Gottfried Wilhelm Leibniz, kendi tabiriyle içinde yaşadığımız mümkün dünyaların en iyisinde "adam olayı çözmüş" dediğim iki kişiden biridir.
Felsefesinin temelini, Tanrı'nın kusursuz bir varlık olması sebebiyle yarattığı dünyanın da mümkün dünyaların en iyisi olduğu fikri (Voltaire’in Candide romanında eleştirdiği fikir) oluşturur. Leibniz'e göre Tanrı, olası mümkün dünyalar arasında içinde yaşadığımız dünyayı seçmiştir çünkü bu dünya birbiriyle en çeşitli ve en uyumlu olanken aynı zamanda bu çeşitliliği en basit yasalarla gerçekleştirmektedir. Bir şeyin tek başına mümkün olması, başka şeylerle de mümkün olacağı anlamına gelmez. Birini sevebilirsiniz bu mümkündür. O da sizi sevebilir bu da mümkündür ama bu iki kişinin birlikte mutlu olması mümkün olmayabilir. Mevcut evren, mümkünlerin diğer mümkünlerle en optimum mümkünü oluşturması prensibine göre kurulmuştur. Dolayısıyla birbiriyle çelişmeyen en fazla sayıdaki mümkünatın birleşimidir. Leibniz'in bu mükemmel evren fikri aslında Newton'un zaman ve evrenin işleyişi fikrine bir itirazdır.
Leibniz, kusursuz yaratılmış evren fikrine sahip olduktan sonra neredeyse tüm çalışmalarını bunu kanıtlamak için yapmıştır. Bu durum onu sürekli Newton ile karşı karşıya getirmiştir. Çünkü Newton'un düşüncesine göre evren, bir süre sonra dışarıdan müdahale gerektiren bir yapıdaydı. Kütle çekim yasasına göre evrendeki yıldızlar ve gezegenler zamanla birbirlerinin durumunu bozacak ve sonunda bir çöküş oluşacaktı. Newton, bu sorunu düzeltmek için Tanrı'nın arada müdahalede bulunduğunu düşünüyordu. Ona göre Tanrı, evrene müdahale eden ve bu yolla hükümranlığını gösteren bir varlıktı. Leibniz ise buna şöyle karşı çıkıyordu: "Eğer Tanrı yaptığı saati sürekli kurmak zorunda olan bir zanaatkarsa mükemmel bir saatçi değildir. Tanrı olmak, kusursuz bir saat üretmeyi gerektirir." Leibniz'e göre Tanrı evreni bir yasaya ya da formüle göre yaratmıştır ve biz bu formülü bulursak tüm olayları matematiksel bir kesinlikle öğrenebiliriz. Bu şu anlama da gelir: "Gelecek" Tanrı'nın zihninde tamamlanmıştır. Geleceğin bizim için henüz gerçekleşmemiş olması, onun Tanrı için de gerçekleşmemiş olduğunu göstermez. Evrenin yaratılışında kullanılan evrensel formülü bulursak biz de geleceği görebiliriz.
Bu konuyu biraz açalım. Newton için zaman, her şeyden bağımsız kendi başına bir varlıktır. Newton, zamanı, içine nesnelerin konulduğu sonsuz büyüklükte boş bir kap olarak görür. Ona göre içinde nesneler olsa da olmasa da zaman bir nehir gibi akar. Leibniz'e göre ise zaman kendi başına bir varlık değil, olayların sıralanmasıdır. Eğer evrende hiçbir olay veya değişim olmasaydı zaman diye bir şey de olmazdı. Zaman, zihnimizin olayları "önce" ve "sonra" diye dizme biçimidir. İşte bu zaman tanımı adam olayı çözmüş dememe sebep olan ilk konudur. Bana göre de (yanlış yorumlamıyorsam islam dinine göre de) tüm her şey olmuş bitmiş halde Levh-i Mahfuz'da durmaktadır. Bizler zaten olmuş olan olaylara zamanla varıyoruz. Daha doğrusu varışımızı zaman olarak algılıyoruz. Neyse kişisel görüşümü bırakıp tekrar konuya gelelim. Yıllar, hatta yüzyıllar sonra Einstein, zamanın gözlemcinin hızına ve kütleçekimine bağlı olarak değiştiğini kanıtlayarak Leibniz'i haklı çıkardı. Eğer zaman Newton'un savunduğu gibi nesnelerden bağımsız bir kap olsaydı her yerde aynı akması gerekirdi. Ancak zamanın hıza göre değişmesi, onun nesnelerle ve hareketle doğrudan bağıntılı olduğunu, yani Leibniz'in dediği gibi olaylar arası bir ilişki olduğunu gösterdi. Görelilik teorisi, Leibniz'in zaman için yaptığı "olayların birbirine göre sıralanması" tarifini de doğrulamıştır. Çünkü bir gözlemci için aynı anda gerçekleşen iki olay, farklı bir hızdaki gözlemci için farklı zamanlarda gerçekleşebilir. Bu da zamanın gözlemcinin diğer nesnelerle olan ilişkisine dayandığını gösterir. Ayrıca Einstein, teorisinde uzay ve zamanı birleştirerek Leibniz'in "hiçbir olay veya değişim olmasaydı zaman diye bir şey de olmazdı" fikrinin de doğru olduğunu göstermiş oldu. Özetle, Newton'un bakış açısına göre Tanrı, mutlak bir uzay ve zaman boşluğu yaratmış ve içine maddeyi yerleştirmiştir. Bu görüşte Tanrı evrenin her anına müdahale edebilir, kuralları değiştirebilir. Bu da aslında mucizeler mümkündür demenin bir diğer yoludur. Leibniz'e göre ise Tanrı en mükemmel yasaları bir kez koymuştur ve bu yasalara sadıktır. Evren, Tanrı'nın zekasının bir yansımasıdır. Sürekli müdahale gerektirmesi bu zekaya hakarettir.
