
öğretim görevlisinden kağıdımı görmek istediğim görsel ( Yapay zeka ile oluşturulmuştur )
Üniversitenin son sınıfındaydım. Mezun olmama yalnızca üç ders kalmıştı. Bütünleme sınavlarına girdim. İkisini geçtim. Artık her şey bitmek üzereydi.
Ama bir ders kaldı: Kompleks Sayılar Teorisi.
Sonuç açıklandığında içimde garip bir boşluk oluştu. Notum düşüktü. Geçememiştim.
Hemen ders hocasının odasına gittim. Kâğıdıma tekrar bakmasını rica ettim. Çünkü o dersi de geçsem mezun olacaktım. Uzun uzun anlattım, dil döktüm, umut ettim…
Ama olmadı.
Ve sonuç: dersten kaldım.
O an, insanın içinden bir şeyler sessizce kırılıyor. Kimse fark etmiyor belki ama sen biliyorsun.
Üniversitede bir uygulama vardı: Eğer sadece tek bir dersten kalırsan, “tek ders sınavı”na girme hakkın oluyordu. Yani son bir şans.
Temmuz ortasıydı. Hava bunaltıcı derecede sıcaktı. Herkes tatildeydi. Sosyal medyada deniz, tatil, geziler…
Ben ise tek başıma bir masanın başında, aynı konuları tekrar tekrar çalışıyordum.
Bir yandan yorgunluk, bir yandan stres… Ama en çok da belirsizlik yoruyordu insanı.
Üstelik ortalamam 69,8 civarındaydı. Bu dersi sadece geçecek kadar yapsam bile ortalamam düşecek ve 70’in altında kalacaktı. O zamanlar bunun ne anlama geleceğini tam bilmiyordum ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Yine de vazgeçmedim.
Saatlerce, günlerce çalıştım. Öyle ki bir noktadan sonra konuya bakarken “bunu da biliyorum” demeye başladım. Sanki ders artık bir zorunluluk değil, çözülmüş bir bilmecenin parçaları gibi geliyordu.

Son sınavımı temsil eden görsel ( Yapay zeka ile oluşturulmuştur )
Sonra sınav günü geldi.
Okula giderken içimde garip bir sakinlik vardı. Hava yine çok sıcaktı. Ama bu sefer içimdeki gerginlik yerini tuhaf bir güvene bırakmıştı.
Sınav kâğıdını elime aldığım an…
Sorulara gözüm kaydı.
İçimden sadece şunu dedim:
“Tamam.”
O an, en azından bu sefer elimden geleni gerçekten yapabileceğimi biliyordum.
Sınav bitti.
Sonucu öğrenmek için sabırsızlanıyordum. İçimde hem umut hem korku vardı. Hemen aşağı indim.
Ve bu kez farklıydı.
Bu kez sadece geçmiş değildim…
Gerçekten başarmıştım.
Aldığım not, ortalamamı yükseltti. O kritik eşik aşıldı.
Ortalamam 70’in üzerine çıktı.
Ve mezun oldum.
Ama hikâyenin en çarpıcı kısmı henüz yaşanmamıştı.
O yaz bir karar alındı. Yükseköğretim Kurulu, 70’in altında ortalamayla mezun olanların matematik öğretmenliği başvurusu yapamayacağını duyurdu.
Bunu duyduğum an durup kaldım.
Eğer o dersten ilkinde geçseydim…
Eğer o bütünleme ile mezun olsaydım…
Ortalamam 70’in altında kalacaktı.
Yani yıllardır hayalini kurduğum öğretmenlik yolu tamamen kapanacaktı.
Ama olmadı.
Çünkü ben “gecikmiştim.”
O gün şunu çok net anladım:
Bazen hayat seni durdurmaz.
Sadece biraz bekletir.
Ve o bekleyiş, sandığın gibi bir kayıp değildir.
Seni olması gereken zamana hazırlar.
O dersten kalmak…
O sıcağın altında çalışmak…
O stresi yaşamak…
Hepsi beni tam olmam gereken noktaya getirdi.
Bu yüzden artık hayatımda ters giden bir şey olduğunda kendime şunu söylüyorum:
“Belki de henüz zamanı değildir.”
Çünkü gerçekten de öyle.
Her şey planladığımız gibi gitmeyebilir.
Ama çoğu zaman, olması gerektiği gibi gider.
Ve çoğu zaman…
Gecikenler, aslında tam zamanında yetişir.