Paris; alabildiğince geniş bulvarları, buna tezat oluşturan kutu gibi apartmanları ve kozmopolit yapısıyla bana “Avrupa’nın gerçek başkenti neresi?” sorusunu yeniden sordurdu. Şehre ilk adımımı attığımda hissettiğim güvenle karışık tedirginlik, ayrılırken yerini beklenmedik bir özleme bıraktı. Bu yolculuktan önce Avrupa’nın lokomotifi olarak Berlin’i görürken Paris’te geçirdiğim zaman aslında cevabın değişebileceğini fark etmemi sağladı. Neden mi? Gelin, bu gezide edindiğim deneyimleri sizlerle paylaşayım.
Paris’e ya da Fransa’nın herhangi bir şehrine gidecek olursanız, büyük ihtimalle kabin mürettebatının çoğunun Fransız olduğunu fark edersiniz. Uçakta Fransızcayı duymaya başladığınız anda, sanki yolculuğunuz resmî olarak başlamış gibi hissedersiniz. “Bonjour”, “monsieur”, “madame” gibi basit kelimeler bile insanın yüzünde istemsiz bir tebessüm oluşturuyor. Ya da belki bu his sadece bana özeldir :)
Avrupa’da gezdiğim birçok şehrin havalimanında farklı deneyimler yaşamıştım; fakat bu kez beni gerçekten şaşırtan ve bazı düşüncelerimi değiştiren bir karşılaşma oldu. Daha önce, bir turist gözüyle havalimanlarının farklı dinlerin ibadetleri için ayrılmış alanlar barındırması gerektiğini pek düşünmezdim. Ancak Paris-Orly Havalimanı’nda Müslümanlar ve Yahudiler için özel ibadet alanları olduğunu görmek, bu konudaki bakış açımı değiştirdi. Bu durumun bende neden böyle bir düşünce uyandırdığını tam olarak açıklayamıyorum; fakat sanki bir dönem ibadet özgürlüğü için mücadele etmişim ya da etmişiz gibi bir his oluştu içimde.
Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için, çoğu büyük metropolde olduğu gibi burada da en hızlı ve pratik seçenek metroydu. Paris metro ağı ise şimdiye kadar gördüğüm en karmaşık ama aynı zamanda en erişilebilir sistemlerden biriydi; ilk bakışta zorlayıcı görünse de neredeyse şehrin her noktasına ulaşabiliyordunuz. Güzel miydi? Kesinlikle güzeldi; fakat kendi para birimim açısından bakınca ulaşımın biraz pahalı olduğunu da söylemem gerek :)
Paris metrosuna girişte dikkatimi çeken ilk detay, çift aşamalı turnike sistemiydi. Kartınızı okuttuktan sonra önce bir turnikeden, ardından perde kapıdan geçiyordunuz. Bir metropol sakini olarak bunun neden gerekli olduğunu ilk anda anlayamamıştım; ancak günün ilerleyen saatlerinde yaşayacağım küçük bir olay, bu sistemin mantığını bana fazlasıyla anlatacaktı (rehberin devamında) :)
Metroya oturduğum anda hissettiğim ilk duygu, hafif bir güvensizlik hissiydi. En azından bu duygunun oluşmasında metro ağlarında hırsızlıkların sık yaşandığına dair duyduklarımın etkisi vardı. Belki de bu yüzden, her istasyonda kapılar kapanmadan birkaç saniye önce çalan o uyarıcı ve bir o kadar rahatsız edici ses dikkatimi çekmişti. Bana adeta “telefonuna dikkat et” diyen görünmez bir anons gibi geliyordu.
Metrolar, bence bir şehrin insanlarını gözlemlemek için en iyi yerlerden biri. Hareket hâlinde bile şehrin kozmopolit yapısını, insanların gündelik ritmini ve farklı kültürlerin bir arada oluşunu görmek mümkün oluyor. Paris’teki bu metro yolculuğu da bana şehirde oldukça çeşitli bir nüfus yapısı olduğu izlenimini verdi. Bu çeşitliliğin sebebinin Avrupa’nın ılımlı göç politikaları mı yoksa Fransa’nın geçmişte Afrika ve Orta Doğu’daki sömürge bağları mı olduğu ise kafamda ayrı bir merak konusu olarak kaldı.