Leibniz, Tanrı'nın evrene sürekli müdahale etmesinin gerekli olmadığını iki farklı konuda ispat etmeye çalıştı:
Birinci madde olan kalkülüsün ilk kim tarafından bulunduğu meselesi, Leibniz'in cenazesine sekreteri dışında kimsenin katılmamasına varacak kadar yalnızlaşmasına neden olmuştur. Newton, o dönem bilim dünyasında o kadar güçlüdür ki Leibniz'in kalkülüsü kendisinden çaldığını ileri sürerek onun bilim dünyasından dışlanmasını sağlamıştır. Günümüzde kabul edilen görüşe göre her ikisi de kalkülüsü birbirinden bağımsız olarak keşfetmiştir. Newton kalkülüsü, gezegenlerin hareketini ölçmek için bir hesap yöntemine ihtiyaç duyarak keşfetmişken Leibniz, doğada sıçramalar olmadığını ve her şeyin sürekli bir akış içinde olduğunu ispat etmek için keşfetmiştir. Leibniz, sonsuz küçüklerden bütüne ve oradan en büyüğe vararak Tanrı'nın varlığını ispatlamayı düşünüyordu.
İkinci madde olan kuvvetin ne olduğu üzerine tartışmaları da çok önemli ve çok da zevklidir. Newton, evrendeki temel hareket miktarının kütle ile hızın çarpımı olan mv olduğunu savunuyordu. Yani kuvvet, bir cismin kütlesi ile hızının değişimidir, iki cisim çarpışıyorsa korunan şey onların mv değeridir diyordu. Bu kabul, doğal olarak hareketin çarpışmalarla yok olabileceği sonucunu getirir, bu da evrenin sürekli bir enerji kaybı yaşadığını ve dışarıdan, yani Tanrı tarafından takviye edilmesi gerektiği sonucuna götürür. Leibniz ise gerçek kuvvetin hızın karesiyle orantılı olduğunu, yani mv² olduğunu savunur. Bu sonuca şu mantıkla ulaşır: Diyelim ki bir cismi 4 metre yüksekliğe çıkarmak için belirli bir miktar kuvvet harcadık. Bu cisim serbest bırakılıp yere düştüğünde kazandığı hız, Galileo'nun düşme yasalarına göre, 1 metreden düşen bir cismin hızının 4 katı değil yalnızca 2 katıdır. 4 metre yüksekliğe çıkarmak için 4 kat daha fazla iş harcandıysa ve cisim yere çarptığında yalnızca 2 kat hız kazandıysa o zaman cismin içindeki gerçek kuvvet hıza değil, hızın karesine bağlı olmalıdır çünkü ancak 2'nin karesini aldığımızda harcanan 4 birimlik enerjiye ulaşabiliriz. İşte bu noktada hızın karesini almak enerjinin yok olmadığını gösterir ve evrene dışarıdan bir müdahaleye gerek kalmaz. Sıradaki açıklamamız "Tamam da kanka ne alaka, karesini alınca ne oluyor?" diyenler veya düşünüp de söyleyemeyenler için gelsin: Newton'un mv formülü vektörel bir ifade olduğundan ters yönlü cisimler çarpıştığında kuvvet kaybı oluşurken, Leibniz hızın karesini aldığı için ifade vektörel olmaktan çıkar ve skaler bir nicelik olarak devam eder. Bu yüzden Leibniz buna Vis Viva, yani "Yaşayan Kuvvet" adını verir. Bu kuvvet yok olmaz, boyut değiştirir. Büyük cisimler çarpıştığında hızları sıfıra inse de içlerindeki küçük parçacıklar hareketlerini sürdürür. Konuya bugünün penceresinden bakıldığında her ikisi de haklıdır ancak farklı şeyleri savunmaktadırlar. Newton'un savunduğu büyüklüğe momentum, Leibniz'in savunduğuna ise kinetik enerji denir. Bu yönüyle Leibniz, termodinamiğin birinci yasasının yani enerjinin korunumunun ve Einstein'ın E=mc² formülünün de bir nevi temellerini atmış olur (Arada onlarca bilimsel gelişme olduğunu unutmamak gerek).
