
Mehmet Akif Ersoy (Sahafat)
Bülbül, Mehmed Âkif Ersoy’un Millî Mücadele döneminde kaleme aldığı ve dönemin tarihî, toplumsal ve psikolojik atmosferini yansıtan bir manzumedir. Bursa’nın Yunan işgali üzerine yazılan şiir, bülbül imgesi ve tabiat tasvirleri aracılığıyla şairin duygu ve düşüncelerini ortaya koyarken aynı zamanda işgalin millet üzerinde oluşturduğu acı ve yıkımı dile getirmektedir.
Genel Bilgiler ve Yazılış Süreci

Şiiri İhtiva Eden Safahat’ın VII. Kitabı: Gölgeler (Sahafat)
Safahat külliyatının yedinci kitabı Gölgeler’de yer alan şiir, 1920 Temmuz’unda Yunanlıların Bursa’yı işgal etmesi üzerine Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda yazılmış ve Sebilürreşad dergisinin 7 Mayıs 1921 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Karesi (Balıkesir) mebusu Hasan Basri Çantay’a (“Basri Bey oğlumuza") ithaf edilmiştir. Yazılışında Yunan işgali altındaki topraklardan, özellikle Bursa’dan gelen haberlerin etkisi belirtilir.
Tarihî Bağlam ve Bursa İşgali
Yunanlılar, 8 Temmuz 1920’de Mudanya üzerinden Bursa’ya girerek şehri işgal eder. Osmanlı’nın ilk başkenti ve altı yüzyıl boyunca kutsal mabetlerini barındıran Bursa, bu süreçte ağır tahribata uğrar. Nilüfer Sultan’ın türbesi bombalanarak harap bir mezarlık haline getirilir; minarelerden bomba ve silah sesleri yükselir. Yunan askerlerinin attığı bombalar, şehirde büyük gürültüye ve tahribata yol açmıştır. Dönemin Yunan Başbakanı Eleutherios Venizelos’un oğlu Sophoklis’in (Sofoklis), Osman Gazi Türbesi önünde verdiği pozun Avrupa basınında yayımlanması, olayın sembolik boyutunu öne çıkaran bir gelişme olarak kayda geçmiştir. 【1】 Bu olay, Osmanlı Devleti’nin kurucu şahsiyetine ait bir türbede gerçekleşmesi ve görüntülerin basın yoluyla yayılması nedeniyle dönemin kamuoyunda ciddi bir saygı ihlali olarak algılanmıştır. Orhan Gazi türbesinde de benzer durumlar yaşanır; kabirler çiğnenir, kubbeler altında şenâatler sergilenir. Köyler yakılır, Müslüman halka yönelik katliamlar yapılır; eşraf Ulucami caddesine dizilerek kızlarının palikaryaların kollarında önlerinden geçirildiği gibi olaylar rapor edilir. 【2】
Bursa’nın işgali, Osmanlı’nın ilk başkenti olması ve barındırdığı kutsal mekânlar nedeniyle dönemin kamuoyunda ve toplumsal hafızada ciddi bir etki bırakmış, milletin manevi dünyasında derin bir yara açmıştır. TBMM’de “kara örtü” uygulamasına yol açan bu olay, gazetelerde “Bahtsız Bursa” başlığıyla duyurulmuş, edebiyatta ağıtvari bir yankı bulmuştur. 【3】
Şiirin Varoluşu ve Mehmed Âkif’in Duygusal Tepkisi
Şiirinin altına düşülen not, manzumenin yazılış sebebini doğrudan ortaya koymaktadır: “Bu manzûme yazılırken Yunan istîlâsı altındaki topraklarımıza, husûsiyle Bursa’ya dâir elîm haberler geliyordu; tedkîkine de imkân yoktu." 【4】

