Memnuniyetsizim.
En çok da kendimden… İçimde dolaşan bu hâlin adını koymaya çalıştıkça, sanki her şey biraz daha derinleşiyor, biraz daha içe çekiliyor.
Bazen durup etrafa bakıyorum. Gördüğüm hiçbir şey tam yerine oturmuyor gibi. İnsanlar, sesler, kalabalıklar… Hepsi içimde ayrı bir uğultuya dönüşüyor. Ve insan anlıyor ki, bazen yorucu olan dışarıdaki dünya değil; onun bizde bıraktığı yankı.
Oysa var olmak, yalnız başına taşınacak bir hâl değil. Taktığımız işaretler, benimsediğimiz duruşlar, uzak durduklarımız, yakın hissettiklerimiz… Hepsi bir aidiyet kurma çabası gibi. Ama bu aidiyet, bazen insanı bir yere bağlamaktan çok, kendi içine daha da kapatabiliyor.
Aile dediğimiz o geniş halka bile artık bazen uzak bir yerden uzatılan bir el gibi. Dokunuyor ama tam değmiyor, yakın ama tam sarmıyor. İnsan, en çok da bu yarım temaslarda eksiliyor.
Ve en çok da… kayıp gidenlerin ardından söylenen sert sözler kalıyor geriye. İnsan, bazen gidenlerden değil, geride kalan dilden inciniyor.
Belki de mesele şurada başlıyor: Kimse bütünüyle tamam değil. Ama herkes, bir diğerinin eksik yerine daha sert bakıyor. Oysa insan, insanı taşıyabildiği ölçüde çoğalıyor.
Bu yüzden belki de en sade hakikat şu: İçinden geçen el uzatılınca, onu geri çevirmemek gerekiyor. Çünkü insan, insana değdikçe hafifliyor; insan, insanla yumuşuyor.
Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.