Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.
II. Dünya Savaşı’nın son safhasında, Pasifik Cephesi’nde Japonya’ya karşı yürütülen yoğun askerî harekât, ülkenin endüstriyel kapasitesini ve askerî gücünü ciddi biçimde zayıflatmıştır. 1945 yılı ortalarına gelindiğinde Japonya, stratejik bölgelerdeki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetmiş, deniz ve hava kuvvetleri ağır kayıplar yaşamış, sivil altyapı sistematik bombardımanlar nedeniyle tahrip olmuştur.
Buna rağmen Japon hükûmeti, koşulsuz teslim olma çağrılarını reddetmiş ve savaşın ana adalar üzerinde savunularak sürdürülmesi yönünde stratejik kararlılığını korumuştur. Özellikle Nisan–Haziran 1945 arasında gerçekleşen Okinawa Muharebesi, Müttefikler açısından olası bir Japonya işgalinin hem askerî hem de sivil kayıplar bakımından son derece yüksek bir maliyet doğuracağını göstermiştir.
Bu koşullar altında Amerika Birleşik Devletleri, 1942’den beri yürütmekte olduğu Manhattan Projesi kapsamında geliştirdiği nükleer silahları savaşın seyrini hızla kendi lehine çevirecek bir araç olarak değerlendirmiştir. Atom bombasının kullanımı, yalnızca Japonya’nın teslim olmasını sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda savaş sonrası uluslararası güç dengelerinde belirleyici bir unsur olarak düşünülmüştür.
Temmuz 1945’te toplanan Potsdam Konferansı’nda, Müttefik liderler arasında hem Asya-Pasifik bölgesindeki planlar hem de savaş sonrası düzenin çerçevesi tartışılmış; bu bağlamda hedef şehirlerin belirlenmesi, operasyonel planlamalar ve siyasi bildiriler karara bağlanmıştır. Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girme taahhüdü, bu stratejik hesaplamaların önemli bir unsuru olmuştur.
Neticede, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945’te ise Nagasaki’ye atom bombası atılmıştır. Bu saldırılar, tarihte ilk kez nükleer silahların fiili savaşta kullanılması anlamına gelmişitr. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesini hızlandırmakla birlikte, büyük ölçekli can kayıpları, kentsel yıkım ve uzun vadeli sağlık ile çevresel etkiler bakımından insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur.
Atom bombasının geliştirilmesi süreci, 20. yüzyılın en kapsamlı ve gizli bilimsel-askerî girişimlerinden biri olan Manhattan Projesi’nin ürünüdür. 1930’lu yılların sonlarında Avrupa’da nükleer fisyonun keşfi, atom çekirdeğinin parçalanması yoluyla çok büyük miktarda enerjinin serbest bırakılabileceğini ortaya koymuştur. Bu gelişme, dönemin uluslararası politik atmosferinde potansiyel bir askerî üstünlük unsuru olarak değerlendirilmiştir.
2 Ağustos 1939 tarihinde Albert Einstein tarafından Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt’e gönderilen mektup, bu teknolojinin stratejik önemini vurgulamıştır. Mektupta, uranyumun zincirleme reaksiyon yoluyla yeni ve güçlü bir enerji kaynağına dönüştürülebileceği, bu süreçten büyük tahrip gücüne sahip bombaların üretilebileceği ve bu alandaki ham maddelerin stratejik olarak temin edilmesi gerektiği belirtilmiştir.【1】 Mektubun çevirisi aşağıdaki gibidir;
Albert Einstein
Old Grove Rd.
Nassau Point
Peconic, Long Island
2 Ağustos 1939
F.D. Roosevelt,
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı
Beyaz Saray
Washington, D.C.
E. Fermi ve L. Szilard’ın bana taslak hâlinde ilettikleri bazı yeni çalışmalar, uranyum elementinin yakın gelecekte yeni ve önemli bir enerji kaynağına dönüştürülebileceğini düşündürmektedir. Ortaya çıkan durumun bazı yönleri, yönetimin dikkatli olmasını ve gerekirse hızlı hareket etmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, aşağıdaki bilgi ve önerileri dikkatinize sunmayı görevim olarak görüyorum:
Son dört ay içinde, Fransa’da Joliot’nun ve Amerika’da Fermi ile Szilard’ın çalışmaları sayesinde, büyük bir uranyum kütlesinde nükleer zincirleme reaksiyon kurulmasının mümkün olabileceği, bu yolla büyük miktarda enerji ve yeni radyum benzeri elementler üretilebileceği olasılığı ortaya çıkmıştır. Şimdi bu durumun yakın gelecekte neredeyse kesin olarak gerçekleştirilebileceği anlaşılmaktadır.