İşgal Yıllarında Mehmet Akif (Safahat)
Şairle aynı dönemde Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda bulunan Eşref Edib, bu notu şu sözlerle doğrulamıştır: “Üstad, Taceddin Dergâhı’nda bu şiiri yazarken (9 Mayıs 1337) Yunan ordusu Yalova Gemlik civarında Müslüman köylerini yakıyor, İzmit’te çoluk çocuğu bir haneye doldurarak ateş ediyor, birçok Müslümanların burun ve kulaklarını kesiyordu. Gonaris, İngiliz gazetelerine vuku bulan beyanlarında: ‘Biz ehli salib harbi yapıyoruz!’ diyordu.” 【5】 Bu tanıklık, şiirin yazıldığı günlerde gelen haberlerin vahşet boyutunu ortaya sermektedir.
Mehmed Âkif Ersoy, yaşanan durumu güçlü bir içsel duyarlılıkla algılayarak eserine yansıtır. Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda bulunduğu günlerde gelen haberler karşısında gözyaşları içinde kaleme aldığı “Bülbül” şiiri, bir gecede tamamlanır. Şair, eserini Bursa’nın işgaline duyulan kahrolmuşluk, TBMM kürsüsüne siyah örtü örtülmesinin oluşturduğu manevi sarsıntı ve vatan toprağının çiğnenişine karşı duyduğu kişisel matemle yazar. Eşref Edib’in tanıklığına göre Âkif, şiiri okurken büyük heyecan duyar, rengi değişir ve yoğun duygusal bir hal alır. 【6】
Sözleri
- Basri Bey oğlumuza -
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!
– Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın ,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda; sığmazsın -kanatlandın mı- eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyni’nde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! 【7】
Şiirin Teknik Yapısı ve Düzenlenişi
Hezec bahrinin dört mefâîlün vezniyle mesnevi nazım şeklinde düzenlenen şiir, beyit bütünlüğüne sahiptir. Vezin, kafiye ve cümle düzeni gereksiz uzatmalardan (haşiv) uzak, yoğun bir üslup taşır.

Akif'in Anısına Hazırlanmış Bir Kitap. Kapak Üzerindeki Şiir:"Mum gibi yandı ciğer, çünkü vatan türküsünü/ Hep geçen kapkara günlerde terennüm etti./ Çıktı (Kırklar) bir ağızdan dediler tarihin/ İçimizden Vatanın Şairi Akif gitti." (Safahat)
Şiir iki ana bölümden oluşur. İlk bölümde (yaklaşık ilk 26 mısra) tabiat tasvirleri ve estetik kaygılar ağır basar. İkinci bölümde ise Bursa’daki Yunan vahşeti daha doğrudan bir dille anlatılır. Şairin karamsar ruh hali, bülbül imgesi etrafında istiare, telmih ve tenasüp gibi sanatlarla aktarılır.
Temel İmge ve Semboller
Klasik edebiyatta yerleşik bir mazmun olan bülbül, bu eserde geleneksel anlam çerçevesinin ötesinde bir işlev üstlenir. Âkif, bülbülü soyut bir aşk sembolü olarak değil; somut, tarihsel acıyla yüzleşen bir imge olarak kullanır. Böylece bülbül, şiirde özgürlük, hürriyet ve itiraz ekseninde işlev kazanır; şairin iç dünyasıyla toplumsal felaket arasında bir bağ kurar.

Mehmet Akif Ersoy'un Cenazesi (Sahafat)
Vâdi, zümrüt yeşiliyle vatanı temsil ederken karanlık ve suskunlukla işgalin kasvetini yansıtır. Ezan ile çan seslerinin karşıtlığı, harem-gâh ve nâ-mahrem kavramlarının ihlali, hilâl, bayrak, sancak, mâbet, vecd gibi unsurlar İslâmî değerlerin çiğnenişini vurgular. Şiirde mazinin şevketli figürleri (Selahaddin-i Eyyubî, Osman Gazi, Orhan Gazi, Yıldırım Bayezid, Fatih Sultan Mehmed) anılarak günün zilletiyle karşılaştırılır.
Üslup, Ton ve Etki
Şiir, karamsar ve trajik bir tona sahiptir; Çanakkale Şehitlerine ve İstiklal Marşı’ndan farklı olarak zafer veya ümit aşılamaktan ziyade facianın trajik hissiyatını yoğun lirizmle aktarır. Âkif’in aydın tavrı burada belirgindir: İşgalin sebep olduğu kasvet ve ümitsizlik karşısında teselli arayışını millî ve dinî değerlere dayandırır. Bu yönüyle yakın dönem Türk şiirinde hem tarihî hem değer odaklı bir eser niteliği taşır.

