Çerkes Sürgünü

fav gif
Kaydet
Alıntıla
kure star outline

Suriye’deki Yerleşimler

Beyrut ve Lazkiye

Akka

Şam çevresi

Havran

Kuneytra

Sonuç(lar)

Kafkasya'nın demografik-dini-siyasi yapısı kökten değişti

Fail

Çarlık Rusyası

Vefat Sayısı

≈500.000

Sürgün Edilen Kişi Sayısı

750.000-2.000.000

Temel Güzergah

Kuzeybatı Kafkasya kıyılarından Karadeniz üzerinden Osmanlı limanlarına geçiş

Başlangıç Tarihi

21 Mayıs 1864

Anadolu’daki İskan Alanları

Sakarya ve çevresi

Düzce

Bursa

Balıkesir

Eskişehir

Sivas

Amasya

Tokat

Samsun/Canik

Yozgat

Kayseri

Başlıca Sorunlar

Açlık

Arazi ihtilafları ve yerel uyum sorunları

Barınma yetersizliği

Aile parçalanmaları

Ölüm

Kötü gemi koşulları

Salgın hastalık

İskan Bölgeleri

Anadolu

Ürdün

Suriye

Rumeli

Başlıca Limanlar

Trabzon

Köstence

Varna

İstanbul

Sinop

Samsun

Temel Sebepler

Kafkasya’yı askerî olarak ele geçirme

Yerli nüfusu uzaklaştırma ve Rus-Kozak yerleşimlerini genişletme

Kıyı ve geçitleri denetleme

Etkilenen Topluluklar

Adığe/Çerkesler

Ubıh ve diğer Kuzey Kafkasyalı Müslüman gruplar

Abhazlar

Başlıca Bölgeler

Karadeniz kıyıları

Anapa hattı

Soçi çevresi

Abhazya

Kuban havzası

Ana Coğrafya

Kuzeybatı Kafkasya

Çerkesya

Diğer Ad(lar)

1864 Büyük Çerkes Sürgünü

Çerkes Soykırımı

Kafkas Göçleri

Çerkes Muhacereti

Olay

Zorunlu Göç

Soykırım

Sürgün

Çerkes Sürgünü, XIX. yüzyılda Çarlık Rusya’sının Kafkasya’daki askerî ilerleyişi sonucunda Kuzeybatı Kafkasya’nın yerli halklarından olan Çerkeslerin büyük kitleler hâlinde anayurtlarından çıkarılarak başta Osmanlı Devleti olmak üzere farklı bölgelere zorunlu olarak göç etmeleri olayıdır. Göçmenler, Anadolu, Rumeli, Suriye, Ürdün ve Osmanlı idaresindeki başka bölgelere yerleştirilmiş; bazıları geçici iskân alanlarına kalıcı olarak yerleşmiş, bazıları ise savaşlar ve siyasi gelişmeler nedeniyle ikinci kez yer değiştirmek zorunda kalmıştır. 21 Mayıs 1864, Kafkas-Rus savaşlarının Rusya lehine sonuçlanması ve Kafkasya’nın ilhakının ilan edilmesi nedeniyle sürgünün sembolik tarihi hâline gelmiştir. Bu süreç yalnızca bir yer değiştirme hareketi değil; savaş, zorunlu göç, kitlesel ölüm, iskân, toplumsal uyum ve kolektif hafıza boyutları olan çok katmanlı bir tarihsel kırılmadır.

Kafkasya’nın Coğrafi, Etnik ve Siyasi Yapısı

Kafkasya, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında uzanan, Kafkas sıradağlarının kuzey ve güney havzalarını içine alan geniş bir geçiş bölgesidir. Batıda Karadeniz ve Azak Denizi, doğuda Hazar Denizi, kuzeyde Maniç hattı, güneyde ise Anadolu, İran, Ermenistan ve Azerbaycan yönündeki geçitlerle çevrili bu alan, tarih boyunca hem kuzey-güney hem de doğu-batı hareketlerinin kesiştiği bir coğrafya olmuştur. Bölgenin coğrafi yapısı yalnızca dağlık ve geçitlerle parçalanmış bir arazi düzeninden ibaret değildir; Karadeniz kıyıları, Kuban havzası, Terek hattı, Hazar’a açılan doğu kesimleri ve Kafkas sıradağlarının oluşturduğu doğal bariyerler, Kafkasya’yı hem yerleşim hem savunma hem de askerî ilerleme bakımından belirleyici bir alan hâline getirmiştir. Güncel coğrafi ve siyasi ayırımda Kafkasya genellikle Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya olarak iki ana bölgeye ayrılır. Güney Kafkasya; Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın yer aldığı Transkafkasya sahasını, Kuzey Kafkasya ise Karadeniz-Azak hattından Hazar’a kadar uzanan ve çok sayıda etnik topluluğu barındıran dağlık kuzey kuşağını ifade eder.

Kafkas Bölgesi Haritası (Library of Congress)


Çerkes Sürgünü’nün doğrudan ilişkili olduğu saha, bu geniş coğrafyanın özellikle Kuzeybatı Kafkasya bölümüdür. Kuzeybatı Kafkasya ya da tarihsel kullanımıyla Çerkesya, batıda Karadeniz kıyıları, kuzeyde Kuban nehri ve havzası, güneyde Gürcistan’a komşu dağlık alanlar, doğuda ise Terek’in yukarı mecrası ve Çeçenistan yönüne açılan hatla ilişkilendirilir. Bu bölge yalnızca fiziki sınırlarıyla değil, Karadeniz’e açılan kıyı şeridi, dağ geçitleri, ormanlık alanları ve yerel toplulukların dağınık fakat dirençli yerleşim yapısıyla da Rus ilerleyişi açısından uzun süreli bir askerî sorun oluşturmuştur. Çerkes topluluklarının bir kısmı sahil kesimlerinde, bir kısmı ise dağlık ve yarı dağlık iç bölgelerde yaşamış; bu yerleşim düzeni, hem savunma imkânı sağlamış hem de merkezi bir siyasal otoritenin kurulmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle Kuzeybatı Kafkasya, Rusya açısından yalnızca ele geçirilecek bir sınır bölgesi değil, yeniden düzenlenmesi gereken bir demografik ve askerî alan olarak görülmüştür.


Kafkasya’nın etnik yapısı son derece parçalıdır. Bölgede Türk, İran, Kafkas kökenli ve Hint-Avrupa kökenli topluluklar farklı dönemlerde yan yana yaşamıştır. Azeri Türkleri, Kumuklar, Karaçaylar, Balkarlar, Nogaylar ve Türkmenler Türk toplulukları arasında; Çerkesler, Abazalar, Abhazlar, Ubıhlar, Çeçenler, İnguşlar, Laklar, Lezgiler ve Gürcüler Kafkas kökenli gruplar arasında; Osetler, Ermeniler, Farslar, Ruslar ve bazı başka topluluklar ise Hint-Avrupa kökenli unsurlar arasında yer alır. Nüfusu az olan, fakat kendine özgü dili ve kültürel farklılığı bulunan küçük topluluklar da özellikle dış dünyayla temasın sınırlı olduğu dağlık iç kesimlerde varlık göstermiştir. Bu çok parçalı yapı, Kafkasya’yı tek bir etnik ya da siyasi kimlikle açıklamayı güçleştirir; bölgenin tarihsel dokusu, farklı dillerin, soy aidiyetlerinin, kabile bağlarının, dinî etkilerin ve yerel geleneklerin iç içe geçtiği bir yapıdan oluşur.


Kuzey Kafkasya’nın bu karmaşık yapısı içinde Çerkesler, özellikle Kuzeybatı Kafkasya’nın yerli toplulukları arasında güçlü bir konumda yer alır. Dar anlamda “Çerkes” adı, Adığe topluluklarını ifade eder. Bu çerçevede Şapsığ, Abzeh, Bjeduğ, Hatukay, Besleney, Kabardey, Çemguy ve benzeri boylar Çerkes/Adığe toplumsal yapısının temel unsurları arasında sayılır. Adığe-Abhaz-Ubıh grubu, Kuzeybatı Kafkasya’nın tarihsel demografisinde geniş bir yer tutmuş; Kuban nehri ağzından güneydoğuya doğru uzanan sahalarda, Karadeniz kıyılarında ve dağlık bölgelerde yaşamıştır. Bu toplulukların komşuları arasında Karaçaylar, Balkarlar, Osetler, Çeçenler, İnguşlar, Dağıstan toplulukları ve Abazalar bulunuyordu. Sürgün öncesi Kafkasya’yı anlamak için bu boy ve komşuluk ilişkileri önemlidir; çünkü 1864’te yaşanan kopuş, yalnızca bir halkın yer değiştirmesi değil, bu yerel etnik haritanın büyük ölçüde bozulması anlamına gelmektedir.


Kafkas Coğrafyasını Gösterir Harita (Книжные памятники)

“Çerkes” adının kullanımı, ayrıca dikkat gerektiren bir konudur. Dar anlamda Adığeleri karşılayan bu ad, Osmanlı coğrafyasında ve özellikle sürgün sonrasında daha geniş bir kapsama ulaşmıştır. Osmanlı ülkesine gelen Kuzey Kafkasyalı muhacirler, etnik ayrımlarına bakılmaksızın çoğu zaman ortak bir adlandırmayla “Çerkes” olarak tanımlanmıştır. Bu geniş kullanımda birkaç unsur etkili olmuştur: gelen toplulukların aynı bölgeden gelmeleri, benzer kıyafet ve yaşam tarzlarına sahip olmaları, Müslüman kimlikleri, Osmanlı idaresinin muhacirleri idarî kategoriler içinde sınıflandırma eğilimi ve yerel halkın Kuzey Kafkasya’dan gelen grupları ayrıntılı etnik adlarıyla tanımaması. Bununla birlikte XVIII ve XIX. yüzyıllarda “Çerkes” adı her zaman bütün Kuzey Kafkasyalıları kapsamaz; Abazalar, Karaçay-Balkarlar ve Nogaylar bazı metinlerde Çerkeslerden ayrı gösterilir.


Adığelerin Kuzeybatı Kafkasya’daki varlığı, bölgenin eski yerleşim tarihiyle ilişkilidir. Kuzeybatı Kafkasya’da tarih öncesi dönemlerden itibaren insan yerleşimlerinin bulunduğu; paleolitik ve neolitik dönemlere ait buluntuların bölgedeki eski yaşam izlerini gösterdiği kabul edilir. Antik Çağ metinlerinde Karadeniz’in kuzeydoğu kıyılarında Meot, Sindi, Kerket gibi topluluk adları geçer; Çerkeslerin bu eski topluluklarla ilişkisi çeşitli tarihsel yorumlara konu olmuştur. “Çerkes” adının kökeni hakkında Grek-Latin, İran ve Türk-Tatar açıklamaları bulunur. Antik Yunan metinlerinde Kuzeybatı Karadeniz kıyılarındaki yerli unsurlar için kullanılan “Kerket” adının zamanla değişerek “Çerkes” biçimine ulaştığı görüşü bunlardan biridir. Bununla birlikte etimoloji meselesi kesin bir sonuca bağlanmış değildir.


Kafkasya’nın dinî yapısı da en az etnik yapısı kadar çeşitlidir. Bölge tarih boyunca yerel inanç biçimleri, Hristiyanlık ve İslamiyet arasında değişen etkiler altında kalmıştır. Hristiyanlık, özellikle Bizans, Gürcü ve misyonerlik etkileriyle Kafkasya’nın bazı kesimlerine ulaşmış; İslamiyet ise daha erken dönemlerde Dağıstan, Çeçenistan ve Nogay sahasında yayılma imkânı bulmuştur. Kuzeybatı Kafkasya’da İslamiyet’in kitlesel ölçekte yayılması daha geç bir dönemde, özellikle XVIII ve XIX. yüzyıllarda belirginleşmiştir. Bazı Çerkes boyları Kırım Tatarları ve Osmanlı etkisiyle İslamiyet’le daha erken temas kurmuş olsa da, dinî dönüşüm bölgenin tamamında aynı hızda gerçekleşmemiştir. Dağlık yapı, yerel toplumsal gelenekler ve kabile düzeni, hem Hristiyanlığın hem de İslamiyet’in her yere eşit biçimde nüfuz etmesini engellemiştir. Bu nedenle Çerkes topluluklarının XIX. yüzyıldaki dinî kimliği, yalnızca inanç değişimiyle değil, yerel geleneklerin ve eski kültürel unsurların sürekliliğiyle birlikte değerlendirilmelidir.


Toplumsal yapı bakımından Çerkesler, kabile ve boy aidiyetlerinin güçlü olduğu, yerel önderlik biçimlerinin belirleyici olduğu bir düzene sahipti. Kafkasya’nın birçok bölgesinde soylular, özgür köylüler ve bağımlı sınıflar gibi hiyerarşik ayrımlar görülürken, bu yapı bütün Kuzey Kafkasya halklarında aynı biçimde değildi. Dağıstan’da beyler, özdenler ve köleler gibi sınıflar; Çeçenlerde ise daha eşitlikçi kabile düzeni öne çıkıyordu. Çerkes toplumunda da aristokrat aileler, savaşçı zümreler, özgür topluluk üyeleri ve bağımlı kesimler arasındaki farklılıklar sosyal ilişkileri belirliyordu. Ancak bu hiyerarşi, bölge çapında merkezi ve kalıcı bir devlet aygıtı yaratmaktan çok, yerel siyasal parçalanmayı ve boylar arası özerkliği besleyen bir yapı oluşturdu. Rus ilerleyişi karşısında Çerkes direnişinin uzun sürmesi, bu yerel örgütlenme biçimleriyle ilişkiliydi; fakat aynı yapı, bütün Çerkes topluluklarının tek merkezden yönetilen ortak bir askerî güç hâline gelmesini de zorlaştırdı.


Kafkasya’nın siyasi konumu, Osmanlı, İran ve Rusya arasındaki rekabetle doğrudan bağlantılıydı. Osmanlı Devleti, Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyıları üzerindeki etkisi sayesinde Kafkasya ile askerî, ticari ve dinî ilişkiler kurmuştu. Kırım Hanlığı’nın Osmanlı sistemi içindeki yeri, Karadeniz’in kuzeyinde Osmanlı nüfuzunu destekleyen temel unsurlardan biriydi. Rusya’nın XVIII. yüzyıldan itibaren güneye doğru ilerlemesi, önce Kırım ve Kuban hattını, ardından Kafkasya’nın iç bölgelerini hedef alan yeni bir dönemi başlattı. Kırım’ın kaybı, Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’in kuzeyindeki koruyucu hattını zayıflattı; Rusya ise Kafkasya’ya yönelmek için daha elverişli bir askerî ve diplomatik konum elde etti. Bu gelişmeler, Çerkesya’yı yalnızca yerel toplulukların yaşadığı dağlık bir alan olmaktan çıkarıp imparatorluklar arası mücadelenin merkezlerinden biri hâline getirdi.


Bu nedenle Çerkes Sürgünü’ne giden sürecin ilk zemini, Kafkasya’nın coğrafi geçiş alanı niteliğinde, etnik bakımdan çok parçalı, siyasal bakımdan ise dış güçlerin rekabetine açık bir bölge olmasında aranmalıdır. Çerkes toplulukları, dağlık arazi, yerel özerklik, savaşçı gelenekler ve Karadeniz bağlantıları sayesinde uzun süre Rus ilerleyişine karşı direnebildi. Fakat aynı coğrafya, Rusya’nın Karadeniz’e, Osmanlı sınırlarına ve güneye açılan yollara hâkim olma hedefi açısından stratejik bir engeldi. XIX. yüzyılda bu engelin ortadan kaldırılması, yalnızca askerî zaferle değil, bölgenin nüfus yapısının değiştirilmesiyle mümkün görüldü. Sürgünün sonraki aşamalarında görülecek olan köy boşaltmaları, kıyılara yığılma, Osmanlı topraklarına sevk ve Kazak/Rus yerleşimlerinin genişlemesi, bu coğrafi ve siyasi zeminin doğrudan sonucuydu.