Metro yolculuğumuz sona erdiğinde otele geçtik. Oda kapısını açtığım anda fark ettiğim ilk şey, odaların beklediğimden çok daha küçük olmasıydı. Sanırım bu Paris’e özgü bir durum; daha önce de apartman dairelerinin oldukça dar olduğuna dair şeyler duymuştum. İlginç olan ise evler küçükken caddelerin son derece geniş olmasıydı. Champs-Élysées’den başlayarak şehrin birçok noktasında aynı hissi yaşadım. Sanki burada insanlar vakitlerini evden çok sokaklarda geçirmeyi tercih ediyor gibiydi :)
Otele yerleştikten sonra, geziye başlamadan önce enerji toplamak için bir yerde yemek yemeye karar verdik. Helal restoran konusunda hassasiyetimiz olduğu için Türk restoranı arayışına girdik ve kendimizi Elif ablanın mekânında bulduk. İlk başta biraz mesafeli başlayan sohbetimiz, zamanla oldukça samimi bir hâl aldı. Fransa’da insanların soğuk olduğuna dair çok şey duymuştum; Elif abla için “soğuk” demek doğru olmaz ama Paris’te geçen 20 yıllık gurbet hayatının onun tavırlarına yansıdığı hissediliyordu.
Anlattığı hikâyeler ve verdiği tavsiyeler sayesinde sadece karnımızı doyurmamış, aynı zamanda Paris için küçük bir rehber edinmiş olduk. Nerelere gitmemiz gerektiğine dair birçok not almış, bu sohbetin verdiği enerjiyle gezimize daha istekli bir şekilde başlamıştık.
Dizilere ve filmlere konu olan Champs-Élysées, bizim için ilk duraktı. Otele sadece 5 dakika uzaklıktaki metroya inerek şehrin istediğiniz noktasına kolayca ulaşabiliyordunuz. Paris’teki metro ağı o kadar genişti ki bir noktada üst üste iki kat metro hattına denk geldik. Metrodan çıkabilmek için başka bir hattın peronuna girip oradan caddeye ulaşmamız gerekti.
Bu rota için M1 hattı bizim için uygundu; “Gare de Lyon”dan “Hôtel de Ville”e gittik. Burası Louvre Müzesi’nin hemen yanı başındaydı ve şehrin merkez atmosferini hissetmek için güzel bir başlangıç noktasıydı. Sokağa çıkar çıkmaz dikkatimi çeken ilk şey, ekipmanlı şekilde koşan insanlardı. Caddenin bir ucundan diğer ucuna koşanları görmek önce şaşırttı, sonra bunun ne kadar güzel bir alışkanlık olduğunu düşündürdü. Belki de Parislilerin fit görünümüne dair küçük bir ipucuydu; en azından obeziteden bahsetmek burada pek kolay görünmüyordu. Daha koşan insanlara alışamamışken, yolların neredeyse üçte birini kaplayan bisiklet yolları ve yoğun bisiklet trafiğiyle karşılaşmak beni ayrıca etkiledi. Avrupa’dan özendiğim nadir şeylerden biri sanırım buydu.
Sokaklarda yürürken kafe ve restoran kültürünün ne kadar güçlü olduğunu fark ettim. Dükkânların önüne sıralanmış masalar caddeye nostaljik bir hava katıyordu. Dışarıda oturan insanlar, sanki şehrin ritmini belirliyormuş gibiydi. Neredeyse her masada bir içecek görmek de Paris’e özgü sosyal yaşamın bir parçası gibiydi.