Leibniz yalnızca fizik ve matematik alanında değil, felsefi ve dinî konularda da sürekli eleştiri almış kendisi de bazı filozofları eleştirmiştir. Bu tartışmaların en önemlilerinden biri John Locke ile olan bilgi tartışmasıdır. Bilginin kaynağı nedir sorusuna cevap aranan bu tartışmada Locke, "İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme" adlı eserinde insan zihninin doğuştan boş bir levha, yani tabula rasa olduğunu savunur. Ona göre zihnimizde hiçbir fikir doğuştan gelmez her şey deneyim ve duyular aracılığıyla o boş levhaya yazılır. Leibniz bu esere "İnsan Anlığı Üzerine Yeni Denemeler" adlı bir eserle yanıt verir. Locke'un "duyulardan geçmemiş hiçbir şey zihinde bulunmaz" iddiasına "zihnin kendisi hariç" ifadesini ekler. Leibniz'e göre zihin, üzerine yazı yazılmayı bekleyen boş bir levha değil, kendi ifadesi ile damarlı bir mermer blok gibidir. Mermerin içindeki doğal damarlar, yani mantık ilkeleri, matematiksel doğrular ve Tanrı fikri, mermere doğuştan işlenmiştir. Bir heykeltıraş mermere vurduğunda yeni bir şey yaratmaz yalnızca zaten orada olan bu damarları, yani potansiyel bilgiyi, açığa çıkarır. Bugün modern tıp da bir bebeğin dünyaya geldiğinde dil öğrenme kapasitesi ve yüzleri tanıma yeteneği gibi doğuştan gelen bazı bilgilere sahip olduğunu söyleyerek Leibniz'in bu konuda da haklı olduğunu göstermiştir.
Bu kadar övdük ama bazı konularda tarih onu (en azından şimdilik) haksız çıkarmıştır. Örneğin Leibniz evrende boşluk olmadığını savunur. Ama güncel bilgilere göre maddenin bile yaklaşık yüzde doksanı boşluktan oluşmaktadır. Her şeyin hesaplanabilir biçimde belirli olduğunu savunmuştur ancak Heisenberg Belirsizlik İlkesi bunun aksini öne sürer. Ben yine de bu konuda Leibniz'in haklı olduğuna inanıyorum. Bir yaratıcı seviyesinde, koordinatları çok çok çok.. hassas seviyelere taşıdığımızda ve her şeye bütünüyle bakabildiğimizde belirsizliğin ortadan kalkabileceğini düşünüyorum. Leibniz’in yanıldığı konulardan en önemlisi evrenin kendini sürekli yenileyen ve mükemmelliğe doğru ilerleyen bir sistem olduğunu düşünmesidir çünkü termodinamik, evrendeki toplam düzensizliğin yani entropinin sürekli arttığını söylüyor.
Locke ile boş levha ve doğuştan gelen bilgi konusundaki tartışma da bilim dünyası için şu soruya (Molyneux Problemi) son yüzyılda verilen cevapla sonuçlanmış oldu. Soru şuydu: “Doğuştan kör olan ve dokunarak aynı metalden yapılmış bir küre ile bir küpü birbirinden ayırt etmeyi öğrenmiş yetişkin bir adam düşünün. Bu kişinin gözleri açılsın. Henüz nesnelere dokunmadan, yalnızca bakarak hangisinin küre hangisinin küp olduğunu söyleyebilir mi?” Locke bu soruya "hayır" derken Leibniz "evet" dedi. Son yüzyılda Hindistan'da yapılan bir deneyde, doğuştan kataraktlı olup ameliyatla görmeye başlayan çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, ilk bakışta Locke'u doğrulamaktadır. Çocuklar gözleri ilk açıldığında nesneleri görmekle birlikte yalnızca bakarak küp ile küreyi ayırt edemiyorlar ama kısa bir süre içinde fark edebiliyorlar. Aslında ben bu konuda hala Leibniz’in haklı olduğuna inanıyorum, Leibniz seviyesinde bir zekanın gözleri ilk açıldığında da bu farkı fark edebileceğini düşünüyorum.