Rusya’nın Kafkasya’ya Yayılması ve Osmanlı-Rus Rekabeti

Osmanlı Devleti ile Kafkasya arasındaki ilişki, Karadeniz hâkimiyeti ve Kırım Hanlığı üzerinden şekillenmiştir. Osmanlılar, XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarında etkili olmuş; Kırım’ın Osmanlı nüfuz alanına girmesiyle Kafkasya’ya komşu hâle gelmiştir. Çerkesya sahillerinde Taman Yarımadası’ndan Soçi’ye kadar uzanan hat uzun süre Osmanlı nüfuz alanı içinde kalmış, Sohumkale, Anapa ve Soğucak gibi merkezler Osmanlı-Kafkas ilişkilerinde askerî ve diplomatik işlev görmüştür. Bu ilişki, doğrudan merkezî idareden çok yerel beylerle kurulan ittifaklar, kıyı kaleleri, ticaret, dinî temaslar ve Rus ilerleyişine karşı bölgeyi bir savunma hattı olarak değerlendirme anlayışı üzerine kuruluydu.


Rusya’nın güneye doğru yayılması XVIII. yüzyılda Kırım ve Kuban hattı üzerinden hız kazandı. 1763’te Mozdok Kalesi’nin kurulması ve ardından Rus kaleleriyle Kazak yerleşimlerinin Kuzey Kafkasya’ya doğru ilerletilmesi, Çerkesya üzerindeki baskının başlangıç aşamalarından biri oldu. Kabardeylerin Rus ilerleyişine karşı direnişi bu dönemde belirginleşti. Rusya, yalnızca askerî seferlerle değil, kale hatları ve yerleşim politikasıyla da Kafkasya’da kalıcılık kurmaya çalıştı. Mozdok-Stavropol hattından Azak Denizi’ne uzanan tahkimli düzen, Rus ilerleyişinin geçici akınlar yerine yerleşik bir sınır ve askerî idare sistemi kurma hedefi taşıdığını gösteriyordu. II. Katerina döneminde Kafkasya’ya doğru ilerleme, Rusya açısından süreklilik kazanan bir devlet politikası hâline geldi.


Çerkeslerin Göç Hikayeleri (TRT Avaz)

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı-Rus rekabetinde Kırım ve Kafkasya açısından belirleyici bir kırılma noktası oluşturdu. Osmanlı Devleti, bu antlaşmayla Kırım’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı; Kırım yalnızca dinî bakımdan halifeye bağlı bırakıldı. Bu durum Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı denge sistemini zayıflattı ve Rusya’ya Kırım üzerinde daha doğrudan bir müdahale imkânı verdi. 1783’te Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi, Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’in kuzeyindeki en önemli dayanaklarından birini kaybetmesi anlamına gelmiştir. Kırım’ın kaybı, yalnızca bir toprak kaybı değil; Kafkasya’nın Rus istilasına daha açık hâle gelmesi, Osmanlı’nın Karadeniz güvenliğinin zayıflaması ve Boğazlar üzerindeki baskının artması sonucunu doğurdu.


Kırım’ın Rus hâkimiyetine geçmesi, Rusya’nın Kafkasya’ya yönelmesini kolaylaştırdı. Rus idaresi, Kırım üzerinden Taman ve Kuban boylarına doğru ilerledi; bu ilerleme, Çerkesya ile Rusya arasında daha doğrudan bir temas ve çatışma hattı oluşturdu. Osmanlı Devleti ise Kırım’ın kaybından sonra Kafkasya’ya daha fazla dikkat yöneltmek zorunda kaldı. Çerkes ve Abaza beyleri, Rus baskısı karşısında Osmanlı Devleti’nden yardım talep etti; bu bağlamda İstanbul’a heyetler gönderildi ve Soğucak merkezli askerî-idari girişimler gündeme geldi. Ferah Ali Paşa’nın Soğucak muhafızlığı döneminde Osmanlı Devleti, Batı Kafkasya’daki Çerkes beyleriyle ilişkilerini kuvvetlendirmeye, bölgedeki Müslüman kimliği desteklemeye ve Rus ilerleyişine karşı yerel bir direnç hattı oluşturmaya çalıştı.


Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’daki nüfuzu, yerel toplulukların özerk yapıları nedeniyle hiçbir zaman tam bir merkezî hâkimiyet biçimine dönüşmedi. Çerkes boyları, Osmanlı ile ittifak ve dinî yakınlık kurmakla birlikte kendi iç örgütlenmelerini, yerel önderlerini ve kabile düzenlerini korudu. Osmanlı Devleti açısından bölgenin önemi birkaç başlıkta toplanıyordu: Karadeniz kıyılarının güvenliği, Rusya’nın güneye inmesinin engellenmesi, İran’a karşı bir direniş kuşağı oluşturulması, gerektiğinde askerî insan kaynağı sağlanması ve Kafkasya’nın Osmanlı toprakları için tampon alan işlevi görmesi. Buna karşılık Rusya, aynı bölgeyi güneye ve Karadeniz’e açılan stratejik bir geçit olarak değerlendiriyor; Kafkasya’nın ele geçirilmesini yalnızca yerel bir sınır güvenliği meselesi değil, Karadeniz, Anadolu, İran ve Orta Asya yönünde daha geniş bir yayılma siyaseti olarak görüyordu.


1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’daki askerî konumunu daha da zayıflattı. Savaş sırasında Ruslar, Karadeniz kıyısındaki önemli kalelerden Anapa’yı kuşattı. Osmanlı Devleti bölgedeki Çerkeslerden yardım istedi; ancak Anapa Rusların eline geçti. Ruslarla görüşmek isteyen Adığe temsilcileri, Rus tarafının tam itaat talebiyle karşılaşınca anlaşma sağlanamadı. Ardından General Emanuel komutasındaki Rus birlikleri Kuban’ı geçerek Çerkesya’ya saldırdı ve çok sayıda köyü tahrip etti. Savaşın sonunda imzalanan 1829 Edirne Antlaşması ile Anapa, Poti ve Ahıska Rusya’ya bırakıldı. Anapa ve Poti gibi ana savunma noktalarının kaybı, Osmanlı Devleti’nin Batı Karadeniz ve Kafkasya sahilleriyle bağlantısını güçleştirdi.


Çerkes Sürgünü (TRT Arşiv)

Edirne Antlaşması, Rusya’nın Çerkesya üzerindeki iddialarını diplomatik bakımdan güçlendirdi. Osmanlı Devleti’nin Kafkasya kıyılarındaki dayanaklarını yitirmesi, Çerkes topluluklarını Rusya karşısında daha yalnız bıraktı. Rusya, antlaşmadan sonra Kafkasya’daki askerî baskısını artırdı; Osmanlı Devleti ise bölgeye doğrudan müdahale kapasitesini büyük ölçüde kaybetti. Bu aşamadan sonra Çerkesya’daki mücadele, Osmanlı destekli bir sınır savunması olmaktan çok yerel direnişin Rus askerî gücüyle karşı karşıya geldiği bir savaşa dönüştü. XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti iç isyanlar, Balkanlardaki milliyetçi hareketler, reform arayışları ve art arda gelen savaşlarla uğraşırken, Rusya Kafkasya’daki askerî hattını daha düzenli biçimde ilerletti.


Kırım Savaşı, Kafkasya meselesini yeniden uluslararası siyasetin gündemine taşıdı. 1853-1856 arasında Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya karşı aynı cephede yer alması, Çerkeslerin Rusya’ya karşı müttefik güçlerle iş birliği yapabilecek bir unsur olarak görülmesine yol açtı. Karadeniz ve Kafkasya hattı Rusya açısından iletişim, ikmal ve güvenlik bakımından önem taşıyordu; Çerkeslerin bu hatta varlığını sürdürmesi, Rusya’nın bölgeyi kesintisiz denetim altına almasını güçleştiriyordu. 1856 Paris Barış Konferansı’nda Kafkasya ve Çerkes meselesi gündeme geldi; İngiliz ve Osmanlı temsilcileri, Edirne Antlaşması’nın yeniden değerlendirilmesini ve İngiltere ile Osmanlı himayesinde bir Çerkes devletinin kurulmasını tartışmaya açtı. Fransa’nın bu girişime destek vermemesi ve Rusya’nın talepleri reddetmesi sonucunda somut bir siyasi sonuç alınamadı.


Paris Antlaşması’ndan sonra Rusya, Kafkasya’daki politikasını daha sert bir çizgiye taşıdı. Kırım Savaşı sırasında Çerkeslerin dış destek ihtimali, Rus yönetimi açısından bölgenin yalnızca askerî olarak yenilmesini değil, kalıcı biçimde denetim altına alınmasını gerekli hâle getirdi. Rusya, Kafkasya’daki yerli nüfusu Karadeniz kıyıları, Kuban havzası ve dağ geçitleri üzerinde kendi hâkimiyetini tehdit eden bir unsur olarak değerlendirdi. Bu nedenle 1850’lerin sonlarından itibaren Kafkasya’daki askerî faaliyetler, köylerin tahribi, halkın yerinden edilmesi, Rus ve Kazak yerleşimlerinin genişletilmesi ve kıyı bölgelerinin boşaltılmasıyla birleşti. 1859’da Şeyh Şamil’in teslim alınmasından sonra doğudaki direniş büyük ölçüde kırıldı; Rus askerî ağırlığı Kuzeybatı Kafkasya’ya yöneldi.


Rusya’nın Kafkasya’daki ilerleyişi, yalnızca Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarını değil, Karadeniz’deki güç dengesini de değiştirdi. Osmanlı Devleti açısından Kafkasya, XVIII. yüzyıl sonuna kadar Karadeniz güvenliğinin uzantısıydı; XIX. yüzyıl ortalarına gelindiğinde ise Rusya’nın askerî baskısı altında kalan, doğrudan korunması güçleşmiş bir alan hâline geldi. Rusya açısından aynı bölge, Karadeniz’in doğu kıyılarını, Gürcistan ve Transkafkasya bağlantısını, Kuban-Terek hattını ve güneye açılan stratejik güzergâhları birleştiriyordu. Çerkes Sürgünü’ne giden yol, bu iki imparatorluk arasındaki uzun rekabetin, Osmanlı’nın Kafkasya’daki etkisinin zayıflamasının ve Rusya’nın askerî-demografik hâkimiyet kurma siyasetinin sonucunda açıldı.

Direniş Hareketleri ve Kafkas-Rus Savaşlarının Son Evresi

Kafkasya’daki Rus ilerleyişi, XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren yerel direniş hareketleriyle karşılaştı. Bu direnişlerin ilk örgütlü örneklerinden biri, Dağıstanlı Şeyh Mansur’un öncülüğünde ortaya çıktı. Şeyh Mansur, Rus yayılmasına karşı yalnızca askerî bir karşı koyuşu değil, dinî ve toplumsal dayanışmayı da öne çıkaran bir mücadele biçimi geliştirdi. Bu hareket, sonraki dönemde Müridizm olarak adlandırılan daha geniş direniş çizgisinin erken aşamalarından biri hâline geldi. Rus ordularıyla yapılan savaşlar 1790’a kadar sürdü; Şeyh Mansur 1791’de esir alındı ve Petersburg’a götürüldükten sonra idam edildi. Bu dönem, Kuzey Kafkasya’da Rusya’ya karşı yerel ve kabile ölçeğindeki tepkilerin daha örgütlü bir siyasal-dinî mücadeleye dönüşmeye başladığı evreydi.


Müridizm hareketi, XIX. yüzyılın ilk yarısında özellikle Dağıstan ve Çeçenistan’da güç kazandı. İmamların öncülüğünde şekillenen bu yapı, Rus ilerleyişine karşı farklı dağlı toplulukları ortak bir mücadele fikri etrafında toplamaya çalıştı. Hareketin temelinde Nakşibendî tarikatı çevresinde gelişen dinî disiplin, yerel toplulukları Rus askerî baskısına karşı seferber etme çabası ve bölgesel bağımsızlığı koruma arzusu bulunuyordu. Kabile düzeni ve yerel özerklik nedeniyle Kafkas toplumlarının ortak bir merkez etrafında birleşmesi kolay değildi; Müridizm, bu dağınık yapıyı dinî ve siyasî bir çerçeve içinde bir araya getirme girişimi olarak işlev gördü. Kuzeydoğu Kafkasya’da etkili olan bu hareket, belirli ölçülerde Kabardey, Karaçay, Osetya ve Batı Çerkesya ile temas kurdu; fakat Kuzeybatı Kafkasya’da aynı düzeyde kurumsallaşamadı.


Sürgünün Ardından İstanbul'a Yerleşen Bir Çerkes (Library of Congress)

Şeyh Şamil, Müridizm hareketinin en etkili lideri olarak 1830’lardan 1859’a kadar Rusya’ya karşı uzun süreli bir direniş yürüttü. Dağıstan’ın Gimri köyünde doğan Şamil, Gazi Muhammed’in hareketi içinde yer aldıktan sonra Kafkas direnişinin başlıca önderlerinden biri hâline geldi. Şamil’in mücadelesi, yalnızca askerî çatışmalardan ibaret değildi; kabileler arasındaki dağınıklığı azaltma, yerel toplulukları ortak bir disiplin altında tutma ve Rus ilerleyişini durduracak bir siyasal-askerî yapı kurma çabasını da içeriyordu. Rusya askerî bakımdan daha güçlü olmasına rağmen, dağlık arazi, yerel halkın direniş kabiliyeti ve Şamil’in hareketi uzun yıllar boyunca Rus işgalini önledi. Şamil, birbirleriyle her zaman uyum içinde olmayan kabileleri İslami değerlerin de yardımıyla ortak mücadele çizgisine yaklaştırdı.


Rusya’nın Kafkasya’daki askerî yöntemleri, XIX. yüzyılın ilk yarısında giderek sertleşti. General Aleksey Yermolov’un Kafkasya’daki faaliyetleri, bu sertleşmenin erken ve belirgin örneklerinden biri oldu. Köylerin yakılması, sivillerin hedef alınması, verimli arazilerin boşaltılması ve halkın dağlık alanlara sürülmesi, Rus askerî stratejisinin yalnızca cephedeki silahlı güçleri değil, yerel toplumun yaşam kaynaklarını da hedef aldığını gösteriyordu. 1839’da tarımsal üretimin düşmesi ve Rusların ticareti kısıtlayan hamleleri, Kafkasya halklarını kıtlık ve açlık baskısı altında bıraktı. Böylece askerî saldırı, ekonomik baskı ve yerleşim alanlarının tahribi birbirini tamamlayan yöntemler hâline geldi.


Kuzeybatı Kafkasya’daki Çerkes toplulukları da aynı dönemde Rus ilerleyişine karşı farklı biçimlerde örgütlenmeye çalıştı. Şapsığ ve Natuhaylar, 1830’larda meclisler toplayarak daha geniş bir mücadele zemini oluşturmaya yöneldi. Ortak bayrak fikri, kabileler arasında birlik duygusunu güçlendiren sembolik adımlardan biri oldu. Çerkes temsilcileri, Rus generalleriyle görüşme ve barış sağlama girişimlerinde de bulundu. General Velyaminov’a gönderilen heyetin karşılaştığı cevap, Rus tarafının uzlaşma yerine itaat talep ettiğini ortaya koydu; Rusya’ya boyun eğilmediği takdirde köylerin yakılacağı, halkın zorla itaat altına alınacağı ve köleleştirileceği yönündeki tehditler, diplomatik temasların çok sınırlı bir sonuç vermesine sebep oldu.


Kırım Savaşı sonrasında Rusya’nın Kafkasya’daki baskısı arttı. 1856’da Kafkasya Genel Valiliği’ne getirilen General Baryatinskiy, Yermolov’un yöntemlerini daha sistemli biçimde uyguladı. Rus birlikleri Kafkasya’yı kuşatma altına alarak çemberi yavaş yavaş daralttı. Bu strateji birkaç yıl içinde sonuç verdi; Şeyh Şamil’in birlikleri dağıtıldı ve Şamil 6 Eylül 1859’da Ruslara esir düştü. Şamil’in esir alınmasından sonra, Batı Kafkasya’daki Çerkeslerin direnişini desteklemek üzere gönderilmiş olan Muhammed Emin de emrindekilerle birlikte Rusya’ya teslim oldu. Böylece yaklaşık yirmi beş yıl süren Gazavat savaşları sona erdi ve Ruslar Dağıstan’ı da içine alan Kuzeydoğu Kafkasya’daki askerî hedeflerine büyük ölçüde ulaştı.


