yapma alışkanlığı vardı ve gerildiği zaman, kimse fark etmeden sol elinin serçe parmağını çıtlatırdı. Bu, küçük, önemsiz ve kendisine ait bir harekettir sanırdı; oysa bazı davranışların önemsizliği, onları yapan kişi tarafından abartılırdı burada.
O gün öğle arasında arkadaşlarıyla yemekhaneye gidecekti. Şirket, öğle vakti gelince geçici bir gerçek samimiyet kazanıyordu: omuzlar biraz gevşiyor, kahkahalar resmî tonundan çıkıyor, ekranlardaki çizelgeler yerini yemek dedikodularına bırakıyordu. Fatma, kıdemli çalışanlardan Sinan’ın yanında yürüyordu. Sinan, kurumsal hayata yeterince uzun süre maruz kalmışlardan biriydi; yani her şeye aynı anda hem inanıyor hem de hiçbir şeyi ciddiye almıyor gibiydi.
Ofisinden biraz yürüdü merdivenden çıktı, on dokuz basamaktı. Kırmızı tablonun önünden geçerken sebepsiz içi ürperdi. Cebini yokladı, yürüdü. İnsan kaynaklarının masasının önünden geçerlerken Fatma’nın gözü, orada unutulmuş gibi duran kalın bir dosyaya ilişti. O âna kadar koridor neredeyse sıradandı; bir sonraki adımda ise sıradanlık, yerini belli belirsiz bir öngörülmemil bir sahne hissine bıraktı. Dosyanın kapağında, iri ve düzenli harflerle şu yazıyordu: "2028 YILI ÖLÜM KAYITLARI"
Fatma durdu.
Öteki üç kişi durmadı; fakat genç bir çalışanın aniden donakalmasının şirkette yarattığı hafif aksaklık onları geriye dönmeye mecbur etti. Fatma dosyayı gösterdi. Yüzü bir anda renk kaybetmişti, ama sesini makul tutmaya çalışıyordu.
“Orada…” dedi, “orada ne yazıyor?”
Sinan baktı. Diğerleri de baktı. Dosyanın kapağında şimdi 2028 YILI BÖLÜM KAYITLARI yazıyordu.
“Bölüm kayıtları,” dedi Sinan, kolayca. “Nedir?”
Fatma cevap vermedi. Bir şeyleri yanlış görmüş olanların ortak talihsizliği şudur: gerçekten yanlış görmüş olsalar bile, ilk birkaç saniye boyunca fazlasıyla haklı görünürler. Oysa Fatma kendinden emindi. Harflerin biçimini, kelimenin yarattığı soğukluğu, ‘ölüm’ kelimesinin gereksiz açıklığını hatırlıyordu. Bunu o uydurmamıştı; yalnızca görmüştü.
“Ölüm yazıyordu,” dedi.
Sinan hafifçe gülümsedi. “Fatma Hanım,” dedi, “biz daha 2026’dayız. Kurumun 2028’e kadar planlı olduğu tek konu fazla mesai saatleri olabilir.”
Bu söz, şirket ölçülerine göre oldukça cesur bir espriydi ve gruptakiler kibarca güldü. Fatma da neredeyse gülecekti; fakat gülmek bazen insanın gördüğü şeyi inkâr etmesinin ilk adımıdır. O da bunun yerine, kötü bir espriyle kendini savunmayı seçti.
“Belki insan kaynakları çok vizyonludur,” dedi. “Performans değerlendirmesini biraz ileri taşımış olabilir.”
Kimse bu sefer gülmedi. Fatma, boşlukta asılı kalan cümlesinin utancıyla serçe parmağını usulca çıtlattı. Ses çok küçüktü ama ona, koridordaki bunca cam yüzeyin bu sesi yankısız bırakmayacakmış gibi geldi.