Yazının başında "olayı çözmüş" dememe yol açan ikinci sebep olan kötülük problemine geçmeden önce, bu satırları bir ekranda yazmamı ve sizlerin okumasını mümkün kılan ikili sistem hakkındaki buluşuna kısaca değineyim. Kutsal kitaplarda Tanrı'nın dünyayı yoktan var ettiği anlatıldığı malumunuzdur. Leibniz için ikili sistem, Tanrı'nın (1) dünyayı yokluktan (0) yarattığını gösteren bir kanıttır çünkü yalnızca 1 ve 0 ile her şey gösterilebilir ve ifade edilebilir. Mevcutta kullandığımız onluk sistem yerine ikili sistem ile tüm her şeyin gösterilebileceğine inanıyordu. O dönem bilgisayarlar yoktu ama dört işlemi yapabilen ilk hesap makinesini de aslında benzer düşünceden yani her şeyin basit bir hale dönüştürülebileceği ve mekanik hale getirilebileceği düşüncesinden çıkarak Leibniz icat etmişti. Tüm bu bilimsel çalışmalarını da aslında siyasi danışman ve hukukçu olarak çalışırken yaptı. Madenlerin çalışmasından Avrupa’nın siyasi birliğine kadar bir çok farklı alanlarda çalışmalar, düşünceler ortaya koymuştur.
Gelelim kötülük problemine. Leibniz'e göre Tanrı sonsuz derecede bilge, iyi ve her şeyi yapabilecek yetkinliktedir. Tanrı evreni yaratmadan önce zihninde sonsuz sayıda dünya senaryosu vardı. Tanrı bunlar arasından en az kötülükle en büyük iyiliğin elde edildiği dünyayı seçmiştir. Yani mümkün dünyalar arasından en optimum olanı tercih etmiştir. Buradaki "en iyi" ifadesi, içinde hiç kötülük bulunmayan bir dünya anlamına gelmez. Bir bütün olarak bakıldığında en yüksek uyumun sağlandığı dünya demektir. Leibniz'e göre üç tür kötülük vardır. Birincisi, yaratılmış olmaktan kaynaklanan eksiklik halidir. Kötülük, iyiliğin yokluğudur ve eksik olmayan tek varlık Tanrı'dır. İkincisi fiziksel kötülüktür: hastalık, acı ve doğal afetler bu sınıfa girer. Leibniz bunları, daha büyük bir iyiliğe hizmet eden ya da ahlaki olgunlaşmayı sağlayan uyarılar veya sınavlar olarak görür. Üçüncüsü ise insanın özgür iradesiyle işlediği kötülüklerdir. Tanrı bu kötülüğü bizzat istemez ancak insanın özgür bir varlık olması, kötülüğün var olmasına izin vermekten daha büyük bir iyilik olduğundan buna müsaade eder.
Dünyada bir kötülük gördüğümüzde "Tanrı varsa bu kötülükler nasıl olur?" demek, bir evin yalnızca tuvaletine bakıp "bu nasıl ev?" demekle aynıdır. Evrenin yalnızca küçük bir kesimine bakarak "bu olmamış" dememek gerekir. Son olarak bazılarının aklına gelecek şu soruyu yanıtlayalım: Eğer dünya Leibniz'in dediği gibi enerjisini koruyor ve bozulmuyorsa kıyamet nasıl kopacak, ahiret hayatı nasıl başlayacak? Bunun da Leibniz'e göre bir cevabı var. Leibniz'e göre ahiret hayatı, mevcut dünyanın bir üst sürümüdür. Tanrı'nın bu dünya için belirlediği süre dolduğunda bir üst seviye devreye girecektir. Baştan da belirtmiştim Leibniz için süreklilik esastır. Tanrı Monadları (evrenin bölünemeyen en küçük yapı taşıdır ama maddi değil ruhsal/zihinsel bir şey) yoktan yaratmıştır ancak yarattıklarını yok etmez. Bu monad konusu tamamen bambaşka bir yazının konusu, burada girersem mevcut yazının uzunluğu bir bu kadar daha uzar. Özetle, tırrtılın kelebeğe dönüşü gibi mevcut dünyamız/evrenimiz de bir süre sonra maddi dünyadan manevi dünyaya dönüşecektir. Monad'arda fiziki hal kalmayacak enerji hali kalacaktır yeni sürümde.
Son söz: Leibniz’in Monodoloji ve Teodise eserleri hatta Aliye Çınar’ın Leibniz’de Kötülük Problemi ve Teodise makalesi çok uzun değil (50-70 sayfa) konuya ilgi duyanlar mutlaka okumalı. Yazıda geçen benzetmelerin bir çoğu direkt orijinal olarak Leibniz'in benzetmelerdir. Aliye Çınar'ın makalesinden de ana fikir olarak Teodise konusunda yararlanılmıştır.