Şamil’in esareti, Rusya’nın askerî ağırlığını Kuzeybatı Kafkasya’ya kaydırmasının önünü açtı. Doğudaki direnişin kırılmasıyla Rus birlikleri Adığe, Abhaz, Ubıh ve Kuban ötesi toplulukların yaşadığı bölgelere yöneldi. Bu aşamada Çerkesler savaşa devam etme konusunda zor bir tercih ile karşı karşıya kaldı. Abzeh, Ubıh, Şapsığ ve bazı Kuban ötesi topluluklar direnişi sürdürme kararı aldı. Fakat Çerkes topluluklarının feodal ve kabilevi örgütlenmesi, ortak komuta altında düzenli ve büyük bir ordu kurmalarını güçleştirdi. Yerel direnişler uzun süre devam etti; ancak Rus ordusunun sayısal ve teknik üstünlüğü, kuşatma taktikleri, köy tahripleri ve ikmal hatlarını kesen uygulamaları karşısında kayıplar giderek arttı.


1861’de Soçi’de Abzeh, Ubıh ve Şapsığ liderleri bir araya gelerek Yüce Özgürlük Meclisi ya da Büyük Özgür Meclis olarak anılan bir yapı kurdu. Bu meclis, direnişi siyasî bir düzene bağlamak, belirli bölgelere yetkililer atamak ve dış destek sağlamak amacıyla hareket etti. İngiltere ve Osmanlı Devleti’ne elçiler gönderildi; yeni kurulan siyasal yapının tanınması ve Rusya’ya karşı yardım edilmesi istendi. Bu girişim, Çerkes direnişinin yalnızca dağınık kabile savaşlarından ibaret olmadığını, son aşamada diplomatik ve kurumsal bir çaba da içerdiğini gösterir. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nin doğrudan müdahale imkânı zayıftı; İngiltere’den beklenen destek de Rus ilerleyişini durduracak somut bir askerî yardıma dönüşmedi.

İşgal Sonrası Kafkasya'dan Bir Görsel (Library of Congress)


Rusya, bu dönemde Çerkes topluluklarına karşı yalnızca askerî baskı uygulamadı; aynı zamanda bölgenin nüfus ve yerleşim düzenini değiştirmeyi hedefleyen planlar geliştirdi. 1860 Ekim ayında Vladikavkaz’da toplanan Kafkasya Başkumandanlığı, barışçı yöntemleri reddederek Kuban ötesindeki dağlılara karşı yeni bir askerî hareket planını kabul etti. Plan, sayıca ve silahça üstün Rus kuvvetlerinin toplu taarruzla dağlıları dağlardan ova ve düzlüklere sıkıştırmasına, ardından onları topraklarından çekilmeye zorlamasına dayanıyordu. Boşaltılan alanlarda Rus ve Kazak yerleşimlerinin kurulması hedefleniyordu. 1860-1861 arasında 10.343 Kabardey’in Osmanlı topraklarına göçe zorlanması, bu politikanın erken uygulamalarından biri oldu.


Çar II. Aleksandr ile 1861’de yapılan görüşmeler, Çerkesler açısından diplomatik çözüm ihtimalinin zayıfladığını gösterdi. Çerkes delegeleri, sorunu görüşmeler yoluyla çözmeye çalıştı; ancak Rus tarafı, Çerkeslerin Kuban havzasına yerleşmesini ya da Osmanlı topraklarına göç etmesini istedi. Bu seçenekler, Çerkeslerin tarihî yerleşim alanlarında kalma talepleriyle bağdaşmıyordu. Grandük Mihail’in daha sonra yayımladığı emir, Kafkasya’nın belirlenen süre içinde terk edilmemesi hâlinde halkın harp esiri olarak Rusya’nın farklı bölgelerine sürüleceğini bildiriyordu. Böylece son direniş evresi, askerî yenilgi ile zorunlu yer değiştirme politikasının iç içe geçtiği bir aşamaya dönüştü.


1863 yılına gelindiğinde Çerkes topluluklarının büyük kısmı son imkânlarıyla mücadeleyi sürdürmüş, fakat Rus askerî baskısı karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı. 1864 Martında son büyük direnişlerden biri olan Vubıh direnişi kırıldı; Vubıhların neredeyse tamamı Osmanlı topraklarına göç etti. Çatışmalar 1865’e kadar yer yer devam etti; Boğra şehri yakınlarındaki Ahçipsu’nun düşmesiyle son Çerkes kuvvetleri de dağıldı. Rusya, XVIII. yüzyıl sonundan itibaren adım adım yürüttüğü Kafkasya’yı ele geçirme hedefini 1864 Mayısında askerî bakımdan tamamladı. Edirne Antlaşması sonrasında oluşan diplomatik zemin, Şamil’in 1859’da esir alınması ve Kuzeybatı Kafkasya’daki son direnişlerin kırılmasıyla birleşince Çerkes toplulukları için anayurtta kalma imkânı büyük ölçüde ortadan kalktı.

Sürgün Kararının Arka Planı: Askeri, Demografik ve Yerleşim Politikaları

Çerkes Sürgünü’nün arka planında, Rusya’nın Kuzeybatı Kafkasya’yı yalnızca askerî bakımdan ele geçirme hedefi değil, bölgenin nüfus ve yerleşim düzenini kendi hâkimiyetine uygun biçimde değiştirme siyaseti de bulunuyordu. Rus ordusunun uzun savaşlar boyunca karşılaştığı temel sorun, Çerkes topluluklarının yenilgiye uğrasalar bile dağlık ve ormanlık alanlarda yeniden örgütlenebilmesi, kıyı ve iç bölgeler arasındaki bağlantıyı sürdürebilmesi ve yerel köy ağlarından destek alabilmesiydi. Bu nedenle Rusya açısından kalıcı hâkimiyet, yalnızca silahlı direnişin kırılmasıyla sağlanamazdı; direnişi besleyen köylerin, tarım alanlarının, geçitlerin, kıyı yerleşimlerinin ve yerel toplumsal örgütlenmenin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu yaklaşım, 1850’lerin sonundan itibaren daha açık bir nüfus mühendisliği politikasına dönüştü.


Rus komutanlarının değerlendirmelerinde Çerkesya, yerli nüfusuyla birlikte yönetilecek bir sınır bölgesi olmaktan çok, Rusya’nın yayılması için boşaltılması gereken bir alan olarak ele alındı. General D. A. Milyutin, 1857’de hazırladığı raporda Çerkeslerin anayurtlarından uzaklaştırılmasını ve Don havzası gibi Rusya’nın uygun gördüğü bölgelere yerleştirilmesini savundu. General Baryatinskiy, bu planı 1860’ta Çar II. Aleksandr’a kabul ettirdi. Planın temel mantığı, dağlı toplulukları kendi tarihî yerleşim alanlarından koparmak, Kafkasya’nın kuzey yamaçlarında Rus nüfusunu güçlendirmek ve yerel halkın yaşam koşullarını giderek çekilmez hâle getirerek bölgeden ayrılmasını sağlamaktı. Bu düşünce, daha sonra Kuban hattı ve Karadeniz kıyılarındaki uygulamalara yön verdi.


1834'ten Bir Çerkes Tasviri (New York Puplic Library)

Rus askerî ve idari çevrelerinde, Çerkes nüfusunun varlığı doğrudan güvenlik sorunu olarak görülüyordu. General Yermolov’a atfedilen “Kuban ötesi topraklar Rusya’ya lazımdı, fakat oradaki yerli halka hiç lüzum yoktu” biçimindeki yaklaşım, Rusya’nın bölgeyi halkıyla birlikte denetim altına alma yerine toprağı yerli nüfustan arındırarak yeniden düzenleme eğilimini yansıtır. General Yevdokimov da Kuban hattına yerleştirilmesi güç görülen on binlerce ailenin Osmanlı topraklarına sürülmesini Rusya için daha güvenli bir yol olarak değerlendirdi. Böylece sürgün, savaşın kendiliğinden doğurduğu düzensiz bir sonuç değil, Rus komuta kademesinin askerî güvenlik ve kolonizasyon hesabı içinde şekillenen bir yöntem hâline geldi.


Bu politikanın sahadaki karşılığı, Çerkeslerin iki seçenekle karşı karşıya bırakılmasıydı: Rusya’nın gösterdiği yerlere, özellikle Kuban çevresine yerleşmek ya da Osmanlı Devleti’ne göç etmek. Ancak Rusya’nın önerdiği iç yerleşim, Çerkes topluluklarının kendi topraklarında özerk biçimde kalması anlamına gelmiyordu. Kıyı bölgeleri, dağ geçitleri ve stratejik yerleşim hatları boşaltılıyor; halk ya Rus kontrolü altındaki düzlüklere çekilmeye ya da imparatorluk dışına çıkmaya zorlanıyordu. Rusya’ya tabi olmayı kabul eden bazı topluluklar bile kendi tarihî köylerinde kalma imkânı bulamadı. Ubıhların topraklarından çıkarılmamak şartıyla barış içinde yaşama taleplerinin reddedilmesi, Rusya’nın amacının yalnızca itaat sağlamak değil, belirli bölgeleri yerli nüfustan boşaltmak olduğunu gösterir.


Kuban hattı, bu politikanın merkezî alanlarından biri oldu. Rusya, Kuban ötesindeki yerli nüfusu daraltarak bu sahayı Kazak (Kozak) ve Rus yerleşimleriyle güçlendirmek istedi. Kazak nüfusun yerleştirilmesi, yalnızca tarımsal kolonizasyon değil, aynı zamanda askerî sınır güvenliği anlamına geliyordu. Kazak köyleri, Rus idaresi için hem yerleşik nüfus desteği hem de askerî karakol işlevi görüyordu. Çerkeslerin çıkarıldığı ya da çıkmaya zorlandığı alanlara Rus köylüleri ve Kazaklar getirilerek Karadeniz’e ve Batı Kafkasya ticaretine açılan sahil şeridi denetim altına alınmaya çalışıldı. Böylece Çerkesya’nın nüfus yapısı, Rus hâkimiyetini sürekli kılacak yeni bir yerleşim düzenine göre dönüştürüldü.


Köylerin yakılması, tarlaların tahrip edilmesi ve ürünlerin yok edilmesi bu politikanın tamamlayıcı unsurlarıydı. Rus birlikleri, yalnızca askerî hedeflere saldırmadı; direnişçilerin beslenmesini ve sivil halkın yerinde kalmasını sağlayan üretim altyapısını da ortadan kaldırdı. Ekinlerin yakılması, hayvanların telef edilmesi veya ele geçirilmesi, köylerin geri dönülemeyecek biçimde tahrip edilmesi, Çerkeslerin yaşam alanlarını sürdürülemez hâle getirdi. Bazı Rus askerî anlatımlarında köylerin yakılarak ilerlenmesi, birkaç gün içinde sıradağlar ile deniz arasındaki yerleşimlerin yok edilmesi ve ekinlerin yeniden büyüdüğü sırada tekrar imha edilmesi gibi uygulamalar yer alır. Bu yöntem, halkın sadece savaş alanından uzaklaştırılmasını değil, anayurda dönüş imkânlarının da ortadan kaldırılmasını hedefliyordu.


Rusya’nın baskı araçları yalnızca askerî şiddetten ibaret değildi. Toplulukların göçe zorlanmasında dinî, psikolojik ve idari baskılar da kullanıldı. Rus hâkimiyetinde kalacak olanların Hristiyanlaştırılacağı, uzun süre askerlik hizmetine alınacağı ve Osmanlı hilafetine karşı savaştırılacağı yönündeki söylentiler, özellikle Müslüman Çerkesler arasında ciddi kaygı oluşturdu. Rus ordusuna asker alınma ihtimali, Çerkes toplumunda yalnızca zorunlu hizmet olarak değil, kendi halkına ve dinî-siyasi aidiyetlerine karşı kullanılma tehlikesi olarak algılandı. Kuban ötesine yerleştirilen ve Osmanlı tarafına göç etmeyi düşünmeyen bazı Çerkeslerden asker toplanmaya başlanması, bu kaygıların bütünüyle söylentiden ibaret olmadığını gösterir.


Rus idaresi, Osmanlı Devleti ile yapılan göç görüşmelerini de kendi politikasına uygun biçimde kullandı. 1859’da bazı Müslüman grupların Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına göç etmesi için Osmanlı Devleti’nden izin istendi. 1860’ta Rus sefiri Melikof, savaşlardan zarar gören ve yerlerinden edilen yaklaşık 40 bin Müslümanın Osmanlı Devleti’ne göç etmek istediğini bildirerek bir anlaşma zemini oluşturdu. Osmanlı tarafı bu göçü sınırlı, aşamalı ve kontrol edilebilir bir muhacir kabulü olarak değerlendirirken, Rusya bu çerçeveyi daha geniş çaplı sürgünler için diplomatik dayanak hâline getirdi. Böylece sonraki kitlesel yerinden etmeler, görünüşte “göç izni” ve “muhacir kabulü” çerçevesine yerleştirildi; fakat sahada halkın önüne konan seçenekler gerçek anlamda serbest bir yer değiştirme imkânı sunmuyordu.


1863 tarihli Osmanlı belgeleri, Rus baskısının doğrudan göçe sevk edici niteliğini açık biçimde gösterir. Trabzon Valiliğinden Sadaret’e gönderilen 3 Aralık 1863 tarihli yazıda, Rusların ele geçirdikleri yerlerde kendilerine tabi olan halka vatanlarını terk ederek iç bölgelere nakledilmeyi teklif ettiği, Osmanlı topraklarına gitmek isteyenlerin evlerini yaktırarak ayrılmalarını hızlandırdığı ve halkı iskelelere yığılmaya zorladığı anlatılır. 12 Aralık 1863 tarihli arz tezkeresinde ise Rusya’nın Çerkesistan taraflarını ele geçirerek Abzehlerin bulunduğu yerlere kadar ilerlediği, bu topluluklara Kuban havalisinde yerleşmeyi teklif ettiği, bir kısmının bunu kabul ettiği, yaklaşık elli bin kişinin ise Osmanlı Devleti’ne göç etmeye karar verdiği belirtilir. Osmanlı Devleti’nin kabul etmemesi hâlinde bu insanların Kuban taraflarına zorla yerleştirileceği ve bunun kan dökülmesine yol açabileceği Rusya Sefareti tarafından Babıâli’ye bildirilmiştir.


Bu süreçte Rusya’nın kullandığı “göç” dili ile sahadaki zorlama arasında belirgin bir fark vardı. Rus idaresi, Çerkeslerin Osmanlı topraklarına gitmesini çoğu zaman kendi tercihleri gibi göstermeye çalıştı; ancak köylerin yakılması, kıyılara sürülme, süre verilerek vadilerin boşaltılması, Rusya’nın gösterdiği yerlere zorla nakil tehdidi ve askerlik baskısı bu hareketliliğin gönüllü bir yer değiştirme olmadığını ortaya koyar. Çerkeslerin önemli bir kısmı, kendi köylerinde kalma, Rus yönetimine sınırlı bağlılıkla yaşamını sürdürme ya da savaş dışında kalma gibi seçenekleri denemiştir. Bu seçeneklerin reddedilmesi, Rus politikasının asıl hedefinin itaatkâr bir Çerkes nüfus yaratmaktan çok stratejik bölgeleri yerli halktan arındırmak olduğunu gösterir.


Amman Havalimanında Bedevi ve Çerkes Reisleri (Library of Congress)

Sürgün kararının arka planındaki bir diğer unsur, Karadeniz kıyılarının denetimiydi. Çerkesya kıyıları, Osmanlı Devleti ile temas, dış destek arayışı, ticaret ve silah temini açısından önem taşıyordu. Rusya, kıyı hattında yerli nüfusun varlığını kendi hâkimiyeti için kalıcı bir tehdit olarak gördü. Bu nedenle sahil şeridinin boşaltılması, Çerkeslerin Osmanlı bağlantısının kesilmesi ve Karadeniz’in doğu kıyılarında Rus yerleşim ve askerî kontrolünün kurulması hedeflendi. Kuzeybatı Kafkasya’nın dağlık iç bölgeleriyle kıyı arasındaki bağ koparıldığında, direnişin dış dünya ile ilişkisi de zayıflayacaktı. Bu nedenle sürgün, askerî zaferin ardından gelen basit bir tahliye değil, savaş sırasında şekillenen kıyı-denetim politikasının sonucuydu.


1859’dan sonra Rusya’nın Kuzeybatı Kafkasya’ya yığdığı askerî güç, bu politikayı uygulamaya koydu. Şeyh Şamil’in teslim alınmasıyla Kuzeydoğu Kafkasya’daki direniş büyük ölçüde kırıldı; Rus ordusunun ana ağırlığı Çerkesistan’a çevrildi. 1859-1864 arasındaki harekâtlar, köylerin tek tek düşürülmesi, yerli halkın kıyılara veya Kuban’a doğru sıkıştırılması ve Rus denetimine girmeyen toplulukların Osmanlı topraklarına yönlendirilmesiyle ilerledi. Bireysel ve sınırlı göçler Kırım Savaşı sonrasında görülmüş olsa da, 1863-1865 yıllarında bu hareket kitlesel sürgün niteliğine ulaştı.


