Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken, hayatını “bir çemberin içinde” gibi hissettiğini söyledi. Çemberin köşesi yoktu; o yüzden de “köşe tutmak” diye bildiğimiz şey, onun hayatında hiç gerçekleşmiyordu. Ne yaparsa yapsın aynı yere varıyor, aynı duvarlara çarpıyor, aynı duyguların içine geri düşüyordu. Bir noktada başladığı gibi, bir noktada biteceğini düşünüyordu; düz bir çizgi değil, kaçtıkça kendi izine basılan bir döngü.
Bu cümle bende hemen iki şeyi tetikledi: hikâye anlatmanın “arc” (yani karakterin dönüşüm yayı) fikrini ve bazen o yayın hiç oluşmadığı gerçeğini.
Bazen bir olay yaşanır ve olay sizde okuduğunuz bir kitabı ya da dizi/filmi hatırlatır. Bu yazıyı da bu sohbet sırasında ve sonrasında aklıma gelen bazı dizi/film ekseninde yazıyorum. The Sopranos’ta Christopher Moltisanti’nin o meşhur isyanı vardır:
Christopher: Hiçbir zaman sana iyi bir şey olmayacakmış gibi hissettiğin oldu mu?
Paulie: Evet. Ve hiçbir şey olmadı. Ne olmuş yani? Hayattayım. Hayatta kalıyorum.
Christopher: İşte bu. ben sadece hayatta kalmak istemiyorum. Film-senaryo yazım kitaplarında her karakterin bir hikayesi olduğu yazıyor. Anlıyor musun? Herkes bir yerden başlar, sonra bir şey yapar, başlarına bir şey gelir ve bu onların hayatını değiştirir. Buna hikaye denir. Benim hikayem nerede? (Where is My Arc?)
“Where’s my arc?” Buradaki arc ile bir karakterin bir yerden başlayıp bir şeyler yaşayıp değişmesi gerektiğini anlatır; kitaplar böyle söyler. Christopher’ın öfkesi aslında çok tanıdık: “Ben niye değişmiyorum? Niye yükselmiyorum? Niye hep aynı yerdeyim?” Hatta bir yerde, sadece hayatta kalmaya razı gelmek istemediğini söyler. Ben bunu hep “yaşamakla sürüklenmek arasındaki fark” diye okurum.
Arkadaşımın anlattığı çember hissi de bununla akraba: Bir şeylerin “olması” gerekir, bir köşe dönülmelidir, bir kapı açılmalıdır… Ama kapı hep aynı koridora çıkıyordur.
Manchester by the Sea’yi bu yüzden zihnimde ayrı bir yere koyuyorum. Film, klasik anlamda “büyük bir olay olur ve kahraman bundan güçlenerek çıkar” çizgisini kurmak için mükemmel malzemeye sahip gibi görünür. Kötü bir olay, sonra sorumluluk, sonra yeni bir başlangıç ihtimali… İzleyici olarak ister istemez şunu beklersin: “Tamam, buradan bir kırılma doğacak.”
Ama film, o tanıdık rahatlamayı vermeyerek başka bir şey söyler: Bazen kırılma yaşanır ama dönüşüm yaşanmaz. Bazen insan değişmez değil; sadece değişim, bizim beklediğimiz dramatik formda gerçekleşmez. Bazen “yeniden doğuş” yoktur; sadece “devam ediş” vardır. Ve bu, şaşırtıcı biçimde dürüst bir hikâye türüdür.
Arkadaşımın çemberi, tam da bu dürüstlüğe benziyor: “Bir şey yaşandı, evet. Bir şeyler denendi, evet. Ama hayat yine de aynı yerinde.”
The Wire’ı da bu konunun yanına koyuyorum. Dizide herkes bir şeyleri düzeltmeye çalışır: polisler, öğretmenler, gazeteciler, siyasetçiler… Uyuşturucuya karşı yoğun bir mücadele vardır. Ama finalde izleyiciye şunu fısıldar: “Bu, tek bir kahramanın iradesiyle kırılacak bir düğüm değil.” Değişim arzusu vardır ama sonuç, çoğu zaman sadece rollerin el değiştirmesidir; döngü sürer.
Bunu izlerken insanın içi sıkışır çünkü gerçek hayata benzer: Çok uğraşırsın, çok yorulursun, sonra bir bakarsın… mekanizma aynı mekanizmadır.
“Köşeyi dönmek” dediğimiz şeyin içinde gizli bir vaat var: Bir eşiği aşınca başka bir hayata geçeceğiz. Yeni bir sayfa, yeni bir benlik, yeni bir düzen… Oysa çember metaforu, bu vaadi elinden alıyor. Çemberde eşik yok. Çemberde “bir kere olsun” yok. Çemberde “artık her şey değişti” de yok.
Ama çemberin içinde bir şey var: ritim. Alışkanlıklar, tekrarlar, geri dönüşler… Bu bazen hapishane gibi; bazen de insanın elindeki tek tutunma biçimi.
Arkadaşımın anlattığı şey bana şu soruyu düşündürdü: Biz gerçekten köşeyi dönmek mi istiyoruz, yoksa köşe dönmüş biri gibi görünmeyi mi? Çünkü hikâyeler bize “arc”ı o kadar iyi pazarlıyor ki, durağanlığı kusur sanıyoruz. Oysa bazı hayatlar, özellikle de kayıpla, suçlulukla, travmayla kesilmiş hayatlar, “yüksele yüksele” anlatılmıyor. Bazen hikâye, “daha iyi oldum” diye bitmiyor; “buradayım” diye bitiyor.
Christopher’ın “arc” arayışını çok iyi anlıyorum. Hepimiz bir noktada “Benim hikâyem nereye gidiyor?” diye soruyoruz. Ama Manchester by the Sea’nin ve The Wire’ın gösterdiği şey şu: Arc her zaman bir zafer eğrisi değil. Bazen arc, bir insanın aynı acıyla yaşamayı öğrenmesi. Bazen “kurtulmak” değil, “taşımak.” Bazen köşe dönmek değil, köşenin olmadığını kabullenip yürümeye devam etmek.
Ve belki de asıl acı olan şu: Kabulleniş, dışarıdan bakana dramatik görünmüyor. Alkışlanmıyor. Final müziği girmiyor. Ama yaşayan için, çoğu zaman en zor iş o.
Bu yazıyı bir sonuç cümlesiyle kapatmak istemiyorum, çünkü zaten meselem “sonuç” değil. Ama şunu söyleyebilirim: Arkadaşımın çemberi bana, hayatın her zaman “hikâye gibi” akmadığını hatırlattı. Her karakterin bir arc’ı olmak zorunda değil. Bazı karakterler, değişmeden de çok şey anlatır.
Belki de bazen sormamız gereken soru “Where’s my arc?” değil de şudur:
“Bu çemberin içinde, bugün kendime bir santimlik alan açabilir miyim?”
Köşe yoksa bile… Belki, bazen küçük bir açıklık vardır. Ve bazen, gerçek hayatta en büyük dönüşüm, o açıklığı fark edebilmekten ibarettir.