Nakîbü'l Eşraf, İslâm devletlerinde Hz. Muhammed’in soyundan gelen seyyid ve şeriflerin doğum, ölüm, nesep ve hukukî durumlarını kayıt altına alan; onların işlerini düzenleyen ve bu zümreye dair idarî, hukukî ve sosyal meseleleri yürüten kurumsal yapının başında bulunan görevliye verilen unvandır. Bu görevi yürüten makam ve teşkilat ise Nakîbü'l Eşraflık olarak adlandırılır.
Nakîb kelimesi sözlük ve kullanım alanı itibarıyla gözeten, denetleyen ve temsil eden anlamlarını taşır. Nakîbü'l Eşraf ise bu anlam çerçevesinde seyyid ve şeriflerin hem sosyal statülerini hem de dinî meşruiyet çerçevesinde sahip oldukları imtiyazları denetleyen ve koruyan resmî bir otorite olarak faaliyet göstermiştir.
İslâm geleneğinde Hz. Hasan neslinden gelenlere şerif, Hz. Hüseyin neslinden gelenlere ise seyyid denilmiştir. Ehl-i beyte duyulan saygı, İslâm toplumlarında bu zümrenin korunmasını, kayıt altına alınmasını ve haklarının muhafaza edilmesini gerekli kılmıştır. Bu ihtiyaç, tarihsel süreç içerisinde Nakîbü'l Eşraflık müessesesinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Resûlullah'ın ailesi ve yakın akrabaları, kendisi gibi zekât ve sadaka alamadıkları için kendilerine ganimetlerden pay ayrılmıştır. Resûl-i Ekrem bu payın dağıtılması görevini Hz. Ali’ye vermiş, Hz. Ali bu görevi Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de sürdürmüştür. Halife Ömer zamanında kurulan divan teşkilâtında hisselerin belirlenmesinde Hz. Peygamber’e yakınlık önemli bir ölçüt olarak kabul edilmiş, feyden pay alacak kişilerin isimleri kayıt altına alınmıştır. Bu uygulama, Resûl-i Ekrem’in soy ve akrabasının tespit edilmesine imkân sağladığı gibi bu soydan geldiğini iddia eden müteseyyidlerin de önlenmesine zemin hazırlamıştır.
Ehl-i Beyt’e karşı genel olarak olumsuz bir tutum izleyen Emevîler döneminden sonra Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle birlikte nikābet müessesesinin teşekkülü için uygun bir ortam oluşmuştur. Abbâsîler döneminde, Âl-i Abbas soyundan gelenlerle Âl-i Ebû Tâlib, yani Hz. Ali ve Hz. Fâtıma soyundan gelenlerin kayıtlarını tutmak üzere merkezde “nakībü’l-ensâb” adıyla bir görevli tayin edilmiştir. Abbâsîler ve Tâlibîler’e ait kayıtlar ayrı ayrı tutulmakla birlikte zaman zaman her iki nikābetin tek bir şahısta birleştirildiği de görülmüştür.
Nikābet uygulamasının yaygınlaşmasıyla birlikte her bölgede bu görevleri yerine getirmek üzere birer nakib tayin edilmiş bu nakiblerin bağlı bulunduğu merkezî görevliye ise “nakībü’n-nükabâ” ünvanı verilmiştir. Halife Mütevekkil-Alellah döneminde, 847–861 yılları arasında Ömer er-Ruhhacî’nin Tâlibîler’in işlerini yürüttüğü bilinmektedir. Halifeler nezdinde itibarlı bir konuma sahip olan ve İbn Tûmâr olarak tanınan Ahmed b. Abdüssamed b. Sâlih’in hem Abbâsîler’in hem de Tâlibîler’in nikābet görevini şahsında birleştirdiği, vefatının ardından bu görevin oğlu Muhammed’e intikal ettiği kaydedilmektedir.
Genellikle Abbâsîler ve Tâlibîler için kendi soylarından nakib tayin edilmesi tercih edilmiştir. Nakiblik görevi bazı dönemlerde hac emirliği, kadılık, hatiplik ve vezirlik gibi görevlerle bir arada yürütülmüştür. Nakībü’n-nükabâlar halife tarafından verilen menşurlarla görevlendirilmiş, kendilerine “el-Murtazâ zü’l-mecdeyn”, “er-Rızâ zü’l-fahreyn”, “Nûrü’l-hüdâ” ve “et-Tâhir” gibi ünvanlar verilmiştir. Bu kişiler bazen elçilik görevleriyle de görevlendirilmiş ayrıca resmî karşılama törenlerinde protokolde yer almışlardır.
