Belene Toplama Kampı, sosyalist Bulgaristan’da siyasi otoritenin muhalif olarak gördüğü ya da muhalif olma potansiyeli atfettiği bireyleri yargı süreci işletilmeksizin idari kararla tecrit etmek amacıyla kurulan ve işletilen bir baskı kurumudur. Bu kamp, özellikle azınlıklara ve rejim politikalarına direnç gösteren gruplara yönelik asimilasyon, sindirme ve kontrol politikalarının kurumsallaşmış bir aracı olarak işlev görmüştür.
Belene Toplama Kampı, Tuna Nehri üzerindeki Belene Adası’nda yer alır. Kamp ilk olarak 1949 yılında, sosyalist Bulgaristan’da Stalin döneminin baskı araçlarından biri olarak kurulmuş; rejim muhalifleri, kolektifleştirmeye karşı çıkan köylüler ve muhalif olabileceği varsayılan kişiler idari kararla buraya gönderilmiştir. Bu işleviyle kamp, ceza mahkemeleri yoluyla değil, doğrudan devlet güvenlik organlarının kararıyla işletilmiş; “potansiyel tehlike” görülen grupların zorla tecrit edildiği bir mekanizma olmuştur
1959 yılına gelindiğinde, Doğu Bloku’nda Stalin sonrası süreçle birlikte toplama kampları tasfiye edilmeye başlanmış; Bulgaristan’da da Belene’nin faaliyetleri daraltılmıştır. Ancak 1970’lerde Pomaklara ve kısmen Türklere yönelik zorla isim değiştirme uygulamaları sırasında kamp kısa süreliğine yeniden devreye alınmıştır.
Kamp, üçüncü kez Nisan 1985’te açılmıştır. Bu dönemde Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde başlatılan “Yeniden Doğuş Süreci” kapsamında Türklerin zorla Bulgar adlarıyla kaydedilmesi ve Türk kültür unsurlarının yasaklanması hedeflenmiş; bu politikalara karşı gerçek ya da potansiyel direnç gösterenler toplu hâlde tutuklanmıştır. İlk aşamada (Aralık 1984–Mart 1985) gözaltına alınanlar Belene Cezaevi’ne gönderilmiş, ardından Belene Toplama Kampı yeniden tesis edilmiştir
1985–1986 döneminde Belene, idari olarak “tecrit kampı” statüsünde çalışmıştır. Bu statü, mahkeme kararı olmaksızın kişilerin kamp koşullarında tutulmasını mümkün kılmıştır. Kampın işletilmesinde iç güvenlik ve devlet güvenlik organları doğrudan rol almış, siyasi otoriteye bağlı idari mekanizmalar belirleyici olmuştur.
18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında Avrupa’da milliyetçiliğin ideoloji olarak sistemleşmesi, Balkanları ve Osmanlı egemenliği altındaki toplumları derinden etkiledi. Bulgar kimliğinin fikrî temelleri bu bağlamda atıldı; Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı bağımsız kilise kurma arayışıyla başlayan “millî uyanış” (Vıvrazhdenie) aşaması, 19. yüzyıl ortalarında Rusya başta olmak üzere büyük güçlerin desteğiyle siyasi bir harekete dönüştü. 1878’de Bulgaristan özerkliğini, 1908’de bağımsızlığını ilan ederken, anlaşmalarla hakları güvence altına alınmış kalabalık bir Türk nüfus ülke sınırları içinde yaşamayı sürdürdü. Ancak zamanla bu haklar keyfi biçimde daraltıldı ve Türklerin azınlık statüsüne indirgenmesiyle birlikte uygulanan politikalar kademeli olarak değişti.
Bağımsızlık sonrası ilk yıllarda, 15 Ağustos 1879’da Prens Aleksandr’a gönderilen fermanda Osmanlı padişahı, Bulgaristan’da kalan Müslüman tebaanın haklarının korunmasını şart koştu; prens bu talepleri yerine getireceğini taahhüt etti. Buna rağmen 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasındaki ölümler, salgınlar ve göçler, Türk nüfusunu dramatik biçimde azalttı: 1876’da 1.120.000 civarında olan nüfus 1887’ye gelindiğinde 600.000 seviyesine indi ve Türkler artık azınlık durumuna düştü. Aynı dönemde yoğun göçler gerçekleşti ve özellikle Rumeli’den Anadolu’ya yönelim arttı.
Türk varlığı üzerindeki baskı ve güvensizlik ikliminin kökleri, 19. yüzyıl sonlarında “haydut hareketleri”nin yayılmasıyla yerel şiddetin artmasına kadar uzanır; kırsal bölgelerde Türk ahali, mal-mülk gaspı, kundaklama, kaçırma ve cinsel saldırılar gibi eylemlerin hedefi olmuştur. Bu tür deneyimler, halk edebiyatındaki ağıtlarda yer bulmuş ve kolektif belleğin bir parçası hâline gelmiştir.