Bu arka plan, Çerkes Sürgünü’nü yalnızca savaş yenilgisinin ardından yaşanan bir muhaceret olarak açıklamayı yetersiz kılar. Rusya’nın hedefi, Kuzeybatı Kafkasya’yı askerî bakımdan ele geçirmekle sınırlı kalmadı; bölgenin nüfusunu, tarımsal düzenini, kıyı bağlantılarını ve yerleşim yapısını değiştirmeyi de kapsadı. Çerkeslerin anayurtlarından ayrılmaları, köylerin yakılması, ürünlerin yok edilmesi, Kuban’a zorunlu yerleşim teklifleri, Osmanlı topraklarına sevk, askerlik ve Hristiyanlaştırma korkusu, Kazak ve Rus yerleşimlerinin kurulması gibi uygulamaların birleşimiyle gerçekleşti. Böylece sürgün, Rusya’nın Kafkasya’da kalıcı egemenlik kurma stratejisinin demografik ayağı hâline geldi.

1863-1865 Sürgün Süreci: Kıyılar, Limanlar, Gemiler ve Ölüm

Kuzeybatı Kafkasya’da Rus askerî baskısının yoğunlaşmasıyla Çerkes toplulukları önce iç bölgelerden kıyı hatlarına doğru sürüldü. Dağlık yerleşimlerden çıkarılan, köyleri yakılan veya Rus idaresinin gösterdiği yerlere gitmeye zorlanan aileler, Karadeniz sahilindeki bekleme alanlarında toplandı. Bu yığılma, düzenli bir tahliye sistemi içinde gerçekleşmedi. İnsanlar çoğu zaman yanlarına alabildikleri sınırlı eşya, hayvan ve yiyecekle kıyıya indi; kış şartları, barınma eksikliği, salgın hastalıklar ve yiyecek darlığı henüz deniz yolculuğu başlamadan büyük kayıplara yol açtı. 1863 sonlarından itibaren hareketlilik hızlandı; 1864 baharında ise Rus ilerleyişinin son aşamaya ulaşmasıyla kıyılardaki muhacir yoğunluğu daha da arttı.


Sürgün hattının ana yönü, Karadeniz’in doğu kıyılarından Osmanlı limanlarına doğruydu. Trabzon, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul gibi merkezler, farklı dönemlerde muhacirlerin ulaştığı başlıca limanlar arasında yer aldı. Trabzon, coğrafi yakınlığı nedeniyle ilk büyük varış noktalarından biri hâline geldi; Samsun ise Anadolu içlerine sevk edilecek muhacirler için bir geçiş kapısı işlevi gördü. Normal şartlarda limanlara gelen göçmenlerin kalıcı iskân bölgelerine gönderilmesi amaçlanıyordu; fakat kitleler hâlindeki gelişler, gemi ve nakliye yetersizliği, mevsim şartları ve idari kapasitenin sınırlılığı nedeniyle bu plan çoğu zaman aksadı. Samsun İskelesi’ne getirilen muhacirlerin bir kısmı, sevk edilecekleri yerlere gönderilemediği için Samsun ve Canik çevresinde geçici olarak yerleştirildi; bu geçici yerleşimlerin bir bölümü zamanla kalıcı hâle geldi.


Karadeniz geçişi, sürgünün en yıkıcı aşamalarından biriydi. Kıyılarda bekleyen muhacirlerin sayısı gemi kapasitesinin çok üzerindeydi. Bu nedenle insanlar çoğu zaman aşırı kalabalık teknelere ve ticaret gemilerine bindirildi. Yolculuk sırasında temiz su, yiyecek, sağlık hizmeti ve barınma koşulları yetersizdi. Gemilerde salgın hastalıklar hızla yayılıyor, zayıf düşen çocuklar, yaşlılar ve hastalar yolculuğu tamamlayamıyordu. Fırtına, kötü hava ve denize elverişli olmayan taşıma araçları, deniz yolculuğunu daha da tehlikeli hâle getirdi. Gemilerin batması, yolcuların denizde hayatını kaybetmesi ve bazı kaptanların yüksek ücret karşılığında insanları taşımasına rağmen güvenli ulaşım sağlamaması gibi olaylar sıradan hale geldi.

Çerkes Sürgünü'ne Dair (TRT Arşiv)


Sürgün, yalnızca Kafkasya’dan Osmanlı sahillerine geçişle sınırlı kalmadı; Osmanlı limanlarına ulaşan muhacirler için yeni bir belirsizlik dönemi başladı. Trabzon ve Samsun gibi merkezlerde yığılma arttıkça iaşe, barınma, sağlık ve sevk sorunları ağırlaştı. Osmanlı idaresi, gelenlerin sayısı karşısında geçici barınma alanları oluşturdu, yiyecek dağıtımı yaptı ve muhacirleri iç bölgelere yönlendirmeye çalıştı. Ancak limanlarda kısa süre içinde biriken nüfus, mevcut imkânların çok üzerindeydi. Salgın hastalıkların yayılması, ölümlerin artması ve yerel idarenin defin, tedavi, yiyecek ve güvenlik meseleleriyle aynı anda uğraşmak zorunda kalması, sürgünün varış noktalarında da ağır bir insani kriz doğurdu.


1863-1865 arasında Osmanlı basınında muhacirlerin gelişi, yardım ihtiyacı, iskân ve sevk meseleleri görünür hâle geldi. Takvim-i Vekayi, Tasvir-i Efkâr, Tercüman-ı Ahval ve Ruzname-i Ceride-i Havadis gibi gazetelerde Çerkezistan’daki gelişmeler, Rusya’nın askerî baskısı, Osmanlı topraklarına yönelen muhacir kitleleri ve yardım çağrıları yer aldı. Basındaki haberler, sürgünün yalnızca diplomatik veya askerî bir mesele olarak değil, Osmanlı kamuoyunun karşılaştığı geniş çaplı bir muhacir krizi olarak da algılandığını gösterir. Haberlerde göçmenlerin yerleştirilmesi, nakli, yiyecek temini ve yardım toplama faaliyetleri öne çıktı.


Muhacirlerin Osmanlı limanlarına ulaşmasından sonra sevk güzergâhları bölgelere göre değişti. Bazı gruplar Anadolu’nun iç kesimlerine, bazıları Balkanlar’a, bazıları da Suriye ve Ürdün taraflarına yönlendirildi. Sevk sırasında ailelerin parçalanması, kalabalık kafilelerin yol boyunca hastalık ve yoksullukla karşılaşması, geçici konaklama alanlarında ölümlerin devam etmesi ve iskân bölgelerine ulaşanların üretime başlayana kadar yardıma muhtaç kalması sık görülen durumlardı. Canik örneğinde olduğu gibi bazı muhacirler, esasen başka yerlere gönderilmek üzere limana getirilmişken yoğunluk ve iklim şartları nedeniyle bulundukları çevrede bırakıldı. Böylece sürgünün idari haritası, başlangıçta yapılan planlardan çok sahadaki zorunluluklarla şekillendi.


Kıyılara yığılma ve deniz yolculuğu sırasında yaşanan kayıplar, Çerkes Sürgünü’nün demografik etkisini ağırlaştırdı. Birçok kişi Osmanlı topraklarına ulaşamadan Karadeniz kıyılarında, gemilerde veya varış limanlarında hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar ise çoğu zaman açlık, hastalık, mal kaybı ve aile parçalanmasıyla yeni iskân alanlarına ulaştı. Bu süreç, sürgünün yalnızca “Kafkasya’dan Osmanlı ülkesine göç” biçiminde değil, birbirini izleyen zorlayıcı aşamalardan oluşan bir kopuş olarak yaşandığını gösterir: iç bölgelerden çıkarılma, kıyıya sürülme, bekleme, gemilere bindirilme, deniz geçişi, limanlarda yığılma, geçici barınma ve yeni iskân alanlarına sevk.

Sayılar ve Kayıp Tahminleri

Çerkes Sürgünü’ne ilişkin nüfus ve kayıp sayıları, olayın en tartışmalı alanlarından biridir. XIX. yüzyıl ortasında Kafkasya’dan ayrılmak zorunda kalan nüfusun kesin biçimde hesaplanmasını güçleştiren birkaç neden vardır. Sürgün, tek bir tarihte ve tek bir güzergâh üzerinden gerçekleşmemiş; 1850’lerin sonlarından itibaren hızlanan, 1863-1865 arasında doruğa ulaşan ve sonraki on yıllarda daha küçük dalgalarla devam eden bir süreç hâlinde yaşanmıştır. Göçmenlerin bir kısmı karadan, önemli bir kısmı deniz yoluyla Osmanlı topraklarına ulaşmış; bazıları kıyılarda, gemilerde veya varış limanlarında hayatını kaybetmiş; bazıları geçici iskân yerlerinden başka bölgelere sevk edilmiştir. Bu hareketlilik, aynı kişilerin farklı kayıt aşamalarında tekrar sayılmasına veya yolculukta ölenlerin resmî iskân kayıtlarına hiç girmemesine yol açmıştır.


Sayı ihtilafının bir başka nedeni, kaynakların farklı nüfus kategorilerini esas almasıdır. Bazı rakamlar yalnızca 1863-1865 arasındaki büyük sürgün dalgasını, bazıları 1858’den itibaren başlayan göçleri, bazıları 1859-1879 arasındaki daha geniş Kafkas muhaceretini, bazıları ise 1881-1914 arasındaki devam eden göçleri kapsar. “Çerkes” adının kimi metinlerde dar anlamda Adığeleri, kimi metinlerde ise Abaza, Ubıh, Çeçen, Dağıstanlı ve başka Kuzey Kafkasyalı Müslüman muhacirleri de içine alan geniş bir kitleyi karşılaması da rakamların farklılaşmasına neden olur. Bu nedenle sürgün sayıları değerlendirilirken hangi tarih aralığının, hangi toplulukların ve hangi kayıt türünün esas alındığı belirleyicidir.


1858’den itibaren başlayan göç dalgasında 1863 yazına gelindiğinde Osmanlı topraklarına ulaşanların yaklaşık 80 bin kişi olduğu, 1864 ilkbaharında ise bu sayının 400 bine çıktığı belirtilir. Bu iki rakam, sürgünün kısa sürede nasıl büyüdüğünü göstermesi bakımından önemlidir. 1863 yazındaki 80 binlik muhacir kitlesi, henüz büyük yığılmanın başlangıç evresini ifade ederken, 1864 ilkbaharındaki 400 binlik tahmin, Rus askerî harekâtının son aşamasıyla birlikte kıyılara ve Osmanlı limanlarına yönelen kitlenin hızla arttığını gösterir. Bu artış, 1864’ün yalnızca sembolik bir tarih olmadığını; aynı zamanda kitlesel zorunlu yer değiştirme açısından yoğunlaşma dönemi olduğunu ortaya koyar.


Kafkasya’dan gelen göçmenlerin toplam sayısı için kaynaklarda 700 bin ile 1 milyon arasında değişen tahminler yanında, 1.200.000’e ulaşan rakamlar da bulunur. Bu aralık, yalnızca hesaplama güçlüğünden değil, olayın kapsamının farklı tanımlanmasından da kaynaklanır. Daha dar değerlendirmelerde Osmanlı topraklarına ulaşan belirli muhacir grupları dikkate alınırken, daha geniş değerlendirmelerde Kafkasya’dan çıkarılan veya çıkarılmaya zorlanan bütün nüfus hesaba katılır. Bazı çalışmalarda 1840 yılında 5 milyon nüfusa sahip olduğu belirtilen Kuzey Kafkasya’dan 1,5 milyon kişinin tehcire tabi tutulduğu ifade edilir. Başka bir tahminde yalnızca Doğu Çerkezistan’dan 552 bin kişinin göç ettiği belirtilir.


1859-1879 arası için kullanılan daha geniş tahminlerde Kafkasya’dan çoğu Çerkes olmak üzere yaklaşık 2 milyon kişinin göçe maruz kaldığı, bunların yaklaşık 500 bininin yolculuk sırasında açlık, hastalık, deniz kazaları ve kötü taşıma koşulları nedeniyle hayatını kaybettiği kabul edilir. Bu çerçevede Osmanlı topraklarına ulaşabilen nüfus ile Kafkasya’dan çıkarılan toplam nüfus arasında ciddi bir fark oluşur. Yolculukta ölenlerin önemli bir kısmı düzenli kayıt sistemine giremediği için demografik kaybın tamamını yalnızca Osmanlı iskân kayıtlarından çıkarmak mümkün değildir.


Çerkes Sürgünü'ne Dair Bir Röportaj (Al-Jazeera)

Bazı değerlendirmelerde 1859-1879 yılları arasında Anadolu’ya gelen Çerkes nüfusunun yaklaşık 1,5 milyon kişi olduğu, 1881-1914 yılları arasında ise Kafkasya’dan gelenlerin yaklaşık 500 bin kişi daha arttığı kabul edilir. Bu hesap, Çerkes ve genel Kafkas muhaceretinin 1864’te tamamen bitmediğini, Osmanlı-Rus savaşları, sınır güvenliği, Rusya’nın yerleşim baskısı ve bölgesel siyasetin etkisiyle sonraki dönemlerde de devam ettiğini gösterir. 1881-1914 arasındaki 500 bin kişilik göç tahmini, sürgünün uzun vadeli demografik etkisini anlamak bakımından önemlidir; çünkü bu dönem, ilk büyük kırılmanın ardından kalan toplulukların da çeşitli baskılar ve siyasi şartlar altında Kafkasya’dan ayrılmayı sürdürdüğü bir evreyi ifade eder.


1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında yaşanan yeni göç dalgaları da sayıların karmaşıklaşmasına yol açar. Bu savaşın ardından 694.067 kişinin göç ettiği, bu muhacirlerin başta Selanik, İstanbul ve Kosova olmak üzere çeşitli vilayetlere, yaklaşık 15 bininin ise Samsun’a yerleştirildiği belirtilir. Yine savaş sonrasında sevk edilen 60 bin Abaza muhacirin 50 bini Çarşamba ve Bafra’ya, kalan kısmı ise Trabzon çevresine iskân edilmiştir. Bu rakamlar, 1864 sonrasındaki Kafkas muhaceretinin yeni savaş ve güvenlik gelişmeleriyle yeniden canlandığını gösterir. 93 Harbi sonrasında göç edenlerin bir bölümü daha önce Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş, fakat savaş nedeniyle ikinci kez yer değiştirmek zorunda kalmış topluluklardan oluşuyordu.


Kayıp tahminlerinde en güç mesele, ölenlerin nerede ve hangi aşamada sayılacağıdır. Kafkasya’daki köy tahribatı sırasında hayatını kaybedenler, kıyılarda beklerken ölenler, gemilerde hastalık veya açlıktan ölenler, deniz kazalarında boğulanlar, Osmanlı limanlarına ulaştıktan sonra salgın hastalık ve yoksulluk nedeniyle hayatını kaybedenler aynı toplamın içinde her zaman ayrı ayrı gösterilmez. Bazı tahminlerde yalnızca deniz yolculuğu ve geçiş kayıpları dikkate alınırken, bazı değerlendirmelerde savaş, sürgün ve iskân sürecinin tamamındaki kayıplar birlikte düşünülür. Bu nedenle 500 bin kayıp rakamı, belirli bir hesaplama yöntemiyle kesinleştirilmiş nüfus verisi değil; sürgünün ölümle sonuçlanan geniş insani boyutunu ifade eden bir tahmindir.


Osmanlı kayıtları, muhacirlerin limanlara ulaşmasından sonra tutulan defterler, iaşe listeleri, sevk belgeleri ve iskân kayıtları üzerinden daha görünür hâle gelir. Ancak bu kayıtlar da tüm süreci eksiksiz yansıtmaz. Kayıt altına alınmadan ölenler, limanlarda geçici olarak kalanlar, başka bölgelere sevk edilenler, firar edenler, ailelerinden ayrılanlar ve aynı hanenin farklı yerlerde kaydedilen üyeleri sayım güvenilirliğini etkiler. Özellikle Samsun, Trabzon ve Sinop gibi limanlarda yaşanan yoğunluk, kayıt ve sevk işlerinin düzenli yürütülmesini zorlaştırmıştır. Muhacirlerin bir kısmı planlanan iskân bölgelerine gönderilemeden geçici yerleşim alanlarında kalmış; bu durum hem yerel nüfus kayıtlarını hem de toplam muhacir sayısını karmaşıklaştırmıştır.