Bu dönemde nakiblerin görev alanı Hz. Peygamber’in soyuna mensup kişilerin kayıtlarını tutmak, evliliklerinde denklik kuralına riayet edilmesini sağlamak, haklarını korumak ve başkalarının haklarına girmelerini önlemek, fey ve ganimetlerden kendilerine düşen payları dağıtmak ve suç işleyenlerin cezalarını belirlemek şeklinde şekillenmiştir.
Nakîbü'l Eşraflık müessesesi, Abbâsîler dışında diğer İslâm devletlerinde de varlığını sürdürmüş, ancak zamanla görev alanında daralma meydana gelmiştir. Fâtımîler, Eyyûbîler, İlhanlılar ve Memlükler dönemlerinde teşkilât, yalnızca Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan gelenlerle ilgilenmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde de seyyid ve şeriflerin kayıtlarının tutulduğu, nesep karışıklığının önlenmesine çalışıldığı, gelirlerinin temin edildiği ve ticaretle uğraşan seyyid ve şeriflere vergi muafiyeti sağlandığı bilinmektedir.
Osmanlı Devleti, siyasî ve idarî yapısını Türk-İslâm geleneği üzerine inşa etmiş; meşruiyetini büyük ölçüde dinî referanslardan almıştır. Bu çerçevede seyyid ve şeriflere duyulan saygı, Osmanlı toplum yapısında da belirgin bir yer tutmuştur. Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde bölgeye gelen seyyid ve şerifler kamu hizmetlerinden muaf tutulmuş, kendilerine beratlar verilmiş ve çeşitli vakıf ve görevlerle desteklenmişlerdir.
Seyyid ve şeriflerin sayısının artması ve bu zümreye tanınan imtiyazların düzenli bir biçimde yürütülmesi ihtiyacı, Osmanlı Devleti’nde Nakîbü'l Eşraflık kurumunun tesisini zorunlu kılmıştır. Kurumun kuruluşu genellikle Yıldırım Bayezid devrine tarihlendirilir. Bu dönemde Bursa’ya gelen ve nesebinin Hz. Hüseyin’e dayandığı belirtilen Seyyid Ali Natta, Osmanlı Devleti’nin ilk Nakîbü'l Eşrafı olarak kabul edilir. 1400 yılında Seyyid Ali Natta, seyyid ve şeriflerin işlerini yürütmekle görevlendirilmiş; ancak Ankara Savaşı sonrasında bu görev kesintiye uğramıştır. Seyyid Ali Natta, II. Murad döneminde yeniden Nakîbü'l Eşraf olarak tayin edilmiş, fakat müessese Fatih Sultan Mehmed döneminde lağvedilmiştir.
Nakîbü'l Eşraflık kurumu, II. Bayezid döneminde yeniden ihdas edilmiştir. 1494 yılında Seyyid Mahmud, Nakîbü'l Eşraf unvanıyla seyyid ve şeriflerin başı olarak tayin edilmiş ve bu tarihten itibaren Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam eden kurumsal yapı oluşturulmuştur. Bu yeniden kuruluşun temel sebepleri arasında, seyyid unvanını taşıyan bazı kişilerin uygunsuz davranışları, sahte seyyidlik iddialarının (müteseyyidlik) artması ve bu durumun kontrol altına alınma ihtiyacı yer almıştır. Bu dönemde Nâzır-ı Sâdât tabiri terk edilerek Arap coğrafyasındaki kullanıma uygun biçimde Nakîbü'l Eşraf ünvanı resmîleşmiştir.
Nakîbü'l Eşraf, Osmanlı ilmiyye sınıfına mensup üst düzey bir görevliydi ve genellikle seyyid veya şerifler arasından seçilirdi. İlk dönemlerde bu görev için yüksek dereceli ulemâ olmak şartı aranmazken, XVIII. yüzyıldan itibaren İstanbul kadılığı ve kazaskerlik yapmış, emekli olmuş seyyid ve şeriflerin Nakîbü'l Eşraf tayin edildiği görülmektedir.
