Artık teknoloji yalnızca hayatımızı kolaylaştırmıyor; doğrudan bedenimize ve varoluşumuza müdahale ediyor. Yapay zekâ, gen düzenleme teknikleri (CRISPR), kök hücre çalışmaları, klonlama, yapay rahim projeleri ve insanı biyolojik olarak "geliştirme" iddiası taşıyan transhümanist yaklaşımlar… Tüm bu gelişmeler bize tek bir soruyu yeniden sorduruyor:
İnsan bu kadar müdahale edebiliyorken, sınır nerede başlamalı?
Bu soru yalnızca bilimsel bir mesele değildir. Aynı zamanda ahlaki, felsefi ve metafiziksel bir sorudur. Çünkü söz konusu olan şey artık sadece hastalıkları tedavi etmek değil, insanın ne olduğu ve ne olması gerektiğidir.
Son yıllarda bazı bilimsel yaklaşımlar, insan davranışlarını büyük ölçüde genetik yapıya bağlamaktadır. Bu anlayışa göre insanın zekası, karakteri, eğilimleri ve hatta ahlaki tercihleri bile genetik kodlarının bir sonucudur. Yani insan, özgür bir varlık olmaktan çok, biyolojik bir programın çıktısıdır. Bu yaklaşım “genetik determinizm” olarak adlandırılır.
Ancak burada ciddi bir problem ortaya çıkar: Eğer insan yaptıklarını seçemiyorsa, sorumluluk nasıl anlamlı olabilir? Örneğin bir insanın şiddet eğilimini yalnızca genleriyle açıklarsak, o kişinin yaptığı eylemlerden dolayı sorumlu tutulması ne kadar mümkündür? Aynı şekilde ahlaki erdemleri de sadece genetik mirasın ürünü olarak görmek, insanın bilinçli tercihlerini tamamen devre dışı bırakmak anlamına gelir.
İslâm düşünce geleneği ise insanı bu şekilde mekanik bir varlık olarak görmez. Kelâm ekollerine bakıldığında farklı yorumlar olsa da ortak bir ilke vardır: “İnsan irade sahibi ve sorumludur.”
Eş‘arî geleneğe göre insan fiillerini seçer ve “kesbeder (kazanır).
Mâtürîdî alimlere göre insanın fiillerinde gerçek bir irade payı vardır.
Mu‘tezilî ekole göre ise insan fiillerinin yaratıcısıdır ve tam bir özgürlüğe sahiptir.
Bu görüşler arasında farklılıklar olsa da şu nokta ortaktır:
"İnsan, yaptığı şeylerden dolayı ahlaki olarak hesaba çekilebilecek bir varlıktır. Dolayısıyla insanı sadece genlerine indirgemek, ahlakı anlamsızlaştırır."
Öte yandan modern bilim anlayışı tek yönlü bir tablo sunmamaktadır. Epigenetik alanındaki çalışmalar, genetik kodların tek başına belirleyici olmadığını göstermektedir. Çevresel faktörler, yaşam koşulları, beslenme, stres, kültür, inançlar ve insanın bilinçli tercihleri genlerin nasıl çalışacağını etkileyebilmektedir. Bu şu anlama gelir: İnsan sadece doğduğu genetik mirasın mahkûmu değildir.
Yaşam tarzını değiştirerek, alışkanlıklarını dönüştürerek ve bilinçli tercihler yaparak kendi hayatı üzerinde etkili olabilir.
Bu bakımdan insan:
Bu da bize önemli bir umut verir: "Teknoloji gelişse de insan, sorumluluk taşıyan bir varlık olmaktan çıkmamıştır."
Sorun şu ki biyoteknoloji çok hızlı ilerlemektedir. Ancak ahlaki değerlendirmeler aynı hızla gelişmemektedir. “Yapabiliyoruz” sorusu, çoğu zaman “yapmalı mıyız?” sorusunun önüne geçmektedir. Oysa bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmamız gerektiği anlamına gelmez.
Örneğin:
Bunların hiçbiri sadece tıbbî ya da teknik meseleler değildir. Bunlar insanın değerini ve onurunu ilgilendiren meselelerdir. Bundan dolayı konunun ahlaki ve etik boyutlarını da doğru ve sağlıklı bir şekilde düşünmemiz gerekir.
Biyoteknoloji çağında insan, yönünü tayin edecek bir pusulaya ihtiyaç duymaktadır. Bu pusula yalnızca fayda hesabına, verimliliğe veya teknolojik imkâna dayanırsa, şu tehlike ortaya çıkar: İnsan kendisini mutlak güç sahibi zannetmeye başlar.
Oysa metafizik temelli bir ahlak anlayışı şunu hatırlatır:
Bu anlayışa göre teknoloji, insanın hizmetinde olmalıdır; insan, teknolojinin hizmetkârı hâline gelmemelidir.
Genetik müdahaleler doğrudan insanın fıtratına temas eder. Bu yüzden “hastalığı tedavi etmek” ile “insanı yeniden tasarlamak” arasında büyük bir fark vardır. Tedavi, insanı kendi doğasına döndürmeyi hedefler. Tasarlama ise insanı bambaşka bir varlığa dönüştürmeyi amaçlar. Aynı şekilde hayatı yapay yollarla sürekli uzatma çabası, ölüm kararını teknolojiye devretme eğilimi ve insan bedenini bir laboratuvar nesnesi gibi görme anlayışı sadece bilimsel meseleler değildir. Bunlar insanın ne olduğu sorusuyla doğrudan ilgilidir.
Modern dünyada ahlak çoğu zaman insan merkezli düşünülmektedir. Yani ölçüt, insanın kendi tercihidir. Ancak bu yaklaşım, insanın sınırlarını görmezden gelme riskini taşır. Metafizik temelli bir ahlak anlayışı ise insanı merkeze koyarken onu mutlaklaştırmaz. İnsanı hem değerli hem de sınırlı bir varlık olarak görür.
Bu bakış açısına göre:
Bu anlayış, teknolojik gücün insan onurunu zedeleyecek biçimde kullanılmasını sınırlandıran bir çerçeve sunar.
Bilim bize imkân verir. Ama yön göstermez. Yönü belirleyecek olan şey ise insanın; Allah’a karşı sorumluluğu, diğer insanlara karşı yükümlülüğü ve kendine karşı ahlaki bilinci olmalıdır. “Eğer insan bu pusulayı kaybederse, teknoloji ilerler ama insanlık yönünü şaşırır.”
Biyoteknoloji çağında ise asıl mesele şudur: Ne yapabildiğimiz değil, neyi yapmamız gerektiğidir.
Bu nedenle modern gelişmelerin nereye doğru evrileceği, yalnızca laboratuvarlarda değil; insanın vicdanında ve ahlak anlayışında belirlenecektir. İnsan, pusulasını kaybetmediği sürece yolunu da kaybetmeyecektir.
İnsan sadece genlerinden mi ibaret?
Bilim insanı tamamen özgür kılıyor mu?
Teknoloji ilerliyor, peki ahlak?
Ahlaki pusula neden gerekli?
Nerede durmalıyız?
İnsan merkezli mi, insan onurlu mu?
Sonuç: Pusulasız yolculuk olmaz!