Cumhuriyet (Krallık) döneminden sosyalist döneme geçişle birlikte (1944 sonrası) Bulgaristan’da azınlık politikaları yeni bir ideolojik çerçeveye oturdu. 1947 Anayasası ulusal azınlıklara ana dilde eğitim ve kültürlerini geliştirme hakkı tanırken, 1971 tarihli “Jivkov Anayasası”nda “ulusal azınlıklar” ifadesi çıkarılarak “Bulgar olmayan soydan vatandaşlar” terimi benimsendi; bu, hukuki dilde kavramsal daralma ve görünürlüğün azaltılması anlamına geliyordu.
1944–1984 arasında asimilasyon, aileden eğitime, askerlikten mesleğe kadar farklı alanlarda süreklilik arz etti; örneğin Türkçe adlar resmî kayıtlarda Bulgarca son eklerle yazıldı ve yer adlarının Bulgarcalaştırılması yaygınlaştı. Bu uzun süreli baskı, 1980’lerde ideolojik bir sıçramayla “Yeniden Doğuş Süreci” (Vızroditelen Protses) adı verilen kapsamlı bir kültürel yok etme siyasetine dönüştü. Resmî tez, “Bulgaristan’da yalnız Bulgarlar vardır; Türkçe konuşanlar Osmanlı döneminde zorla Türkleştirilmiş Bulgarlardır ve Bulgar soylarına geri dönmelidirler” iddiasına dayanıyordu. Uygulama 1984’te başladı ve sosyalist rejimin yıkıldığı 1989’a dek sürdü; Türk kültür unsurları yasaklandı, ad kırımı (zorla isim değiştirme) kitlesel ölçekte yürütüldü. Tanıklıklara göre süreçten yaklaşık bir milyon kişi etkilendi. Süreç yalnızca idari uygulamalardan ibaret değildi; 1981–1984 arasında “psikolojik hazırlık” mahiyetinde, Türklerin “zorla Türkleştirildiği” tezini tarihî verilerle meşrulaştırmaya çalışan yayınlar yoğun olarak dolaşıma sokuldu.
2006’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Bulgar heyeti başkanının 1984–1989 yılları arasında “etnik soykırım” ve 1989’da 350.000 kişinin deport edildiği yönündeki beyanı, bu dönemin resmî düzeyde de adlandırılmasına örnek teşkil etti. Bu ideolojik ve idari çerçeve içinde, “direnci yönetme ve cezalandırma” araçlarından biri olarak toplama kampları yeniden devreye sokuldu. Belene Adası’ndaki Belene Toplama Kampı, ilk olarak 1949’da açılmış ve 1959’a kadar rejim muhalifleri, kolektifleştirmeye karşı çıkanlar ve muhalif olabileceği düşünülenlerin gönderildiği bir tesis olarak işlemişti; Stalin sonrası kapanma eğilimleri Bulgaristan’a da yansıyarak kamp ağı daraltılmıştı. 1970’lerde Pomaklar ve Türklerin bir kısmına yönelik ad kırımı uygulamaları sırasında Belene kısa süreliğine tekrar devreye alındı.
1984 sonundaki ad kırımı dalgasıyla birlikte ilk toplu tutuklamalarda (Aralık 1984–Mart 1985) getirilenler başlangıçta Belene Cezaevi’ne kapatıldı; Belene Toplama Kampı ise Nisan 1985’in sonunda bu kez doğrudan ad kırımına gerçek ya da potansiyel direnç gösterenleri “tecrit” amacıyla üçüncü kez açıldı ve Aralık 1986 ortasına kadar faaliyet gösterdi. Aynı dönemde Belene Tecrit Kampı ve Bobov Dol Toplama Kampı da yeniden faaliyete geçirildi.
Kampın 1985’te açılması ve 1986’da kapatılmasının zamanlaması, yalnız iç güvenlik ve asimilasyon hedefleriyle değil, Sovyetler Birliği’ndeki liderlik değişimiyle de ilişkilidir: 10 Mart 1985’te Çernenko’nun ölümü ve 11 Mart’ta Gorbaçov’un göreve gelmesiyle “açıklık” ve “yeniden inşa” politikalarının işaretleri belirmiş; bu dış konjonktür, Belene Cezaevi’ndeki koşulların kısmen düzenlenmesi ve tutukluların kamp rejimine aktarılması kararlarında etkili olmuştur.
Belene Toplama Kampı’nın 1985–1986 dönemindeki işleyişine dair tanıklıklar, kampın fiziksel koşullarının son derece ağır olduğunu ve siyasi otoritenin sistematik baskı politikasının günlük hayata doğrudan yansıdığını ortaya koymaktadır
Tutuklular, aşırı kalabalık koğuşlarda barındırılmıştır. Yetersiz ısınma koşulları, özellikle kış aylarında hastalıkların artmasına neden olmuştur. Yataklar sınırlı sayıda olduğu ve çoğu zaman aynı yatağı birden fazla kişinin paylaşmak zorunda kaldığı bilinmektedir. Koğuşlarda temizlik imkânları yetersiz, hijyen koşulları son derece düşüktür; bu da bulaşıcı hastalıkların yayılmasına zemin hazırlamıştır.