Rus, Osmanlı ve Batılı gözlemcilerin rakamları arasında da farklılıklar bulunur. Rus makamları bazen sürgünü daha sınırlı bir yer değiştirme olarak gösterecek biçimde düşük rakamlar kullanmış, Osmanlı tarafı ise limanlara ulaşan ve iaşe yükü oluşturan nüfusu daha sistematik biçimde kaydetmiştir. Batılı diplomat, gazeteci ve gözlemciler ise çoğu zaman belirli bir liman, bölge veya geçiş anına ilişkin gözlemlerden hareketle tahminlerde bulunmuştur. Bu nedenle farklı kaynaklarda verilen sayılar, aynı tarihsel olayı açıklasa da çoğu zaman aynı nüfus evresini ölçmez. Bir rakam kıyıdaki bekleyenleri, diğeri Osmanlı’ya ulaşanları, bir başkası iskân edilenleri, bir diğeri ise savaş ve yolculuk kayıplarıyla birlikte toplam yerinden edilenleri ifade edebilir.


Bu farklılıklara rağmen ortak tablo açıktır: Çerkes Sürgünü, XIX. yüzyıl Osmanlı coğrafyasına yönelen en büyük kitlesel muhaceretlerden biridir. 1858’de on binlerle ifade edilen hareketlilik, 1864’te yüz binlere ulaşmış; daha geniş tarih aralıkları dikkate alındığında Kafkasya’dan koparılan veya Osmanlı ülkesine yönelen nüfus milyon ölçeğinde değerlendirilmiştir. Kesin sayı vermek mümkün olmamakla birlikte, 700 bin ile 1,2 milyon arasındaki muhacir tahminleri, 1,5 milyonluk tehcir değerlendirmeleri, 1859-1879 için 2 milyonluk geniş göç hesabı ve 500 bin civarındaki ölüm tahminleri, olayın yalnızca bölgesel bir yer değiştirme değil, Kuzey Kafkasya’nın demografik yapısını köklü biçimde değiştiren büyük bir nüfus kırılması olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin Kabul, Yardım ve İskan Politikası

Osmanlı Devleti’nin Çerkes muhacirleri kabulü, XIX. yüzyıl ortasında devletin karşı karşıya kaldığı en büyük nüfus ve iskân meselelerinden biri hâline geldi. Kırım Savaşı sonrasında maliyesi zayıflamış, dış borç yükü artmış ve taşra idaresinde pek çok yapısal sorunla uğraşan Osmanlı yönetimi, buna rağmen Kafkasya’dan gelen Müslüman muhacirleri sınır dışında bırakmadı. Kabul siyasetinde dinî yakınlık, hilafet makamının Müslüman topluluklara karşı sorumluluk anlayışı, Rus baskısından kaçan nüfusun korunması ve Osmanlı ülkesindeki nüfus dengesinin Müslüman unsurlar lehine güçlendirilmesi birlikte etkili oldu. Muhacirlerin gelişi, yalnızca insani bir mesele olarak değil, imparatorluğun demografik, askerî, tarımsal ve güvenlik ihtiyaçlarıyla bağlantılı bir iskân sorunu olarak ele alındı.


Çerkes muhacirlerin kabulü başlangıçta sınırlı ve yönetilebilir bir hareket olarak düşünülmüş olsa da 1863-1865 arasında sayının hızla artması idari kapasiteyi zorladı. Osmanlı limanlarına ulaşan muhacirlerin önemli bir bölümü yorgun, aç, hasta ve mal varlığını büyük ölçüde kaybetmiş durumdaydı. Devlet, bu kitleleri yalnızca karaya çıkarmakla yetinemezdi; barındırma, besleme, tedavi etme, sevk etme, arazi bulma, yerli halkla ilişkileri düzenleme ve yeni köyler kurma görevleri aynı anda ortaya çıktı. Bu nedenle muhacir meselesi, merkezî hükümet, valilikler, sancak idareleri, yerel meclisler, askerî makamlar, sağlık görevlileri ve halkın katılımıyla yürütülen çok yönlü bir idari faaliyete dönüştü.

Sürgün Sonrası Bir Osmanlı'ya Sığınan Çerkesler ve Bir Osmanlı Yetkilisi (Library of Congress)


Bu sürecin en önemli kurumsal adımı, muhacirlerin sevk ve iskân işlerini düzenlemek üzere oluşturulan Muhacirin Komisyonu oldu. Komisyonun görevi, gelenlerin sayısını belirlemek, hangi bölgelere gönderileceklerini planlamak, geçici barınma ve iaşe ihtiyaçlarını karşılamak, nakliye masraflarını düzenlemek ve iskân sırasında ortaya çıkan anlaşmazlıklara müdahale etmekti. Komisyonun kurulması, muhacir yerleştirme işinin gelişigüzel yürütülmediğini gösterir. Aynı zamanda göçün nedenlerini ve sahadaki şartları araştırmaya yönelik girişimler, iskân sürecinin yalnızca gelenlerin dağıtılmasından ibaret görülmediğini ortaya koyar.


Muhacirlerin ilk ihtiyaçları yiyecek, giyecek, barınak ve sağlık hizmetiydi. Limanlara ulaşanların çoğu günler süren yolculuktan sonra gıdasızlık, soğuk, salgın hastalık ve yoksullukla karşı karşıya kaldı. Devlet görevlileri ve yerel halk, bu ihtiyaçların karşılanması için ayni ve nakdî yardımlar yaptı. Osmanlı basınında şalvar, hırka, Amerikan bezi ve benzeri giyecek-yardım haberleri yer aldı; bağış yapan kişilerin adları ve bağış miktarları yayımlandı. Padişah ve devlet erkânı da yardım faaliyetlerine katıldı. Bu yardımlar, muhacirlerin kıyılara ve limanlara ulaştıklarında kendi imkânlarıyla yaşamlarını sürdüremeyecek durumda olduklarını gösterir.


Sağlık meselesi, yardım politikasının en zor alanlarından biriydi. Kafkasya’dan gelenlerin kalabalık gemilerle taşınması, limanlarda yığılması ve kötü barınma şartları kolera ve benzeri hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Trabzon’dan gelen haberlerde kolera salgını nedeniyle insanların şehir dışına kaçtığı, sıcak havanın durumu daha da ağırlaştırdığı belirtilir. Mülteci kamplarında doktorlar ve cerrahlar görevlendirildi; Doktor Rıfat Efendi ve Cerrah Hacı Ahmet Efendi gibi sağlık görevlileri muhacirler arasında hizmet verdi. Sağlık personelinin çalışmaları basına yansıdı ve bazılarına hizmetleri nedeniyle nişan verildi. Salgınlar yalnızca muhacirleri değil, yerli ahaliyi, memurları ve sağlık görevlilerini de etkiledi.


İskân bölgelerinin seçimi Osmanlı yönetimi açısından stratejik bir karardı. Devletin muhacirleri yerleştirmeyi düşündüğü başlıca sahalar Batı Anadolu, Doğu Trakya, Güneydoğu Anadolu, Suriye-Irak hattı ve Kuzey Afrika idi. Rumeli, ilk aşamada öncelikli bölgelerden biri oldu; çünkü Hristiyan nüfusun yoğun bulunduğu ve ayrılıkçı hareketlerin etkili olduğu bu sahada Müslüman nüfusu artırmak isteniyordu. Çerkes muhacirlerin Rumeli’ye yerleştirilmesiyle hem nüfus dengesi değiştirilecek hem de devlete bağlı, askerî tecrübesi bulunan bir topluluk üzerinden güvenlik sağlanacaktı. Anadolu ve Suriye’deki iskânlar da aynı mantığın farklı coğrafyalardaki uygulamalarıydı. Güney ve Güneydoğu Anadolu’da bazı Arap aşiretlerinin kontrol altında tutulması, Suriye’de göçebe grupların yerleşik düzene çekilmesi ve asayişin güçlendirilmesi gibi amaçlar iskân politikasında etkili oldu.


İstanbul, muhacir iskânı için tercih edilen yerlerden biri değildi. Başkent zaten kalabalık, pahalı ve iaşe bakımından hassas bir merkezdi. Bu nedenle muhacirlerin İstanbul’da yığılmasının önüne geçilmeye çalışıldı; kira ve barınma yardımları konusunda İstanbul diğer bölgelerden ayrı değerlendirildi. Devlet, muhacirleri mümkün olduğunca üretime katılabilecekleri, tarıma açılmamış arazilerin bulunduğu veya güvenlik bakımından stratejik görülen bölgelere yönlendirdi. Böylece iskân politikası, kısa vadede muhacirleri barındırma; orta vadede onları üretici hâle getirme; uzun vadede ise nüfus, güvenlik ve vergi düzenini güçlendirme hedefleriyle yürütüldü.


Muhacirlerin sevk ve yerleştirilmesi önemli maliyetler doğurdu. Canik örneğinde, Kırşehir’e gönderilmek üzere sevk edilen 317 Nogay muhacirinin nakli için 321 bargir kiralandı ve masraf Canik Sancağı Mal Sandığından ödendi. Dikbıyık’a iskân edilmek üzere gönderilen 522 kişi için araba ve bargir masrafları karşılandı; 182 kişilik başka bir grup Havza’ya sevk edildi. Kırım ve Çerkes muhacirlerinden İslimye, Kayseri Uzunyayla, Bolu ve Canik’e gönderilenler için ekmek bedeli, nakliye, yevmiye, memur maaşı ve diğer masraflar ödendi. Terme, Fatsa, Ünye ve Sinop’a kayıklarla sevk edilen Çerkes muhacirler için de ayrıca ödeme yapıldı. Bu ayrıntılar, iskânın yalnızca arazi tahsisinden ibaret olmadığını; taşıma, gıda, memuriyet ve geçici bakım masraflarını da kapsadığını gösterir.


Arazi tahsisi, iskân politikasının merkezinde yer aldı. Osmanlı idaresi, boş veya işlenmeyen arazileri muhacirlere vererek hem onların geçimini sağlamayı hem de tarımsal üretimi artırmayı hedefledi. Çerkes muhacirlerin boş ve tarıma açılmamış toprakları işlemesi, hazinenin tarıma dayalı gelirlerini artırabilecek bir gelişme olarak görüldü. Bu politika, aynı zamanda savaşlar ve göçler nedeniyle nüfusu azalan bölgelerde üretici Müslüman nüfusun yeniden güçlendirilmesi anlamına geliyordu. Ancak arazi tahsisi her zaman sorunsuz olmadı. Canik’te bazı çiftliklerin yeni gelen muhacirlere verilmesi, aynı bölgede yaşayan Türkmenler, eski muhacirler, mülk sahipleri ve yeni yerleşen Çerkesler arasında anlaşmazlıklara yol açtı. Bazı arazilerin mülk, bazı kısımların arâzi-i emîriyye, bazı bölümlerin vakıf toprağı olması çözümü daha da karmaşık hâle getirdi.


Yerleşimlerde nüfus başına düşen arazi miktarı, mevcut halkın kullanım hakları ve üretime elverişli alanların paylaşımı sık sık merkezî ve yerel makamların müdahalesini gerektirdi. Bir çiftlikte 409 muhacire 1.478 dönüm arazi verildiği ve kişi başına yaklaşık üç buçuk dönüm düştüğü; aynı yerde 40 hane 64 nüfus Türkmen taifesinin de yaşadığı tespit edildi. Bataklık alanların hayvan merası olarak kullanılması, ziraata elverişli yerlerin kimin tasarrufunda olacağı ve özel mülk sahiplerinin hakları gibi konular komisyon raporlarına ve yerel incelemelere konu oldu. Bu tür örnekler, iskânın sahada yalnızca “boş araziye muhacir yerleştirme” biçiminde işlemediğini; eski yerleşikler, yeni gelenler, vakıf arazileri, özel mülkiyet ve devlet arazisi arasında çok katmanlı bir düzenleme gerektirdiğini gösterir.


Osmanlı Devleti, iskân politikasında muhacirleri pasif yardım alıcıları olarak değil, imparatorluğun güvenlik ve üretim düzenine katılacak yeni nüfus unsurları olarak değerlendirdi. Rumeli’de ayrılıkçı hareketlere karşı Müslüman nüfusu artırmak, Anadolu’da boş arazileri üretime açmak, Suriye ve Irak hattında göçebe aşiretlerin hareket alanını sınırlamak, stratejik geçiş bölgelerinde devlete bağlı yerleşik topluluklar oluşturmak bu yaklaşımın parçalarıydı. Çerkeslerin askerî tecrübesi ve savaşçı kimliği, özellikle asayiş sorunu yaşanan bölgelerde tercih edilmelerinde etkili oldu. Bu nedenle iskân politikası hem koruma hem de devletin nüfus ve güvenlik siyasetini destekleme işlevi taşıdı.


Suriye ve Kuneytra örneği, Osmanlı iskân politikasının bölgesel dönüşüm etkisini açık biçimde gösterir. Kuneytra, uzun süre güvensiz kabul edilen ve daha çok göçebe grupların otlak alanı olarak kullanılan bir bölgeyken, Çerkes muhacirlerin stratejik biçimde yerleştirilmesiyle idari, sosyal ve ekonomik bakımdan dönüşmeye başladı. İlk kuşak muhacirler tarım ve ticaret faaliyetlerine yöneldi; devlet desteğiyle yerel idare ve eğitim alanına dâhil oldu. Osmanlı yönetiminin göçebeleri yerleşikleştirme hedefi ile muhacir köylerinin kurulması bu bölgede kesişti. Çerkes muhacirler, devletle çatışan gruplara karşı güvenliği sağlama ve yerleşik hayatı teşvik etme sürecinde etkin rol üstlendi.


Wadi Şir'de Bulunan Çerkes Yerleşimi (Library of Congress)

İskân sürecinin zorlayıcı yönlerinden biri de asayiş meseleleriydi. Sürgün, malını ve toplumsal düzenini kaybetmiş büyük kitleleri kısa sürede yeni çevrelere taşımıştı. Bazı bölgelerde arazi anlaşmazlıkları, yerli ahaliyle çatışmalar, gasp, yağma, şikâyet ve güvenlik sorunları ortaya çıktı. Canik, Manyas, Terme ve Samsun çevresindeki bazı olaylarda Çerkes ve Gürcü muhacirlerin yerli Müslüman veya gayrimüslim halkla gerilim yaşadığı; bazı kişilerin uzak bölgelere sürülmesi, senet alınması veya arazi satın alınarak sorunun çözülmesi gibi tedbirler gündeme geldi. Bu hadiseler, iskânın yalnızca insani yardım boyutuyla değil, taşra düzeninin korunması ve yerel hukukî ihtilafların çözümüyle birlikte yürütüldüğünü gösterir.


Osmanlı Devleti’nin mali imkânları, gelen nüfusun büyüklüğü karşısında yetersiz kaldı. Kırım Savaşı’nın getirdiği borçlanma, hazine gelirlerindeki sıkıntılar ve taşrada artan idari masraflar, muhacirlerin iaşe ve iskân yükünü ağırlaştırdı. Buna rağmen muhacirlerin ülkeye kabulü, yerleştirilmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanması sürdürüldü. Devletin yaklaşımı ne yalnızca dinî dayanışma ne de yalnızca pragmatik nüfus siyasetiyle açıklanabilir. Çerkes muhacirler, bir yandan Rus baskısından kaçan Müslüman topluluklar olarak korunmaya çalışıldı; diğer yandan Osmanlı Devleti’nin tarım, güvenlik, askerî insan kaynağı ve nüfus dengesi politikalarının parçası hâline getirildi.


Sonuçta Osmanlı kabul ve iskân politikası, kısa vadede limanlara yığılan muhacirlerin hayatta kalmasını sağlama; orta vadede onları üretici ve yerleşik nüfusa dönüştürme; uzun vadede ise imparatorluğun demografik ve güvenlik dengelerini yeniden kurma amacı taşıdı. Bu süreçte yardım kampanyaları, sağlık hizmetleri, nakliye masrafları, arazi tahsisleri, köy kuruluşları, yerel anlaşmazlıkların çözümü ve stratejik yerleşim tercihleri aynı politikanın parçaları olarak işledi. İmkânların sınırlılığı ve gelen nüfusun büyüklüğü ciddi aksaklıklara yol açtı; ancak Çerkes muhacirlerin Osmanlı coğrafyasına yerleşmesi, imparatorluğun son dönemindeki nüfus, tarım, askerî düzen ve taşra güvenliği üzerinde kalıcı etkiler bıraktı.