Cadde boyunca yürümeye devam ederken ara sıra rahatsız edici bir koku duyuyordum. Avrupa’nın birkaç farklı şehrinde de rastladığım bu kokunun kenevir kullanımından kaynaklandığını düşündüm. Kokunun etkisiyle biraz uzaklaşmak isteyince kendimizi tekrar metroya atıp Champs-Élysées’in başlangıcına, yani Arc de Triomphe’a gittik. Birçok caddenin birleştiği bu noktada yer alan Zafer Takı, Napolyon’un ordusunu onurlandırmak için yapılmış simgesel bir yapıydı. On iki caddenin burada birleşmesi yapının canlılığını artırıyor, etrafında aralıksız dönen araçlar ise oldukça etkileyici bir manzara oluşturuyordu.
Bir süre manzarayı izledikten sonra Champs-Élysées boyunca yürümeye başladık. Açıkçası caddenin genişliği ve düzeni dışında beni çok şaşırtan bir yönü olmadı; hatta kendi adıma İstiklal Caddesi’nin ruhunu daha sıcak bulduğumu söyleyebilirim. Paris’in eski bir şehir olmasına rağmen bu kadar geniş bulvarlara sahip olması ise bende ayrı bir merak uyandırdı. Eskiden atlıların kullandığı dar yolların zamanla nasıl bu kadar geniş caddelere dönüştüğünü düşündüm. Fatih’in dar sokaklarını hatırlayınca bu tezat daha da belirginleşti. Araştırdıkça, şehrin 19. yüzyılda büyük bir kentsel dönüşüm sürecinden geçtiğini öğrendim. Ortaçağdan kalan dar ve kıvrımlı sokaklar zamanla yerini geniş bulvarlara bırakmıştı. Belki de bugün Paris’te evlerin küçük olmasının sebeplerinden biri bu dönüşümün kendisidir diye düşünmeden edemedim :)
Otele dönmeye karar verdik. Paris ne kadar etkileyici bir şehir olsa da günün yorgunluğu kendini hissettirmeye başlamıştı ve biraz dinlenmeye ihtiyacımız vardı. Otele ulaşmak için yine metroyu kullandık. Daha önce bahsettiğim çift aşamalı turnike sistemi, o an yaşayacağım küçük bir olayla birlikte benim için anlam kazandı.
Turnikeye doğru ilerlerken arkamdan bir adamın yaklaştığını fark ettim. Paris’te hırsızlıklara karşı dikkatli olunması gerektiğini bildiğim için adımlarımı yavaşlattım. Daha önce izlediğim videolarda bazı insanların ücretsiz geçmek için öndeki yolcunun arkasına takıldığını görmüştüm. Tam turnikeye girerken arkamdaki kişinin de benimle birlikte geçmeye çalışacağını hissettim. O an soğukkanlı bir bakış atarak adeta “hayır kardeş” der gibi durdum. Bakışımı fark eden adam bir şeyler mırıldanıp geri çekildi.
Ağır adımlarla çift güvenlikli turnikeden geçtim. İçimde hâlâ “Acaba yanlış mı anladım?” düşüncesi vardı. Bu yüzden biraz ileride durup benden sonra geçenleri izlemeye başladım. Çok geçmeden aynı kişinin, az önce bana yapmaya çalıştığını başka birine denediğini gördüm. O an içimden sadece şunu geçirdim: Hoş geldim Paris… ama bir farkla :)
Sabah erkenden uyandık. Daha önceden ayarladığımız Louvre Müzesi biletlerine yetişmek için vakit kaybetmeden yola çıktık. Kısa bir yürüyüşün ardından yine kendimizi metro ağının içinde bulduk ve piramidin bulunduğu ana girişe doğru ilerledik. Beklediğim kadar uzun bir sıra yoktu; oysa öncesinde aşırı kalabalık olduğuna dair çok şey duymuştum. Mutlu bir şekilde görevliye biletlerimizi gösterdiğimizde ise küçük bir sürprizle karşılaştık. O gün grev vardı ve müze öğlene kadar kapalıydı. Çalışanların maaşlarıyla ilgili bir protesto nedeniyle girişlerin 12.00’ye kadar durdurulduğunu öğrendik. İlk anda hayal kırıklığı yaşasak da öğleden sonra tekrar gelebileceğimizi söylediler. Bu olay bana, Fransızların grev ve protesto kültürünün neden Avrupa’da bu kadar güçlü olduğunu düşündürdü. Haberlerde sıkça gördüğümüz çiftçi ve işçi eylemlerinin arkasındaki toplumsal refleksi biraz daha anlamış oldum. İnsanlar haklarını savunma konusunda gerçekten aktif görünüyordu.