Öğleden sonra şirketin ışığı değişti. Günün bu saatinde bütün ofisler hafifçe ahlak kazanır; çünkü işler yavaşlar, insanlar yorulur ve sözcükler, sabahki kadar kolay telaffuz edilmez olur. Fatma masasında oturuyor ama çalışmıyordu. Gözü birkaç dakika arayla insan kaynaklarına kayıyordu. Dosya artık ortada yoktu. Masa düzenliydi; çok düzenliydi. Öyle ki, üzerinde az önce bir dosya durduğunu iddia etmek insana kaba bir hayal gücü işi gibi gelirdi. Buna rağmen Fatma’nın zihni, meseleyi bırakmaya niyetli görünmüyordu. Yeni çalışanlar genellikle şirketteki yanlışlıkları kişisel hassasiyetleri sanır; eski çalışanlar ise kişisel hassasiyetlerini şirketin doğal iklimi diye kabul eder. Fatma henüz o ikinci aşamaya gelmemişti. Kalktı, kahve almaya gidiyormuş gibi insan kaynakları bölümünün önünden geçti. Raflarda duran dosyaların sırtları dikkatini çekti: İşe Alım Projeksiyonu, Doğal Akış Planı, Kritik Pozisyon Sürekliliği. Bunlar tek tek ele alındığında son derece masum ifadelerdi; yan yana geldiklerinde ise insanı düşündürecek kadar tertiplilerdi.
Tam o sırada arkasından yumuşak bir ses geldi.
“Fatma’cığım?”
Dönen herkes gibi o da dönmek zorunda kaldı. İnsan kaynakları müdürü Gülçin Hanım, masasının yanında durmuştu. Onu ilk gören bir insan, burada daima iyi niyetli şeyler söylendiğini sanabilirdi. Saçları yerli yerindeydi, sesi ölçülüydü, yüzünde çalışanlarının ruh sağlığını önemsediğine dair usul bir ifade vardı. Fakat iyi yetişmiş kurum insanlarının ortak bir meziyeti vardır: insanı rahatlatırken bile ona bir rapor hissi verebilirler.
“Bir dakikan varsa,” dedi Gülçin Hanım, “cam odada konuşalım mı?”
Cam oda, ofisin orta yerindeydi. Hem görünür hem kapalıydı; yani şirketler için ideal bir mekân sayılırdı. Orada yapılan konuşmaların mahremiyetinden çok biçimi önem taşırdı. İçeri girince Gülçin Hanım ona oturmasını söyledi. Masanın üzerinde su, düzgünce yerleştirilmiş kalemler ve dekoratif bir cam ağırlık vardı. Şirketin estetik tercihleri, insanın huzursuzluğunu artıracak kadar kusursuzdu.
“Nasıl gidiyor?” diye sordu Gülçin Hanım. “Alışabildin mi?”
Bu gibi sorulara dürüstçe cevap verilmez. Fatma da verilmesi gereken cevabı verdi.
“İyi gidiyor.”
“Sevindim.” Gülçin Hanım gülümsedi. “Bazen ilk aylarda çalışma temposu, bazı şeyleri olduğundan daha farklı gösterir.”
Fatma susmadı. “Ben bir dosya gördüm,” dedi. “Öğlen.”
Gülçin Hanım’ın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. “Dosya mı?”
“İK masasının üzerinde. Kapağında—” Burada durdu. Sözcüğü söylerse odanın ısısı değişecekmiş gibi geldi. Yine de söyledi. “Ölüm kayıtları yazıyordu.”
Gülçin Hanım, hafifçe başını yana eğdi. Bu hareket, anlayışla şaşkınlık arasında çok ustaca yerleştirilmişti.
“Öyle mi sandın?”
Bu, inkârın en nazik biçimiydi. Dosya yoktu demiyordu; yalnızca Fatma’nın algısına küçük ve yumuşak bir soru işareti konduruyordu.
“Hayır,” dedi Fatma, “öyle sandım değil. Gördüm.”
“Yorgunluk,” dedi Gülçin Hanım tatlılıkla. “Bazen kelimeler birbirine karışabiliyor. Özellikle de insanın zihni dağınıksa.”
“Benim zihnim dağınık değil.”
“Bundan kuşkum yok.” Cümlesi iltifat gibi geldi, ama iltifat değildi. “Yalnız, burada kullanılan terimler ilk başta biraz sert gelebilir. Süreç, akış, kapanış, ayrılış… Kurumsal dil bazen kişisel hayatla gereksiz akrabalıklar kurar.”
Fatma dikkatle baktı. Gülçin Hanım dosyanın varlığını ne kabul ediyor ne açıkça reddediyordu. Yalnızca o sözcüğün, o kapağın ve o ânın etrafında dantel gibi bir belirsizlik örüyordu. Bu belirsizliğin içinde haklı olmak da, haksız olmak da yıpratıcıydı.