Anadolu, Rumeli ve Suriye’de Yerleşim Alanları

Çerkes muhacirlerin Osmanlı coğrafyasındaki yerleşimi tek bir bölgeye yoğunlaşmadı; Rumeli’den Anadolu içlerine, Karadeniz kıyılarından Suriye ve Ürdün hattına kadar geniş bir alana yayıldı. Osmanlı idaresi, muhacirleri yalnızca boş bulunan yerlere dağıtmadı; yerleştirilecek bölgeleri nüfus dengesi, güvenlik, tarımsal üretim, ulaşım hatları ve mevcut yerel sorunlar bakımından değerlendirdi. Bu nedenle Çerkes köyleri çoğu zaman büyük yolların yakınında, dağ geçitlerinde, sınır bölgelerinde, asayiş sorunu yaşanan sahalarda veya tarıma açılması istenen boş araziler üzerinde kuruldu. Dobruca’dan Kosova’ya, Nablus’tan Kuneytra’ya kadar uzanan dağınık yerleşim düzeni, hem sürgünün kitlesel boyutundan hem de Osmanlı iskân siyasetinin stratejik tercihlerinden kaynaklandı.


Rumeli, ilk büyük iskân sahalarından biri oldu. Osmanlı Devleti, Hristiyan nüfusun yoğun bulunduğu ve milliyetçi hareketlerin güç kazandığı bu bölgede Müslüman nüfusu artırmak, tarımsal üretimi desteklemek ve devlete bağlı yeni yerleşim birimleri oluşturmak istedi. Çerkes muhacirlerin askerî tecrübeleri, Rumeli’deki güvenlik hesapları açısından ayrıca önem taşıdı. Bulgar, Sırp ve diğer Balkan hareketlerinin Osmanlı yönetimi açısından yarattığı baskı, muhacir iskânını yalnızca insani bir yerleştirme faaliyeti olmaktan çıkararak nüfus ve güvenlik politikasının parçası hâline getirdi. Buna rağmen Rumeli’deki yerleşimlerin önemli bir kısmı uzun ömürlü olmadı; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında bölgedeki Çerkesler yeni bir yer değiştirme dalgasına maruz kaldı ve birçok grup Anadolu veya Suriye’ye sevk edildi.


Anadolu, Çerkes muhacirlerin en geniş ve kalıcı biçimde yerleştiği ana saha hâline geldi. Tokat, Balıkesir, Eskişehir, Samsun, Kayseri, Sivas ve Bursa, yoğun Çerkes iskânı yapılan merkezler arasında öne çıktı. Bu şehirler yalnızca nüfus yoğunluğu bakımından değil, Osmanlı iskân politikasının hedefleri bakımından da dikkat çekicidir. Tokat-Sivas-Kayseri hattı, İç Anadolu ile Karadeniz arasında bağlantı sağlayan geniş bir iç yerleşim kuşağı oluşturuyordu. Balıkesir, Bursa ve Eskişehir ise Batı Anadolu’da hem ulaşım hem tarımsal üretim hem de Rumeli’den Anadolu’ya geçen muhacirlerin yerleştirilmesi bakımından uygun görülen alanlardı. Devlet, bu bölgelerde bataklıkların ıslahı, boş arazilerin tarıma açılması, vergi gelirlerinin artırılması ve yerleşik düzenin güçlendirilmesi gibi hedefler güttü.


Samsun ve Canik çevresi, sürgün sürecinde hem geçiş hem de iskân alanı olarak özel bir yer tuttu. Samsun İskelesi, Anadolu içlerine sevk edilecek muhacirlerin önemli varış noktalarından biriydi. Ancak gelenlerin sayısı arttığında ve özellikle kış aylarında sevk zorlaştığında, muhacirler geçici olarak Samsun ve çevresinde barındırıldı. Sivas’ta iskân edilmek üzere Samsun’a gelen 727 Çerkes muhacir Yozgat’a sevk edilirken, arkadan geleceklerin kış şartları nedeniyle geçici olarak Amasya ve Samsun’da uygun yerlere yerleştirilmesi istendi. 1861’de Trabzon’dan Samsun İskelesi’ne getirilen 2.432 göçmenden 2.344’ü Sivas’a gönderildi; geride kalanlar geçici olarak Samsun’da iskân edildi. Samsun’a çıkan ve Merzifon’da misafir olarak kalan 26 hanede 123 kişinin Samsun, Amasya ve Sivas’ta seçecekleri boş arazilere yerleştirilmeleri ve yoksul olanlara günlük yarımşar kıyye ekmek verilmesi kararlaştırıldı.


1864’te Trabzon’da toplanan göçmenlerin yaklaşık 70 bini geçici olarak Samsun’da iskân edildi. Bu sayı, Samsun’un yalnızca bir ara durak değil, büyük bir muhacir yığılma merkezi hâline geldiğini gösterir. Canik kazaları ve çevresinde Kılıçdede, Kurupelit, Dereköy, Kürt Irmağı, Derbent ve Kumcağız gibi yerlerde çadırlı geçici barınma alanları kuruldu. Samsun İskelesi’nin küçük olması, buna karşılık gelen muhacir sayısının sürekli artması, idareyi hızlı sevk tedbirleri almaya zorladı. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve yürüyemeyecek durumda olanlar için araba ve binek hayvanı sağlanması istendi. Böylece Samsun ve Canik çevresindeki iskân, önceden bütünüyle planlanmış yerleşimden çok sahadaki yoğunluk, ulaşım imkânları ve mevsim şartlarıyla şekillendi.

Çerkes Sürgünü'nün 158. Yılı (T.C. İletişim Başkanlığı)


Canik bölgesinde geçici iskân zamanla kalıcı yerleşimlere dönüştü. Samsun’a başka yerlere gönderilmek üzere getirilen bazı muhacirler, sevk işlemleri aksayınca bulundukları bölgelerde kaldı. Şapsığ kabilesinden bazı ailelerin Dereköy’e yerleşme isteği, arazinin vakıf niteliği taşıması nedeniyle sorun doğurdu. Bu örnek, Çerkes yerleşimlerinin yalnızca nüfusun dağıtılmasıyla sınırlı olmadığını; vakıf arazisi, devlet arazisi, özel mülkiyet, yerli halkın kullanım hakları ve muhacirlerin yerleşme talepleri arasında hukukî-idari ihtilaflar yarattığını gösterir. Canik çevresindeki yerleşimler, aynı zamanda muhacirlerin Osmanlı taşrasında nasıl yeni köyler kurduğunu, geçici barınma alanlarının nasıl kalıcı yerleşimlere dönüştüğünü ve iskânın yerel arazi düzeniyle nasıl iç içe geçtiğini anlamak için somut bir örnek oluşturur.


Anadolu’daki Çerkes yerleşimleri yalnızca Karadeniz ve İç Anadolu hattında yoğunlaşmadı. Batı Anadolu’da Balıkesir, Bursa, Bilecik, Eskişehir, Sakarya, Düzce, Yalova ve Çanakkale gibi bölgeler; Orta Anadolu’da Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Sivas ve Kayseri; güneyde Kahramanmaraş ve Adana çevresi, Çerkes nüfusun yerleştiği önemli sahalar arasında sayılır. Türkiye’deki Çerkes yerleşimlerinin genel dağılımı, Karadeniz’den İç Anadolu’ya ve Marmara’dan Akdeniz’e uzanan geniş bir kuşak oluşturur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Trakya dışındaki birçok bölgede yüzlerce Çerkes yerleşimi meydana gelmiştir. Bu dağılım, hem 1860’lar sürgününün hem de 1877-1878 sonrasında yaşanan ikinci hareketliliğin sonucudur.


Rumeli’den Anadolu ve Suriye’ye yönelen ikinci dalga, yerleşim haritasını yeniden değiştirdi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rumeli’deki Müslüman nüfusun büyük bölümü gibi Çerkesler de ciddi baskılarla karşılaştı. Daha önce Balkanlar’a yerleştirilen Çerkes toplulukları, savaş ve diplomatik düzenlemeler sonucunda yeniden sevk edildi. Varna, Selanik ve İstanbul gibi limanlarda toplanan bu gruplar, Anadolu veya Arap vilayetlerine gönderildi. Rumeli’den gelen muhacirlerin yerleştirilmesinde yalnızca Osmanlı idaresinin tercihleri değil, dış baskılar da etkili oldu. Yunan makamları, sınır bölgelerine yakın yerlere muhacir yerleştirilmesine karşı çıktı; Rusya ise Çerkeslerin kendi sınırlarına yakın sahalarda bulunmasını istemedi. Bu koşullar, Osmanlı Devleti’ni Suriye gibi daha güneydeki vilayetlere yöneltti.


Suriye vilayeti, özellikle 1877-1878 sonrasında Çerkes muhacirlerin önemli yerleşim sahalarından biri hâline geldi. Beyrut, Akka, Trablusşam ve Lazkiye limanları, Rumeli’den sevk edilen muhacirlerin ilk varış merkezleri arasında yer aldı. 1878 Şubatında bu limanlara toplam 4.500 Çerkes ulaştı ve iç bölgelere sevk edildi. Mart 1878’de binden fazla Çerkesin Şam yakınlarında yerleştirilmek üzere Beyrut’a geldiği, ancak kötü hava koşulları ve yetersiz ulaşım imkânları nedeniyle liman şehirlerinde beklemek zorunda kaldığı anlaşılır. Bu durum, Karadeniz geçişinde yaşanan sevk sorunlarının benzerinin Doğu Akdeniz limanlarında da görüldüğünü gösterir.


Suriye’deki yerleşimlerin merkezlerinden biri Kuneytra ve Havran bölgesiydi. Kuneytra, uzun süre güvensiz kabul edilen, göçebe toplulukların kullandığı ve Osmanlı merkezî otoritesinin sınırlı biçimde nüfuz edebildiği bir sahaydı. Çerkes muhacirlerin bu bölgeye yerleştirilmesi, Osmanlı yönetiminin göçebeleri yerleşikleştirme ve taşra güvenliğini güçlendirme hedefiyle doğrudan ilişkiliydi. Bölgeye gelen ilk kuşak muhacirler tarım ve ticaret faaliyetlerine yöneldi; zamanla yerel idare ve eğitim alanlarına katıldı. Kuneytra’daki Çerkes köyleri, yalnızca iskân edilen nüfusun barındığı yerler değil, bölgenin idari ve ekonomik dönüşümünde etkili yerleşim birimleri hâline geldi.


Suriye’ye yönelen muhacir akışında, devletin hareketliliği denetleme çabası da belirgindir. Daha önce bir yerde iskân edilip arazi verilen muhacirlerin başka bölgelere izinsiz nakletmeleri yasaklanmıştı. Suriye Valisi Mehmed Nazif’in yazışmalarında, Anadolu tarafından Suriye’ye muhacir gelişinin sıklaştığı, bu durumun hem muhacirlerin sefaletini artırdığı hem de hükümet için çeşitli zorluklar doğurduğu belirtilir. Geçiş tezkiresi olmayanların geldikleri yerlere iade edilmesi, daha önce yerleştirilen muhacirlerin izinsiz yer değiştirmesine izin verilmemesi ve memurların bu konuda sorumlu tutulması istenmiştir. Bu, iskânın tamamlandıktan sonra da hareketliliği kontrol altında tutmayı gerektiren uzun süreli bir idari mesele olduğunu gösterir.


Rusya’nın yerleşim bölgeleri üzerindeki baskısı da iskân haritasını etkiledi. Rusya, Çerkeslerin Osmanlı topraklarına göç etmesinden memnun olmakla birlikte, onların Karadeniz sahiline veya Doğu Anadolu’ya yerleştirilmesini istemedi. Çerkeslerin ileride Rusya’ya karşı bir askerî güç olarak kullanılmasından endişe duyduğu için daha güneye, mümkünse Suriye’ye gönderilmelerini talep etti. Osmanlı Devleti’nin bazı muhacirleri Kars civarına yerleştirme planları bu dış baskı nedeniyle sorunlu hâle geldi. Bu durum, Çerkes iskânının yalnızca Osmanlı iç idaresiyle değil, Rusya’nın güvenlik kaygıları ve bölgesel diplomatik hesaplarla da bağlantılı olduğunu gösterir.


Sonuçta Çerkes muhacirlerin Anadolu, Rumeli ve Suriye’deki yerleşimi, sürgünün ardından gelişigüzel oluşmuş bir nüfus dağılımı değildi. Rumeli’de Müslüman nüfusu güçlendirme ve güvenlik sağlama; Anadolu’da boş arazileri üretime açma, iç bölgelerde yerleşik nüfusu artırma ve tarımsal ekonomiyi destekleme; Suriye’de göçebe grupları denetleme, sınır ve geçiş bölgelerinde asayişi sağlama hedefleri öne çıktı. Samsun ve Canik gibi yerlerde geçici barınma kalıcı yerleşime dönüşürken, Kuneytra ve Havran gibi bölgelerde Çerkes köyleri taşra düzeninin yeniden kurulmasında rol oynadı. Bu dağınık yerleşim haritası, Çerkes diasporasının Osmanlı coğrafyasında geniş bir alana yayılmasına ve sonraki kuşaklarda farklı bölgesel kimliklerin oluşmasına zemin hazırladı.

Osmanlı Basınında ve Kamuoyunda Çerkes Sürgünü

Çerkes Sürgünü, Osmanlı basınında hem Kafkasya’daki askerî-siyasi gelişmeler hem de Osmanlı topraklarına ulaşan muhacirlerin yardım ve iskân meseleleri üzerinden yer aldı. 1863-1865 dönemi, Osmanlı basınının henüz sınırlı sayıda gazete üzerinden geliştiği, fakat kıraathaneler ve toplu okuma pratikleri yoluyla kamuoyu oluşturma gücünün arttığı bir dönemdi. Gazete satışları bugünün ölçülerine göre düşük görünse de, bir gazetenin birden çok kişi tarafından okunması ve haberlerin sözlü dolaşıma girmesi basının etkisini genişletiyordu. Bu ortamda Çerkesistan’daki savaş, sürgün edilenlerin Osmanlı limanlarına ulaşması, muhacirlerin yerleştirilmesi ve yardım kampanyaları düzenli biçimde haber konusu oldu.


Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Ruzname-i Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkâr, Çerkes Sürgünü’nün Osmanlı kamuoyunda görünür hâle gelmesinde öne çıkan yayınlardı. Bu gazetelerin her biri olaya aynı yerden bakmadı. Devletin resmî yayın organı olan Takvim-i Vekayi, daha çok muhacirlerin gelişi, geçici iskân yerlerine sevki, kalıcı olarak yerleştirilecekleri köy ve kasabalar, ihtiyaçları ve yapılan yardımlar üzerinde durdu. Ceride-i Havadis ve Takvim-i Vekayi, muhacirlerin yardıma muhtaç olduğu, devletin elinden geleni yaptığı, fakat halk desteği olmadan düzenli iskânın güçleşeceği fikrini işledi. Tasvir-i Efkâr ve Tercüman-ı Ahval ise Çerkesistan’ın işgali, Çerkeslerin direnişi ve Rusya’nın bölgedeki politikası üzerinde daha belirgin biçimde durdu.


Takvim-i Vekayi’nin haber dili resmî karakter taşıyordu. Muhacirlerle ilgili haberlerde padişahın ihsanı, devlet görevlilerinin çabası, yerel eşraf ve halkın yardımları öne çıkarıldı. Yardımlar çoğu zaman bağış yapan kişilerin adları, yardım miktarı ve yardımın türüyle birlikte yayımlandı. Bu tarz haberler, yalnızca bilgi vermekle kalmadı; yardım faaliyetlerini teşvik eden bir işlev de üstlendi. Gazetede Sultan Abdülaziz’in Çerkes muhacirlere 10 bin kuruş ihsanda bulunduğuna dair haberler yer aldı. Padişahın yanı sıra hanedan üyeleri, devlet erkânı, memurlar, yerel eşraf ve halktan kişilerin katkıları da kamuya duyuruldu.


