Sözlükler lohusayı "yeni doğum yapmış kadın" olarak tanımlar. Kelimenin kökü Yunancadır ve "yeni doğurmuş kadın" anlamına gelir.
Pek çok kültürde olduğu gibi Türk kültüründe de lohusa, yalnızca doğum yapmış kadın değildir. O, bir eşiği temsil eder. Ne bütünüyle eski hâlindedir ne de henüz yeni düzenine alışmıştır. Bir geçiş hâlidir lohusalık. Bedensel, ruhsal ve kültürel bir geçiş hâli.
Halk bilimi açısından doğum, insan hayatının en belirgin “geçiş ritüelleri”nden biridir. Ayrılma, arada kalma ve yeniden topluma katılma evreleriyle tanımlanan bu süreçte lohusa kadın, tam da o aradalıkta durur. Korunur. Gözetilir. Yalnız bırakılmaz.
Türk kültüründe lohusalık çoğunlukla kırk günle anılır. “Kırkın çıkması” sadece basit bir takvim hesabı değildir. Annenin ve bebeğin dünyaya uyum sürecidir. Bu kırk gün boyunca lohusanın dinlenmesi, ağır iş yapmaması, soğuktan korunması, moralinin yüksek tutulması gerekir. Ziyaretler sınırlıdır, gelenler gönül desteği bırakır. Hizmet beklemez hatta var olan işin ucundan tutar da yük hafifletir.
Modern tıbbın lohusalık depresyonu, hormonal değişim, bağışıklık zayıflığı dediği hâller; günlük hayatta “hassasiyet”, “kırılganlık” ve “açıklık” kavramlarıyla karşılık bulur. Bu açıklık yalnız bedensel değildir, metafizik bir savunmasızlık olarak da tasavvur edilmiştir.
Türk mitolojisinde lohusaya ve yeni doğana musallat olduğuna inanılan bir varlık vardır: Albastı ya da Alkarısı. Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada farklı adlarla anılır fakat temel vasfı aynıdır. Lohusa kadına zarar vermek ister. Geceleri gelir. Karanlıktan beslenir. Korkutucu bir dişil bir varlıktır ama erkeklerden korkar.
Altay ve Kırgız anlatılarında “Al” ruhu; Anadolu’da “alkarısı” ya da “al basması” şeklinde bilinir. Bu varlığın lohusanın ciğerini söktüğüne, çocuğu boğmaya çalıştığına inanılır. Lohusanın yüzüne kırmızı tülbent örtülmesi, yatağının başına demir konulması, evde ışığın söndürülmemesi, lohusa kadının yalnız bırakılmaması gibi uygulamalar bu inancın izleridir.
Halk bilimsel açıdan bakıldığında albastı inancı, doğum sonrası yaşanan ani ölümler, ateşli hastalıklar ya da psikolojik çöküntüler için geliştirilen kültürel bir açıklama modelidir. Bilinmeyeni anlamlandırma çabasıdır. Tıbbi imkânların sınırlı olduğu dönemlerde, görünmeyen tehdide görünür bir ad verilmiştir: Al.
Bu mitik figür, aslında lohusanın kırılganlığını kolektif hafızaya kazımanın sembolik yoludur. “Lohusa yalnız bırakılmaz.” sözü yalnızca bir inanışın değil, bir sosyal güvenlik mekanizmasıdır.
Lohusanın başına kırmızı örtü örtülmesi, kırmızının eski Türk inanç sisteminde koruyucu ve hayat verici bir renk sayılmasıyla ilgilidir. Demir, kötücül ruhları uzaklaştıran güçlü bir maddedir. Tıpkı şaman davullarındaki demir parçaları gibi. Işık ise karanlığın, dolayısıyla bilinmezliğin panzehiridir. Karanlıktan beslenen Al, ışık ve erkek varsa gelemez.
Bütün bu uygulamalar, bir yandan metafizik koruma sağlarken öte yandan pratik bir amaca hizmet eder. Evet, tam da tahmin ettiğiniz gibi. Lohusanın yanında birilerinin bulunmasını garanti altına alır. Özellikle de eşinin bulunmasını. Çünkü ışık yanıyorsa biri uyanıktır; demir konuyorsa biri ilgilenmiştir; kırmızı örtü bağlanıyorsa biri dokunmuştur.
Türk aile yapısında doğum, sadece kadının değil, bütün ailenin meselesidir. “Kırk uçurma” merasiminde konu komşu, eş dost akraba gelir; hediyeler getirilir; bebeğe ve anneye iyi dilekler sunulur. Lohusa şerbeti dağıtılır. Bu şerbet sadece bir ikram değil, doğumun topluma ilanıdır. "Yeni bir can geldi, gelin sahip çıkalım." demektir.
Anadolu’da “lohusanın yemeği ayrı yapılır” denir. Bu ayrılık dışlama değil, ihtimamdır. "Lohusanın elinden aş yenmez." sözü de aynı ince düşüncenin ürünüdür. Lohusaya güç verici yiyecekler hazırlanır, süt artırıcı besinler verilir. Anneye “sen dinlen” denir; ev işleri paylaşılır. Bu, kültürün yazılı olmayan sosyal politikasıdır.
Bir bebeğe bakmak, tek başına bir kadının omzuna bırakılmayacak kadar ağır bir iştir. Halk bilgeliği bunu çok erken fark etmiştir. Lohusa kadının yalnız bırakılmaması gerektiğine dair ısrar, modern psikolojinin sosyal destek ağları dediği yapının geleneksel karşılığıdır.
Albastı inancı bugün bilimsel olarak karşılık bulmasa da işlevi anlaşılabilir: Toplumu teyakkuzda tutmak. Lohusayı gözetmek. Gece uykusuzluğunu paylaşmak. Yeni doğanı korumak.
Halk anlatıları korkutarak korur. “Al basar” denir; kadın yalnız bırakılmaz. “Kırkı çıkmadı” denir; ağır iş verilmez. “Göz değmesin” denir; kalabalık sınırlanır. Mitik dil, sosyal dayanışmayı organize eder.
Lohusa; doğum yapmış kadın demekten fazlasıdır. O, hayatın en narin eşiğinde duran kişidir. Bedeni yeni bir düzen kurarken ruhu da yeni bir kimliğe alışır. Evet, anneliğe.
Türk kültürü bu eşiği boş bırakmaz. Yanına bir anne, bir kaynana, bir komşu, bir kardeş, bir arkadaş koyar. Işığı açık bırakır. Şerbet kaynatır, kırmızı tülbent bağlar, demir koyar, dualar eder.
Halk kültürü görünmeyeni isimlendirerek görünür olana çare üretmiştir. Lohusayı koruma refleksi, aslında toplumu koruma refleksidir. Çünkü anne iyiyse bebek, bebek iyiyse gelecek iyidir.
Atalar boşuna dememiş "Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir." diye.
Gerekir.
Kesinlikle gerekir.
Nereden biliyorsun diye sormayın.
Biliyorum işte.