Kamp mutfağında verilen yemekler hem miktar hem kalite açısından yetersizdi. Yetersiz beslenme, sürekli açlık hissi ve sağlık sorunlarına yol açmıştır. Protein eksikliği, kilo kayıpları ve bağışıklık sisteminin zayıflaması, sık rastlanan durumlardandı. Sağlık hizmetleri kısıtlıydı; doktor ve ilaç eksikliği nedeniyle en basit hastalıklar bile ciddi sonuçlara yol açabilmekteydi
Belene’de disiplin, sert ve keyfi cezalarla sağlanmaya çalışılmıştır. Küçük ihlaller bile dayak, tecrit hücresine kapatma veya zorla çalıştırma gibi yöntemlerle karşılık buluyordu. Gardiyan şiddeti, tutukluların günlük yaşamında sürekli bir tehdit unsuru olarak varlık göstermiştir. Cezalandırma pratikleri, sadece bireysel disiplin değil, aynı zamanda kolektif korku yaratma amacını da taşımıştır.
Tutukluların dış dünyayla temasları ciddi şekilde kısıtlanmıştır. Aile ziyaretleri nadir ve sıkı gözetim altında gerçekleşmiş; mektuplaşma ve telefon gibi iletişim yolları çoğunlukla engellenmiştir. Bu durum, mahkûmların yalnızlık ve çaresizlik duygusunu derinleştirmiş; aile bağlarını zayıflatmıştır. Dış dünya ile temasın kesilmesi, siyasi otoritenin asimilasyon ve baskı sürecini görünmez kılmaya yönelik bir yöntemdir.
Günlük yaşamın çerçevesi, sürekli denetim ve gözetimle belirlenmişti. Gündelik faaliyetler askerî disiplinle yürütülmüş, tutukluların kişisel alanı neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu durum, bireyler üzerinde derin psikolojik travmalar yaratmış; çaresizlik, sürekli korku ve kimlik erozyonu duygularını beslemiştir.
Belene Toplama Kampı’nın 1985–1986 arasındaki faaliyeti, hem iç hem de dış etkenlerin birleşimiyle sona ermiştir. Bulgaristan yönetimi, bir yandan Türk azınlığa yönelik zorla isim değiştirme politikasını yürütürken diğer yandan uluslararası kamuoyununun artan tepkileriyle karşı karşıya kalmıştır. SSCB’de Gorbaçov’un reformist politikaları (glasnost ve perestroyka) Doğu Bloku’nda daha yumuşak bir siyasal iklim yaratırken, Batı basınının ve insan hakları kuruluşlarının sürekli eleştirileri Bulgaristan’ın kampı uzun süre açık tutmasını zorlaştırmıştır. Bu bağlamda, Belene’nin “tecrit kampı” statüsündeki işlevi Aralık 1986’da resmen sona erdirilmiştir.
Kampın kapatılması, tutukluların tamamen özgür bırakılması anlamına gelmemiştir. Birçok mahkûm ya sürgüne gönderilmiş ya da ev hapsine alınmıştır. Bir kısmı ise Bulgaristan’ın farklı bölgelerindeki cezaevlerine veya disiplin kamplarına nakledilmiştir. Bu süreç, Belene’nin kapatılmasının yalnızca şekli bir değişiklik olduğunu; baskı ve kontrolün farklı araçlarla sürdüğünü göstermektedir.
Belene’nin kapatılmasından birkaç yıl sonra, 1989’da Bulgaristan Türkleri için tarihsel bir dönüm noktası yaşanmıştır. Jivkov rejimi, yaklaşık 350.000 Türk’ü Türkiye’ye göçe zorlamış, bu olay literatürde “Büyük Yolculuk” olarak anılmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’daki en büyük kitlesel göç hareketi olarak değerlendirilen bu süreç, 1984–1989 arasındaki sistematik baskıların doruk noktasıdır.
Belene Kampı’nın kapanışı, Bulgaristan Türkleri üzerindeki baskının sona erdiği anlamına gelmemiştir; aksine, asimilasyon politikalarının sürekliliği içinde yeni biçimlere bürünmüştür. Ancak kampın varlığı ve kapatılış biçimi, Bulgaristan’ın uluslararası alanda imajını ciddi biçimde zedelemiş; rejimin uygulamalarını “etnik soykırım” veya “etnik temizlik” çerçevesinde değerlendiren söylemleri güçlendirmiştir.
Henüz Tartışma Girilmemiştir
"Belene Toplama Kampı" maddesi için tartışma başlatın
Belene Toplama Kampı’nın Kuruluşu ve İşleyişi
Tarihsel Arka Plan
Fiziksel Koşullar
Barınma ve Koğuş Düzeni
Beslenme ve Sağlık
Disiplin ve Cezalar
Ziyaret ve Haberleşme
Günlük Yaşam ve Psikolojik Etkiler
Kapanışı ve Sonuçları
Kapanış Süreci
Tutukluların Durumu
1989 Zorunlu Göç ile Bağlantısı
Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.