Nakîbü'l Eşraflık, Osmanlı teşrifatında önemli bir konuma sahipti. Padişah cüluslarında, bayram tebriklerinde, sancak-ı şerif merasimlerinde, mevlid törenlerinde ve hırka-i saadet ziyaretlerinde Nakîbü'l Eşraf ön sıralarda yer alırdı. Bazı padişahların kılıç kuşanma merasimlerinin de Nakîbü'l Eşraf eliyle gerçekleştirildiği bilinmektedir. Nakîbü'l Eşraflar, dualarının kabul edileceğine inanılan kişiler olarak da görülmüşlerdir.
Nakîbü'l Eşrafın görev alanı geniştir. Başlıca görevleri şunlardır:
Suç işleyen seyyid ve şerifler, İstanbul’da Nakîbü'l Eşraf, taşrada ise Nakîbü'l Eşraf kaymakamları tarafından yargılanırdı. Cezalar, toplumdan ayrıştırılarak Nakîbü'l Eşraf dairelerinde infaz edilirdi. Had cezası uygulanması gereken durumlarda yeşil sarıkları çıkarılarak ceza uygulanır, ardından iade edilirdi. Ayrıca Seyyid kadınların küfvü olmayan kişilerle evlenmelerine mani olunması da Nakîbü'l Eşrafın görev alanı içerisinde yer almıştır.
Nakîbü'l Eşrafın emrinde merkezde ve taşrada çeşitli görevliler bulunurdu. Bunlar arasında Nakîbü'l Eşraf kaymakamları, alemdarlar, çavuşlar ve kâtipler yer alırdı. Taşrada görev yapan kaymakamlar, seyyid ve şeriflerin kayıtlarını tutar ve merkeze bağlı olarak çalışırlardı. Nakîbü'l Eşrafların resmî bir dairesi bulunmamakla birlikte, görevlerini genellikle konaklarında yürüttükleri bilinmektedir.
Seyyid ve şeriflere ait kayıtlar, Nakîbü'l Eşraf defterleri adı verilen özel defterlerde tutulmuştur. İstanbul Müftülüğü Meşîhat Arşivi’nde toplam 39 adet Nakîbü'l Eşraf defteri bulunmaktadır.【1】 Bu defterler alfabetik listeler, siyâdet hüccetleri, icmal ve teftiş kayıtları, kaymakam tayin ve azil belgeleri gibi farklı türlerde düzenlenmiştir. Defterler, seyyid ve şeriflerin kimliklerinin tespiti ve sahte iddiaların önlenmesi açısından temel kaynak niteliğindedir. Bu arşiv serisi günümüzde dijital ortama aktarılmıştır.
Nakîbü'l Eşrafların maaşları, ilmî rütbelerine göre değişiklik göstermiştir. İlk dönemlerde günlük yirmi beş akça olan maaşlar, zamanla artmış ve XVI. yüzyıl sonlarında yetmiş beş akçaya ulaşmıştır. Seyyid ve şerifler ise askerlik ve vergi muafiyetleri ile birlikte devlet tarafından maaşla desteklenmiş, bu imtiyazlar Nakîbü'l Eşraf tarafından denetlenmiştir.
[1]
Işık, Ayhan. "Osmanlı’da Nakıbu’l-Eşrâflık Müessesesi ve Nakıbu’l-Eşrâf Defterleri." İSAM. 88. Erişim 22 Ocak 2026. https://isamveri.org/pdfdrg/D03292/2007/2007_1/2007_1_ISIKA.pdf
Henüz Tartışma Girilmemiştir
"Nakibü'l Eşraf" maddesi için tartışma başlatın
Seyyid ve Şerif Kavramları
Osmanlı Öncesi İslâm Devletlerinde Nakîbü'l Eşraflık
Osmanlı Devleti’nde Nakîbü'l Eşraflığın Ortaya Çıkışı
II. Bayezid Döneminde Yeniden Teşkilatlanma
Nakîbü'l Eşrafın Statüsü ve İlmiyye Teşkilatındaki Yeri
Görev Alanı ve Yetkileri
Teşkilat Yapısı
Defterler ve Arşiv Sistemi
Maaş ve İmtiyazlar
Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.