“Yani öyle bir dosya yok mu?” diye sordu Fatma.
Gülçin Hanım su bardağını eliyle hafifçe çevirdi. Cam, ışığı bir an parlatıp söndürdü.
“Fatma’cığım,” dedi, “bazen bir şeyi açıklamaya çalışmak, onu gereğinden fazla büyütür. Böyle küçük yanlış okumalar üzerinde durmamak daha sağlıklıdır.”
Küçük yanlış okumalar. Fatma bu ifadeye takıldı. Bir şeyin küçük sayılabilmesi için önce mevcut olması gerekmez miydi? Fakat Gülçin Hanım öylesine huzurlu görünüyordu ki, insan onun karşısında ya kendinden şüphe ederdi ya da her neyse...
“Ben yanlış okumadım,” dedi Fatma, ama bu kez sesi ilkine göre daha az kuvvetli çıktı.
Gülçin Hanım gülümsedi. “Tabii,” dedi. “Şimdi dönelim istersen. Günün ikinci yarısı, ilk yarısından daha uzun gelir.”
Böylece konu kapanmış oldu; en azından kurum adına. Kurumlar birçok şeyi, gerçekten çözerek değil, konuşmayı estetik biçimde sonlandırarak kapatırlar. Fatma masasına döndü. Sinan karşı sıradan ona baktı, sonra bakmamış gibi yaptı. Ekranında anlamsız bir tablo açıktı. Herkes işine dönmüş görünüyordu. Belki gerçekten dönmüştü.
Akşam üzeri yaklaşırken ofis camlarında gün ışığının rengi değişti. Turuncuya çalan bir parlaklık, cam bölmeleri her zamankinden daha canlı gösteriyordu. İnsan böyle saatlerde, eşyanın iç yüzünü görebileceğini sanır. Fatma bilgisayarına bakıyordu ama bir şey okumuyordu. Gözleri, farkında olmadan, karşıdaki cam odaya gitti. İçeride kimse yoktu. Sonra insan kaynakları masasına kaydı. Orada da olağandışı bir şey görünmüyordu. Her şey yerli yerindeydi. Belki de bütün mesele bundan ibaretti: her şeyin fazlasıyla yerli yerinde oluşu.
Bir an, öğlen gördüğü kapağı yeniden hatırladı. Siyah harfler. Sayının kesinliği. Kelimenin çıplaklığı. Kendini susturmak için sol serçe parmağını çıtlatmak istedi. Tam o anda, karşısındaki cam bölmeden çok ince bir ses geldi.
Önce bunun kendi ekleminden çıktığını sandı. Sonra sesin camdan geldiğini anladı.
Çok ince, çok ölçülü bir çatlama sesi.
Başını kaldırdı. Camın yüzeyinde, yüz hizasında başlayan iplik kadar ince bir çizgi belirmişti. Çizgi aşağıya doğru ağır ağır ilerlemiyordu bile; yalnızca oradaydı. Sanki hep orada olmuş da ışık şimdi onu görünür kılmıştı. Ne bir darbe vardı, ne bir telaş, ne de dönüp bakan biri. Ofis çalışmaya devam ediyordu. Klavyeler tıkırdıyor, bir yazıcı uzakta kâğıt çekiyor, birileri düşük sesle toplantı saati konuşuyordu. Dünya, o küçücük çizgi yüzünden bir an bile aksamadı.
Fatma kımıldamadı.
Camdaki çatlak, herhangi bir şeyin kanıtı değildi. Bir ihbar değildi, bir açıklama değildi, bir tehdit olduğu bile söylenemezdi. Yalnızca oradaydı; ince, kesin ve çok sakindi. Gülçin Hanım o sırada masasının başından birine bir şey söylüyor, Sinan sandalyesini geriye çekip esniyor, ofis kendi sıradan akşamına hazırlanıyordu.
Fatma, camdaki çizgiye baktı.
Çizgi de sanki ona bakıyordu.
Ve insan bazen, hayatının en rahatsız edici anlarında, hiçbir şey öğrenmez; yalnızca bir camın artık eskisi kadar kusursuz olmadığını fark eder.
***
DEVAM EDECEK