Hafta içi benim için ofis ve konak arasında gidip gelen, hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiren bir tempoyla geçiyor. İkisinin de kendine has bir çekimi var; farklı ortamlarda bulunmayı seviyorum ama Çarşamba gelince sanki haftanın tüm yoğunluğu o güne toplanıyor. Hem yorucu hem de yoğunluğunu sevdiğim bir gün benim için.

Fatih Hocanın Anlatımından Bir Kare (Fotoğraf: Azra Karaca)
Yine böyle bir Çarşamba gününde, konağa İslam Medeniyeti dersimiz için gitmiştim. O gün konumuz İslam tarihiydi. Dersin sonlarına doğru, saygıdeğer hocamız Fatih Hoca, anlattığımız konularla bağlantılı olarak bize Türk İslam Eserleri Müzesi’ni gezdirebileceğini söyledi. Onun rehberliğinde bir müze gezme fikri hepimize o kadar cazip geldi ki, hiç düşünmeden kabul ettik.
Aslında bu teklif benim için ayrı bir anlam da taşıyordu. Geçenlerde Ayasofya’nın önünden geçerken, “Ne zamandır Fatih’teyim, keşke buraları bilen biriyle gezsem” diye içimden geçirmiştim. Ama insan bazen dileklerinin bu kadar hızlı kabul olacağını tahmin edemiyor.

Müzede Bulunan Yazma Eserlerden Biri (Fotoğraf: Dilay Yazıcı)
Tüm sınıf olarak 23 Nisan için sözleştik ve Perşembe günü saat üçte Ayasofya’nın önünde buluştuk. Hocamızın rehberliğinde müzeyi gezerken sadece biz değil, etrafımızdaki insanlar da onun anlatımına hayran kalıyordu. Hatta bazıları, hocamızın bilgi dolu ve akıcı anlatımını fark edip grubumuza katılmak için izin bile istedi.
Müzede bulunan objeler, devletlerin ve imparatorlukların kronolojik sırasına büyük bir hassasiyet gösterilerek yerleştirilmişti. Hulefâ-i Râşidîn döneminden kalma eserleri ve ilk Kur’an nüshalarını görmek, bizi adeta sahabe dönemine götürdü. O dönemin izlerini taşıyan eserler arasında dolaşırken, İslam’a yapılan hizmetlere yakından şahit olma fırsatı bulduk. Bir yandan Efendimize ait bazı eşyalar da müzedeki diğer objelere eşlik ediyor, atmosferi daha da anlamlı kılıyordu.
Müze yalnızca sahabe dönemini değil, Osmanlı’nın sahabeye duyduğu derin hürmeti de gözler önüne seriyordu. Sadece eserler değil, o eserleri koruyan özenli mahfazalar ve ince işçilikle hazırlanmış detaylar da dikkat çekiciydi. Bu zarif dokunuşlar, İslam medeniyetinin yüzyıllar boyunca nasıl güçlü ve estetik bir şekilde varlığını sürdürdüğünü gösteriyordu.
İslam, Orta Asya’ya doğru yayılırken Türklerle tanışıyor; Türklerin askeri gücünün fark edilmesiyle birlikte Samarra gibi şehirlerde onların izlerine rastlıyorduk. Aynı zamanda estetik anlayışın zamanla İslam medeniyetinde nasıl geliştiğine de şahit oluyorduk.
Zaman çizgisine göre düzenlenmiş odalar, insanı yüzyıllar arasında bir yolculuğa çıkarıyordu. Kur’an-ı Kerimlerdeki hat sanatı kendini açıkça gösterirken, tezhip sanatının en büyüleyici örnekleri de göz kamaştırıyordu. İlk dönemlerde sadece ihtiyaç doğrultusunda kullanılan basit taş ve malzemeler, zamanla yerini figürlü çini tabaklara ve sanatsal eserlere bırakmıştı. İçimden “O dönemde yaşamak da varmış” diye geçirmeden edemedim. En süslü tabaklar, en gösterişli şamdanlar vitrinlerde adeta birbirleriyle yarışıyordu.

Tezhip ve Hat Sanatının Güzel Örneklerinden Bir Kur-an'ı kerim (Fotoğraf: Dilay Yazıcı)
Bu hayranlığım sürerken Osmanlı halılarının olduğu bölüme geçtik.
Halı bir sanat eseri olabilir mi, emin değilim… Ama gördüklerim kesinlikle öyleydi. Renkleri, dokuları o kadar güzeldi ki, günümüzdeki en iyi halı üreticilerinin bile onlardan öğreneceği çok şey olduğunu düşündüm. Kök boyalar, kullanılan bitkiler ve elde edilen renkler ziyaretçilere detaylı şekilde anlatılmıştı. Halılar eskiydi, kullanılmıştı ama dokuları sanki hiç eskimemiş gibiydi. O tezgâhların başında kim bilir kaç saat, kaç gün emek verilmişti…
Halıların büyüsünden çıkamadan, bu kez oyma ahşap pencereler karşıladı bizi. Ahşap bükülebilir mi bilmiyorum ama bu eserleri yapan ustalar sanki ahşabı eğitmeyi başarmıştı. Çiçek desenleri ve figürler tanıdıktı ama bir o kadar da etkileyiciydi.

Ahşaptan Yapılmış Süslü Bir Pencere (Fotoğraf: Azra Karaca)
Müzeden çıkmaya yakın, İstanbul’un fethinde kullanılan meşhur Bizans zincirini de görme fırsatımız oldu. Ardından saray kadınlarının eşyalarının sergilendiği bölüme doğru yürüdük. Osmanlı’nın zevki, özellikle kadınların ziynetleri ve kaftanlarıyla bir kez daha gözler önüne seriliyordu.
Gezimizin sonlarına doğru, Mekke’ye gönderilen hediyelerin bulunduğu bölüme geçtik. Kâbe örtüleri yan yana dizilmişti. İlk bakışta iplikler farklı gelmişti. “Burada bir şey var” diye düşünürken, Fatih Hocamızın şu sözleri kulağımda yankılandı:
“Arkadaşlar, bu ipler altın eritilerek yapıldı.”
O an ecdada bir kez daha hayranlık duydum.
Müzeyi baştan sona gezmiştik.
Fatih Hocamızın önerisiyle, müzenin en güzel manzaralı yerinde toplu bir fotoğraf çektirdik ve gezimizi bu güzel kareyle sonlandırdık.

Günün Manzarası (Fotoğraf: Azra Karaca)
Ardından tramvay durağının önünde hocamız ve arkadaşlarımızla kısa bir vedalaşma yaşadık. Çünkü bir saat sonra konakta telafi dersimiz vardı.Konağa geçip dersimizi işledik ama hocamızın bilmediği bir şey vardı: Biz kendi aramızda bir sonraki gezinin planlarını yapmaya çoktan başlamıştık 🙂