Zamanımızı değerlendirmek için şehirde biraz yürüdükten sonra Eyfel Kulesi’ne gittik. Şehrin pek çok noktasından görülebilen bu devasa yapı, yakından bakıldığında daha da etkileyiciydi. Altındaki küçük parkta oturup biraz dinlendik; bence Paris’e gelip yapılması gereken şeylerden biri kesinlikle burası. Bir süre dolaştıktan sonra yeniden Louvre’a döndük ve bu kez sıra beklemeden içeri girdik.
Müze, anlatıldığı kadar büyük ve etkileyiciydi. İçeride bazı insanların eserlerin karşısında oturup resim çizmesi, küçük yaştaki öğrencilerin rehber eşliğinde sanat eserlerini dinlemesi beni en çok etkileyen detaylardan biriydi. Tarihi mekânlarda anasınıfı ve ilkokul öğrencileriyle karşılaşmak burada oldukça normaldi. Bu durum, Fransızların tarihlerini yeni nesillere aktarma konusundaki hassasiyetini gösteriyordu. Toplumuna ait hisseden bir bireyin tarihinden gurur duyması belki de böyle başlıyordu.
Resim galerilerini gezerken Ortaçağ Avrupa’sından kalan birçok eserde Hz. İsa’nın doğumu, mucizeleri ve ölümü gibi temaların işlendiğini gördüm. Ardından meşhur Mona Lisa’nın bulunduğu salona geçtim. Açıkçası tabloyu görmekten çok, insanların tabloyu gördüklerini kanıtlama telaşı dikkatimi çekti. Çoğu kişi resmi izlemek yerine telefonlarıyla fotoğraf çekmeye odaklanmış gibiydi. Müze o kadar büyüktü ki kısıtlı zamanımız nedeniyle bazı bölümleri elemek zorunda kaldı.
Hızlıca birkaç popüler salonu daha gezdikten sonra Notre Dame Katedrali’ne doğru yola çıktık. Kısa süre önce yaşanan yangına rağmen birkaç yıl içinde restore edilip yeniden açılmış olması oldukça etkileyiciydi. İçeriye rezervasyonla girdik. Katedrali görür görmez aklıma Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu geldi; Quasimodo’nun yaşadığı o atmosferi hayal ettim. Fakat içeri adım attığımda zihnimdeki romantik sahne kısa sürede yerini daha sade bir gerçekliğe bıraktı. Avrupa’nın güneyinde, örneğin Roma’da gördüğüm kiliselerdeki yoğun süslemelerin aksine burada daha sade bir mimari hissi vardı. Kuzeye doğru çıkıldıkça iç mekânların daha minimal bir hâl alması dikkatimi çekti ve bunun mezhepsel mimari anlayışlarla ilişkili olabileceğini düşündüm.
Katedral içinde dolaşırken Louvre’da gördüğümüz dini temalı eserlerle burada karşılaştığımız atmosfer arasında bağ kurmaya çalıştım. Sonradan öğrendiğim bir bilgiye göre, Hristiyanlar için kutsal kabul edilen Hz. İsa’ya ait olduğu düşünülen dikenli tacın da burada sergilendiğini fark ettik; ancak biz o an bunu gözden kaçırmıştık. Notre Dame’ın çan sesleri eşliğinde katedralden ayrılıp otele doğru ağır adımlarla yürümeye başladık. Paris’e son akşamımızda hafif yağmur eşlik ediyordu.
Başta mesafeli yaklaştığım fakat zamanla fikrimi değiştiren bu şehir bana birçok yeni bakış açısı kazandırdı. Umarım bu gezi notları sizler için de keyifli ve bilgilendirici bir yolculuk olmuştur.