Takvim-i Vekayi’deki yardım haberlerinde muhacirler, korunması ve desteklenmesi gereken yoksul topluluklar olarak tasvir edildi. Haberlerde padişahın merhameti, memurların gayreti ve ahalinin yardımı sıkça vurgulandı. Bu yayın dili, devletin muhacir meselesini hem idari hem de ahlaki bir sorumluluk alanı olarak sunduğunu gösterir. Gazetenin resmî kimliği nedeniyle haberlerde devletin düzenleyici rolü, padişahın himayesi ve merkezî idarenin muhacirleri usulüne uygun biçimde yerleştirme iradesi ön plandaydı. Yardım haberlerinin sürekli ilan edilmesi, taşra ve merkezdeki bağış ağlarının kamuya açık biçimde teşvik edildiğini gösterir.


Ceride-i Havadis ve Ruzname-i Ceride-i Havadis, muhacir meselesinin daha geniş kamuoyuna taşınmasında önemli rol oynadı. Bu gazetelerde muhacirlerin iskânı, yiyecek ve giyecek ihtiyaçları, sevk işlemleri, hastalıklar, limanlardaki yoğunluk ve yerel idarelerin faaliyetleri yer aldı. Devletin resmî ilanlarını da yayımlayan Ceride-i Havadis, Takvim-i Vekayi’ye yakın bir çizgide muhacirlere yardımın gerekliliğini öne çıkardı. Ruzname-i Ceride-i Havadis’te ise yiyecek yardımları ve ekmek bedelleri gibi pratik ayrıntılar da haberleşme ağının parçası oldu. 1856-1876 arasında göçmenler için yalnızca ekmek yardımı bakımından tahmini 60 milyon kuruşu aşan bir harcama yapıldığı yönündeki hesap, bu yardım faaliyetlerinin mali boyutunu gösterir.

Çerkes Sürgünü (Diyanet TV)

Tasvir-i Efkâr’ın Çerkesistan haberleri, resmî yardım ve iskân haberlerinden farklı olarak olayın siyasi ve insani yönünü daha güçlü biçimde öne çıkardı. Gazete, “Havadis-i Hariciye” ana başlığı altında “Asya” kısmında Çerkesistan’dan haberler verdi. Bu haberlerde Çerkeslerin Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadele, yalnızca kuru bir savaş haberi olarak aktarılmadı; vatanlarını koruma çabası, askerî direnişleri ve içinde bulundukları zorlu durum okuyucuya duyuruldu. Çerkeslerin fiziksel ve manevi güçle savaştıkları, fakat şartların daha fazla mücadeleye elverişli olmadığı anlatıldı. Tasvir-i Efkâr’ın bu çizgisi, özel basının Çerkes meselesini devletin yardım ve iskân çerçevesinin ötesinde bir haksız işgal ve direniş konusu olarak işlediğini gösterir.


Tercüman-ı Ahval de kamuoyunun dikkatini Çerkesistan’ın haksız yere işgal edildiği fikrine ve Çerkeslerin Rusya’ya karşı gösterdiği direnişe yöneltti. Bu gazetede olay, yalnızca Osmanlı ülkesine gelen muhacirlerin barındırılması meselesi olarak değil, Kafkasya’daki Rus yayılmacılığının sonucu olarak ele alındı. Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkâr’ın devlet destekli yayın organlarından ayrılan tarafı, maddi ve siyasi olarak daha bağımsız bir çizgide olmalarıydı. Bu nedenle Çerkes meselesini resmî kararların ve yardım ilanlarının ötesine taşıyarak, işgal, direniş, vatan kaybı ve kamu vicdanı ekseninde işlediler.


Osmanlı basınında Çerkes Sürgünü’nün görünürlüğü, yardım kampanyalarının yayılmasında doğrudan etkili oldu. Gazetelerde bağışların isim ve miktarlarıyla yayımlanması, yardım edenlerin toplumsal itibarını artırıyor ve başkalarını yardıma yöneltiyordu. Yardımlar yalnızca para ile sınırlı değildi; giyecek, yiyecek, barınma malzemesi, taşıma imkânı ve muhacirlerin geçici ihtiyaçlarını karşılayacak çeşitli ayni katkılar da haberleştirildi. Şalvar, hırka, Amerikan bezi gibi giyecek yardımlarının duyurulması, sürgünle gelen nüfusun temel ihtiyaçlarının ne kadar acil olduğunu gösterir. Basın, bu yönüyle devlet ile toplum arasında aracılık eden bir yardım çağrısı platformu işlevi gördü.


Gazetelerdeki haberler, muhacirlerin Osmanlı kamuoyunda nasıl algılandığını da gösterir. Muhacirler bir yandan Rus baskısından kaçan Müslüman ve mağdur topluluklar olarak sunuldu; diğer yandan Osmanlı topraklarında üretime katılacak, orduya insan gücü sağlayacak ve özellikle Hristiyan isyanlarının yaşandığı bölgelerde Müslüman nüfus dengesini güçlendirecek bir unsur olarak değerlendirildi. Bu çift yönlü algı, Osmanlı muhacir politikasının basındaki yansımasıyla uyumluydu: Çerkesler hem korunması gereken mazlumlar hem de imparatorluğun toplumsal, askerî ve tarımsal düzenine eklemlenecek yeni nüfus gruplarıydı.


Basındaki haberlerin bir diğer yönü, Rusya’nın Kafkasya’daki uygulamalarını Osmanlı okuyucusuna görünür kılmasıydı. Rusların Çerkesleri topraklarından çıkarması, boşalan arazilere Rus nüfusu yerleştirmesi, sürgünü askerî ve demografik bir politika olarak yürütmesi, basında farklı düzeylerde yer aldı. Bu haberler, Osmanlı kamuoyunun Çerkes meselesini yalnızca gelen muhacirlerin günlük ihtiyaçları üzerinden değil, Kafkasya’daki uzun savaş ve işgal süreciyle bağlantılı biçimde değerlendirmesine imkân verdi. Özellikle özel gazeteler, Rusya’nın bölgedeki yayılmasını daha açık biçimde eleştiren bir dil kullandı.


Osmanlı basını, aynı zamanda sürgün sürecine dair arşivsel bir iz bıraktı. 1863-1865 arasında yayımlanan haberler, muhacirlerin hangi limanlara geldiğini, hangi bölgelere sevk edildiğini, ne tür yardımlar yapıldığını, devletin ve halkın nasıl harekete geçtiğini, Çerkesistan’daki askerî gelişmelerin Osmanlı dünyasında nasıl okunduğunu gösterir. Gazetelerdeki haber dili zaman zaman resmî, zaman zaman duygusal, zaman zaman siyasi bir karakter taşır; fakat bu çeşitlilik, olayın Osmanlı toplumunda tek boyutlu algılanmadığını ortaya koyar. Devlet gazeteleri yardım ve iskân düzenini görünür kılarken, özel gazeteler işgal ve direniş temasını daha belirgin biçimde öne çıkardı.


Bu nedenle Osmanlı basınındaki Çerkes Sürgünü anlatısı iki ana eksende şekillendi. Birinci eksen, muhacirlerin Osmanlı topraklarına gelişi, iaşesi, giyecek ve barınma ihtiyacı, sağlık sorunları, sevki ve iskânıydı. İkinci eksen, Çerkesistan’ın işgali, Çerkeslerin direnişi, Rusya’nın baskı politikası ve Kafkasya’nın elden çıkışıydı. Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis ilk ekseni daha güçlü biçimde işlerken; Tasvir-i Efkâr ve Tercüman-ı Ahval ikinci ekseni daha görünür hâle getirdi. Bu yayın çizgileri birlikte değerlendirildiğinde, Çerkes Sürgünü’nün Osmanlı kamuoyunda hem insani yardım meselesi hem de Rus yayılmacılığına bağlı siyasi bir sorun olarak karşılık bulduğu görülür.

Kavram Tartışmaları, Diaspora Belleği ve Kimlik İnşası

Çerkes Sürgünü’nün adlandırılması, olayın tarih yazımındaki en tartışmalı alanlarından biridir. XIX. yüzyılda Osmanlı idaresi ve basını, Kafkasya’dan gelen toplulukları çoğunlukla “muhacir” kavramı içinde değerlendirdi. Bu kullanım, Osmanlı idari dilinde yerinden edilen, sığınan ve yerleştirilmesi gereken Müslüman nüfusu ifade ediyordu. Ancak Çerkeslerin yaşadığı süreç, yalnızca bir göç hareketi değildi. Köylerin yakılması, üretim alanlarının tahribi, Rusya’nın gösterdiği yerlere yerleşmeye veya Osmanlı topraklarına gitmeye zorlanma, kıyılara yığılma, gemilerle taşınma, yolculuk ve limanlarda kitlesel ölümler, olayı zorunlu göç ve sürgün kavramlarına yaklaştırır. Bu nedenle modern literatürde “Çerkes göçü” ifadesi yanında “Çerkes Sürgünü”, “Büyük Çerkes Sürgünü”, “tehcir”, “etnik temizlik” ve “soykırım” gibi kavramlar da kullanılır.

Çerkes Sürgünü'nün 158. Yıl Anmalarından (Anadolu Ajansı)


“Göç” kavramı, insanların bir yerden başka bir yere kalıcı veya geçici biçimde yer değiştirmesini karşılar; fakat Çerkeslerin XIX. yüzyıl ortasında yaşadığı olayda iradi hareket alanı son derece sınırlıydı. Rusya’nın askeri ilerleyişiyle köylerin boşaltılması, halkın sahillere veya Kuban hattına yönlendirilmesi, bazı topluluklara Osmanlı ülkesine gitmek dışında yaşanabilir bir seçenek bırakılmaması, süreci “mecburi göç” kategorisine yerleştirir. Abdullah Saydam’ın göç sınıflandırmasında Kırım ve Kafkas göçleri, uluslararası, kitlesel, mecburi ve daimi göç özellikleri taşır. Bu çerçeve, Çerkes Sürgünü’nün yalnızca Osmanlı ülkesine yönelen nüfus hareketi değil, savaş ve devlet baskısıyla biçimlenen kalıcı yerinden edilme süreci olduğunu gösterir.


“Sürgün” kavramı, Çerkes tecrübesini açıklamada daha güçlü bir tarihsel karşılık taşır. Çünkü olayın merkezinde sadece yer değiştirme değil, anayurttan zorla koparılma vardır. Kafkasya’daki köy düzeni, tarım alanları, aile bağları, kabile ilişkileri, mezarlıklar, kıyı yerleşimleri ve dağ geçitleri bir bütün olarak parçalanmıştır. Çerkeslerin Osmanlı topraklarına gelişi, göçmenlerin yeni bir ülke seçmesinden çok, Rus askerî-siyasi düzeninin onları tarihî yurtlarından çıkarmasının sonucudur. 21 Mayıs 1864’ün modern Çerkes hafızasında sembolik tarih hâline gelmesi de bu nedenle yalnızca savaşın bitişiyle değil, yurt kaybı ve zorla dağıtılma tecrübesiyle ilgilidir.


Muhaceret, Osmanlı yönetiminin karşı karşıya kaldığı barındırma, besleme ve iskân yükünü anlatmak için kullanışlıdır; fakat sürgünün Çerkes toplumu üzerindeki etkilerini tek başına karşılamaz. Osmanlı kayıtlarında muhacirlerin hangi limanlara geldiği, hangi bölgelere sevk edildiği, ne kadar yardım aldığı, hangi arazilerde iskân edildiği gibi meseleler öne çıkar. Buna karşılık Çerkes belleğinde olay, vatanın kaybı, ailelerin parçalanması, ölüm yolculuğu, kültürel sürekliliğin kırılması ve diasporada yeniden var olma çabasıyla birlikte anılır. Bu fark, aynı olayın devlet idaresi ile toplumsal hafıza içinde farklı kavramlarla yaşadığını gösterir.


Çekes Sürgünü Hakkında İnfografik (Anadolu Ajansı)

Soykırım kavramı, Çerkes Sürgünü literatüründe en ihtilaflı başlıklardan biridir. Cahit Aslan ve Gökhan Bolat gibi bazı araştırmacılar, Rusya’nın Kafkasya’daki uygulamalarını etnik temizliğe ve soykırıma varan savaş yöntemleri çerçevesinde değerlendirir. Bu yaklaşımda, Çerkeslerin büyük bölümünün öldürülmesi, sürülmesi veya anayurdundan koparılması; kalan nüfusun ise küçük ve dağınık gruplar hâlinde Rus kontrolündeki alanlarda bırakılması belirleyici kabul edilir. Bu yorum, olayın yalnızca savaş sonrasında meydana gelen zorunlu göçle sınırlı olmadığını, Çerkesya’nın yerli nüfusundan arındırılması ve bölgenin Rus-Kazak yerleşimine açılmasıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunur.


Uluslararası hukuk bağlamında yapılan değerlendirmelerde, soykırım kavramı 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin ölçütleriyle ilişkilendirilir. Dimaze Özden’in çalışması, Çerkes Sürgünü’nü bu hukukî çerçevede ele alır ve bir etnik grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesine yönelik fiillerin varlığı bakımından tartışır. Bu yaklaşımda öldürme, bedensel ve ruhsal zarar verme, grubun yaşam koşullarını ortadan kaldırma ve zorla yerinden etme gibi unsurlar birlikte değerlendirilir. Bununla birlikte olayın XIX. yüzyılda yaşanmış olması, soykırım kavramının ise XX. yüzyıl ortasında uluslararası hukukta tanımlanması nedeniyle kavramın geriye dönük uygulanması tartışmalı bir alan oluşturur.


Bazı çalışmalarda ise “soykırım” kavramı yerine “katliam”, “sürgün”, “zorunlu göç”, “felaket”, “trajedi” veya “exodus” gibi ifadeler tercih edilir. Fabio L. Grassi’nin çalışmasını değerlendiren Emre Başok’un yazısında, Grassi’nin Çerkeslerin yaşadığı kitlesel felaketi ihmal edilmiş bir trajedi olarak ele aldığı, fakat “soykırım” kavramını kullanmaktan özellikle kaçındığı belirtilir. Bu yaklaşım, olayın ağır şiddet, zorunlu yer değiştirme ve kitlesel ölüm içerdiğini kabul etmekle birlikte, hukukî veya kavramsal bakımdan “soykırım” terimini zorunlu görmez. Dolayısıyla literatürde temel ihtilaf, yaşanan şiddetin büyüklüğünden çok, bu şiddetin hangi kavramla adlandırılacağı üzerinde yoğunlaşır.


Çerkes diasporasında ise 21 Mayıs 1864, kavram tartışmalarının ötesinde kurucu bir hafıza tarihidir. Bu tarih, Kafkas-Rus savaşlarının bitişini, Rusya’nın zafer ilanını, Karadeniz kıyılarındaki yığılmayı, Osmanlı topraklarına sürülmeyi ve anayurdun kaybını aynı anda temsil eder. Kefken gibi anma mekânları, sürgün hafızasının Türkiye’de kamusal görünürlük kazandığı yerler arasında öne çıkar. Anma törenleri, yalnızca geçmişi hatırlama etkinliği değildir; diasporadaki Çerkes kimliğinin yeniden kurulması, genç kuşaklara aktarılması ve asimilasyon karşısında kültürel sürekliliğin vurgulanması bakımından da işlev görür.


Sürgün hafızası, Çerkes kimliğinin kuşaklar arası aktarımında merkezi bir yere sahiptir. Zeynep Aksoy’un sürgün hikâyeleri üzerine çalışmasında, ilk kuşaklardan aktarılan anlatıların kültürel travma ve diasporik kimlik çerçevesinde kurulduğu görülür. İncelenen hikâyelerde dört ana tema öne çıkar: yenilgi ve çaresizlik, insan ve tabiat, Çerkes gelenekleri ve Çerkes dili. Bu temalar, sürgünü yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, toplumun kendisini tanımlama biçimini şekillendiren bir hafıza alanı olarak yaşatır. Hikâyelerde savaş, yolculuk, ölüm, doğa şartları, aile ilişkileri, onur, gelenek, dil ve hayatta kalma çabası iç içe geçer.

Çerkeslerin Göç Rotasını Gösterir Harita (Anadolu Ajansı)


Habze, sürgün sonrası kimlik inşasında yalnızca gelenekler bütünü değil, diasporada toplumsal düzeni koruyan bir kültürel çerçeve olarak işlev gördü. Saygı, hiyerarşi, misafirperverlik, davranış kuralları, evlilik pratikleri, yaşlılara hürmet, topluluk içi dayanışma ve sosyal denetim gibi unsurlar, anayurttan kopan Çerkeslerin yeni coğrafyalarda kimlik sürekliliği kurmasına yardım etmiştir. Osmanlı coğrafyasına dağılmış köylerde dil, düğün, müzik, dans, aile anlatıları ve soy hafızası, ortak köken bilincini canlı tuttu. Bu kültürel pratikler, yalnızca folklorik unsurlar olarak değil, sürgünle parçalanmış topluluk bağlarını yeniden kuran sosyal mekanizmalar olarak değerlendirilmelidir.


Dil, diasporik kimliğin en kırılgan alanlarından biri oldu. Osmanlı ve daha sonra Türkiye coğrafyasına yerleşen Çerkes toplulukları, günlük hayatlarında Türkçe, Arapça veya yerel dillerle temas etti; bu durum Çerkes dillerinin kuşaklar arasında aktarımını zorlaştırdı. Buna rağmen Adığece, Kabardeyce, Abazaca ve diğer Kuzey Kafkas dilleri, aile içinde, köy yaşamında, derneklerde ve kültürel etkinliklerde kimliğin ayırt edici unsurları olarak korunmaya çalışıldı. Aksoy’un incelediği anlatılarda “Çerkes dili”nin temel temalardan biri olarak öne çıkması, sürgün travmasının yalnızca toprak kaybıyla değil, dil kaybı tehlikesiyle de hatırlandığını gösterir.


Diaspora kimliği, sürgünden sonra yalnızca geçmişe bağlı kalma biçiminde kurulmadı; yerleşilen ülkelerin siyasi, sosyal ve kültürel şartlarıyla birlikte değişti. Osmanlı Devleti’nde Çerkesler muhacir, askerî insan kaynağı, köylü üretici, sınır ve asayiş unsuru gibi farklı roller üstlendi. Cumhuriyet döneminde ise Çerkes kimliği, resmî vatandaşlık anlayışı, yerel aidiyetler, şehirleşme, dernekleşme, dil kaybı, kültürel canlanma ve anma hareketleri içinde yeniden biçimlendi. Galatasaray Üniversitesi’nde hazırlanan Gülmelek Alev’in çalışması, Türkiye’deki Çerkes kimliğinin özellikle 21 Mayıs anmaları, kolektif hafıza, tanınma talepleri ve kamusal görünürlük üzerinden yeniden kurulduğunu ortaya koyar.


Modern dönemde Çerkes meselesi, yalnızca Türkiye’deki diaspora hafızasıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Kafkasya ile diasporanın temasını artırdı; Soçi Kış Olimpiyatları gibi gelişmeler, sürgün ve soykırım tartışmalarını uluslararası alanda daha görünür hâle getirdi. Soçi’nin Çerkes hafızasındaki yeri, 1864’teki son savaş ve zafer ilanıyla bağlantılı olduğu için, olimpiyatlar döneminde bu mekânın tarihî anlamı yeniden gündeme geldi. Hamed Kazemzadeh’in çalışmasında da modern Çerkes meselesinin dil, kültür, diaspora, anayurda dönüş, siyasi tanınma ve soykırım iddiaları gibi başlıklarla birlikte geliştiği görülür.


Çerkes Sürgünü Anmalarından (Anadolu Ajansı)

Çerkes Sürgünü’nün hafızası, yerleşilen bölgelerde farklı biçimler aldı. Anadolu’daki Çerkes köyleri, kültürel sürekliliğin taşıyıcısı olurken; Suriye, Ürdün ve başka Osmanlı ardılı coğrafyalardaki topluluklar, yerel koşullara göre farklı diasporik deneyimler yaşadı. Kuneytra örneğinde Çerkes muhacirler, yeni yerleştikleri bölgenin tarım, ticaret, güvenlik, eğitim ve yerel idare hayatına katılarak yalnızca sürgün mağdurları olarak kalmadı; yerleştikleri çevreyi dönüştüren aktörlere dönüştü. Bu durum, diaspora tarihinin yalnızca kayıp ve travma üzerinden değil, uyum, yeniden örgütlenme ve bölgesel katkılar üzerinden de okunması gerektiğini gösterir.


Sonuçta Çerkes Sürgünü, tarih yazımında birden fazla kavramla açıklanan, diasporada ise ortak hafıza ve kimliğin temel dayanaklarından biri hâline gelen bir olaydır. “Göç” kavramı Osmanlı idaresinin muhacir kabul ve iskân sürecini, “sürgün” kavramı anayurttan zorla koparılmayı, “soykırım” kavramı ise Rusya’nın Kafkasya’daki uygulamalarının etnik bir grubun varlığı üzerindeki yıkıcı sonuçlarını tartışmaya açar. Kavramlar arasındaki bu fark, olayın farklı düzeylerini görünür kılar. Çerkes diasporasında ise sürgün, yalnızca XIX. yüzyılda yaşanmış bir felaket değil; dilin, Habze’nin, 21 Mayıs anmalarının, aile anlatılarının ve anayurt düşüncesinin etrafında yeniden üretilen kurucu bir tarihsel hafızadır.

Kaynakça

Aksoy, Zeynep. "Çerkes Sürgünü Hikayelerinde Kimliğin İnşası." Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, sy. 31 (2018): 62–76. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://doi.org/10.17829/turcom.459552.

Al Jazeera Turk. "'152 Yıldır Dinmeyen Acı': Çerkes Sürgünü." YouTube. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.youtube.com/watch?v=G2Wlxi8yrPw.

Alev, Gülmelek. "Devenir l'acteur en se souvenant: Le cas des Circassiens en Turquie." Yüksek lisans tezi, Galatasaray Üniversitesi, 2012. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=RYan9_S-Z7Eir3xdWGXBiCo4o7A98_r6AMeXdwrf50rr2qFhs-iFEZA3aZCZEx53.

Altın, Hakan. "XIX. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ne Yapılan Çerkes Göçleri (Çerkes Sürgünü)." Belgî, sy. 14 (Yaz 2017/II): 469–492. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/429856.

Anadolu Ajansı. "Tarihin Karanlık Sayfası: Çerkez Sürgünü." 21 Mayıs 2020. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/tarihin-karanlik-sayfasi-cerkez-surgunu/1848819.

Anadolu Ajansı. "Çerkes Sürgününün Üzerinden 161 Yıl Geçmesine Rağmen Acıları Hafızalarda." İnfografik. 21 Mayıs 2025. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/46117.

Anadolu Ajansı. "İnsanlık Tarihinin Acı Olaylarından Çerkes Sürgünü." İnfografik. 21 Mayıs 2022. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/28279.

Anadolu Ajansı. "İnsanlık Tarihinin Acı Olaylarından: Çerkes Sürgünü." 21 Mayıs 2022. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/insanlik-tarihinin-aci-olaylarindan-cerkes-surgunu-/2593940.

Anadolu Ajansı. "İnsanlık Tarihinin Acı Olaylarından: Çerkes Sürgünü." 21 Mayıs 2022. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/insanlik-tarihinin-aci-olaylarindan-cerkes-surgunu-/2593940.

Aslan, Cahit. "Bir Soykırımın Adı: 1864 Büyük Çerkes Sürgünü." Uluslararası Suçlar ve Tarih, sy. 1 (Yaz 2006). Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://avim.org.tr/public/images/uploads/files/cahit%20arslan.pdf.

Başok, Emre. Kitap Değerlendirmesi: A New Homeland: The Massacre of the Circassians, Their Exodus to the Ottoman Empire and Their Place in Modern Turkey, yazar Fabio L. Grassi. Kafkasya Çalışmaları - Sosyal Bilimler Dergisi 6, sy. 12 (Mayıs 2021). Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1759317.

Bolat, Gökhan. "Kavram Tartışmaları Etrafında 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü." Yalova Sosyal Bilimler Dergisi 3, sy. 6 (2013): 121–143. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://dergipark.org.tr/tr/pub/yalovasosbil/article/1381683.

Demir, Burcu. "21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü: Nedenleri ve Sonuçları." Troyacademy: International Journal of Social Science 10, sy. 2 (Haziran 2025): 98–108. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://doi.org/10.31454/troyacademy.1749202.

Diyanet TV. "Çerkez Sürgünü - Hakk Dostum Hakk 28. Bölüm." YouTube. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.youtube.com/watch?v=wpnZ6qM_T00.

Doğan, Ayşenur. "Çerkes Sürgünü ve Osmanlı Basınına Yansımaları (1863-1865)." Yüksek lisans tezi, Sakarya Üniversitesi, 2019. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=FgmkGchPKo23qQqBeqzVZiG70Erum7rD8IX5gmGuBwPNwQoAxhydZKaGcuhoxl5f.

Dubois de Montpéreux, Frédéric. Voyage au Caucase, chez les Tcherkesses et les Abkhases, en Colchide, en Arménie et en Crimée: Atlas [Атлас к путешествию вокруг Кавказа, в Грузию, Армению и в Крым]. Национальная электронная библиотека (НЭБ). Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://kp.rusneb.ru/item/material/kavkaz-voyage-au-caucase-chez-les-tcherkesses-et-les-abkhases-en-colchide-en-armenie-et-en-crimee-par-frederic-dubois-de-montpereux-atlas.

Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED). "21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ve Soykırımı." 2024. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://kafkas.org.tr/etkinlikler/21-mayis-1864-buyuk-cerkes-surgunu-ve-soykirimi/.

Kazemzadeh, Hamed. "The Circassian Question: The Formation of Linguistic and Cultural Identity in the Caucasus from the Mid-Nineteenth Century to Modern Times." Doktora tezi, Uniwersytet Warszawski (University of Warsaw), 2018. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://orient.uw.edu.pl/wp-content/uploads/2020/12/Hamed-Kazemzadeh-Phd-disserattion.pdf.

Kazzaz, Gizem. "A Glimpse into the World of Muhajirs: Circassians in Ottoman Syria (1864-1910)." Yüksek lisans tezi, Sabancı Üniversitesi, 2021. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=v7BkNnnepTnbhn8rNR77LRvu4xu2ThXP2on8O7P1uGywqGVN0TV6TMLmZHlK-DW_.

Library of Congress. "Constantinople. Circassian." Fotoğraf. Library of Congress Prints and Photographs Division. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.loc.gov/pictures/item/93500448/.

Library of Congress. "Ostjordanland Tsherkessenkolonie in Wâdi Șîr." Fotoğraf. 1905. Library of Congress Prints and Photographs Division. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.loc.gov/pictures/resource/ppmsca.38101/.

Library of Congress. "The Caucasus: Cartographic Resources in the Library of Congress." Library of Congress Research Guides. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://guides.loc.gov/caucasus-maps.

Library of Congress. "[Bedouin and Circassian Chiefs on the Aerodrome at Amman, 1921]." Fotoğraf. 1921. Library of Congress Prints and Photographs Division. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.loc.gov/pictures/resource/matpc.04761/.

Library of Congress. "[Group Portrait of Eight Circassian Men in Uniform, with Another Man, Possibly an Ottoman Official]." Fotoğraf. Library of Congress Prints and Photographs Division. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.loc.gov/pictures/resource/ppmsca.03805/.

Sarıtaş, Ufuk. "Savaş, Sürgün ve İskân: Çerkes Sürgünü ve Osmanlı Basınına Yansımaları (1863-1865)." MECMUA - Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 5, sy. 10 (Güz 2020). Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1282027.

Saydam, Abdullah. Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876). XVI. Dizi, Sayı 75. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1997. İnternet Archive. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://archive.org/details/abdullah-saydam-kirim-ve-kafkas-gocleri-1856-1876-ttk-yayinlari.

Sağlam, Nevzat. "Arşiv Belgelerine Göre Canik'te Çerkes Muhacirler ve İskânları." Academia. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.academia.edu/32456839/Ar%C5%9Fiv_Belgelerine_G%C3%B6re_Canikte_%C3%87erkes_Muhacirler_ve_%C4%B0sk%C3%A2nlar%C4%B1.

Shenfield, Stephen D. "The Circassians - A Forgotten Genocide?" Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.circassianworld.com/pdf/A_Forgotten_Genocide.pdf.

T.C. İletişim Başkanlığı. "Çerkes Sürgünü 158. Yıl Dönümü." YouTube. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.youtube.com/watch?v=emCCHyHzLTo.

TRT Arşiv. "Çerkes Sürgünü." YouTube. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.youtube.com/watch?v=4h8y181APa8.

TRT Avaz. "Çerkes Sürgünü - Tarihin Kara Lekesi." YouTube. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.youtube.com/watch?v=hTBkRQCef-8.

TRT Belgesel. "Çerkes Soykırımı - TRT Belgesel." YouTube. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.youtube.com/watch?v=dJXaCpH45u4.

TRT Haber. "Çerkes Sürgünü." Çevrimiçi görsel, 2024. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.trthaber.com/dosyalar/images/TRT%20Haber_00_07_17_21_Still114(1).jpg.

TRT Haber. "İnsanlık Tarihinin Kara Lekesi: Çerkes Sürgünü." 21 Mayıs 2024. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.trthaber.com/haber/guncel/insanlik-tarihinin-kara-lekesi-cerkes-surgunu-768746.html.

The New York Public Library, Rare Book Division. "Cherkes 1834 g." New York Public Library Digital Collections. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://digitalcollections.nypl.org/items/8ee3fb50-c60d-012f-727e-58d385a7bc34?canvasIndex=0.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü. Osmanlı Belgelerinde Kafkas Göçleri - I. Yayın Nu: 121. İstanbul: Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 2012. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.devletarsivleri.gov.tr/varliklar/dosyalar/eskisiteden/yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/OSMANLI%20BELGELERİNDE%20KAFKAS%20GÖÇLERİ-1.pdf.

Özden, Dimaze. "Çerkes Sürgünü'nün Uluslararası Hukukta Soykırım Suçu Kapsamında Değerlendirilmesi." Yalova Sosyal Bilimler Dergisi 12, sy. 1 (2022): 131–141. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://dergipark.org.tr/tr/pub/yalovasosbil/article/995233.

Özkiraz, Ahmet ve Mehmet Çetin. "1864 Çerkes Sürgünü Sonrası Anadolu’da Çerkes İskanı ve Osmanlı Devleti’nin Göçmenlere Karşı Politik Tutumu." TESAM Akademi Dergisi 2, sy. 2 (2015): 9–28. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://dergipark.org.tr/en/pub/tesamakademi/article/156433.

İnsan Hakları Derneği (İHD). "21 Mayıs: Çerkeslerin 1864’te Uğradığı Soykırım ve Sürgünün Yıl Dönümü." 21 Mayıs 2023. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://www.ihd.org.tr/21-mayis-cerkeslerin-1864de-ugradigi-soykirim-ve-surgunun-yil-donumu/.

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. "21 Mayıs Çerkes Sürgünü." Fakülte Duyurusu, 2024. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2026. https://usise.istanbul.edu.tr/tr/duyuru/21-mayis-cerkes-surgunu-4F0076005A0067006E0031006D0034006E004C00500039007900700046006200610041004F003200370077003200.

Ayrıca Bakınız

Yazarın Önerileri

Günün Önerilen Maddesi
21 Mayıs 2026 tarihinde günün önerilen maddesi olarak seçilmiştir.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Yazar Bilgileri

Avatar
YazarZeynep Yılmaz21 Mayıs 2025 17:09
Avatar
YazarOnur Çolak16 Mayıs 2026 15:01
Katkı Sağlayanlar
Katkı Sağlayanları Gör
Katkı Sağlayanları Gör

Etiketler

Tartışmalar

Henüz Tartışma Girilmemiştir

"Çerkes Sürgünü" maddesi için tartışma başlatın

Tartışmaları Görüntüle

İçindekiler

  • Kafkasya’nın Coğrafi, Etnik ve Siyasi Yapısı

  • Rusya’nın Kafkasya’ya Yayılması ve Osmanlı-Rus Rekabeti

  • Direniş Hareketleri ve Kafkas-Rus Savaşlarının Son Evresi

  • Sürgün Kararının Arka Planı: Askeri, Demografik ve Yerleşim Politikaları

  • 1863-1865 Sürgün Süreci: Kıyılar, Limanlar, Gemiler ve Ölüm

  • Sayılar ve Kayıp Tahminleri

  • Osmanlı Devleti’nin Kabul, Yardım ve İskan Politikası

  • Anadolu, Rumeli ve Suriye’de Yerleşim Alanları

  • Osmanlı Basınında ve Kamuoyunda Çerkes Sürgünü

  • Kavram Tartışmaları, Diaspora Belleği ve Kimlik İnşası

Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

KÜRE'ye Sor