Bu yeni olgu, bombaların yapımına da yol açabilir ve kesin olmamakla birlikte, bu şekilde son derece güçlü, yeni tipte bombaların üretilebilmesi mümkündür. Böyle bir bombanın, bir gemiyle taşınıp bir limanda patlatılması, tüm limanı ve çevresindeki bazı bölgeleri yok edebilir. Ancak bu bombalar, muhtemelen hava yoluyla taşınamayacak kadar ağır olabilir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin yalnızca düşük kaliteli ve sınırlı miktarda uranyum cevheri bulunmaktadır. Kanada’da ve eski Çekoslovakya’da iyi kalite cevher vardır; en önemli uranyum kaynağı ise Belçika Kongosu’dur. Bu durumu göz önünde bulundurarak, yönetim ile Amerika’daki zincirleme reaksiyon üzerinde çalışan fizikçiler grubu arasında kalıcı bir temasın sürdürülmesini isteyebilirsiniz. Bunun bir yolu, bu görevle sizin güveninizi kazanmış bir kişiyi, belki de resmî olmayan bir sıfatla görevlendirmek olabilir. Bu kişinin görevi şunları kapsayabilir:
a) Hükûmet birimlerine başvurmak, gelişmelerden onları haberdar etmek ve hükûmetin atması gereken adımlar konusunda öneriler sunmak; özellikle Amerika Birleşik Devletleri için uranyum cevheri temini sorununa dikkat çekmek.
b) Şu anda üniversite laboratuvarlarının bütçeleriyle sınırlı olarak yürütülen deneysel çalışmaları hızlandırmak için, gerekli olması hâlinde, özel bağışçılar aracılığıyla fon sağlamak ve gerekli donanıma sahip endüstri laboratuvarlarının iş birliğini temin etmek.
Almanya’nın, kontrolüne aldığı Çekoslovakya’daki madenlerden uranyum satışını durdurduğunu biliyorum. Bu kadar erken harekete geçmesinin nedeni, Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı von Weizsäcker’in oğlunun Berlin’deki Kaiser-Wilhelm Enstitüsü’nde görev yapıyor olması olabilir. Bu enstitüde, Amerika’daki uranyum çalışmaları şu anda tekrarlanmaktadır.
Saygılarımla,
(Albert Einstein)
Bu uyarı, ABD yönetiminin nükleer araştırmalara öncelik vermesine zemin hazırlamış ve 1942 yılında Manhattan Projesi’nin resmî olarak başlatılmasına yol açmıştır. Proje, General Leslie R. Groves’un askerî yönetimi altında, teorik ve deneysel fizikçi J. Robert Oppenheimer’ın bilimsel koordinasyonunda yürütülmüştür. Los Alamos (New Mexico), Oak Ridge (Tennessee) ve Hanford (Washington) gibi tesislerde yürütülen çalışmalar, uranyum-235 ve plütonyum-239 izotoplarının elde edilmesi, saflaştırılması ve nükleer zincirleme reaksiyonun kontrollü biçimde başlatılması üzerine yoğunlaşmıştır. Projede binlerce bilim insanı, mühendis ve teknisyen görev almış; araştırmalar fizik, kimya, metalürji ve mühendislik alanlarında eşzamanlı olarak ilerlemiştir.
Projenin ilerleyen aşamalarında, geliştirilen silahın savaşta kullanımına dair etik kaygılar da gündeme gelmiştir. 17 Temmuz 1945 tarihinde bir grup bilim insanı, Başkan Harry S. Truman’a ilettikleri dilekçede, atom bombalarının kullanılmasının ancak Japonya’ya ayrıntılı teslim şartları bildirildikten ve bu şartlar reddedildikten sonra düşünülebileceğini savunmuştur. Dilekçede, aksi takdirde bu silahların kullanılmasıyla tarihte tehlikeli bir emsal oluşturulacağı ve gelecekte yıkımın eşi görülmemiş boyutlara ulaşabileceği uyarısında bulunulmuştur.【2】 Ancak dönemin askerî ve siyasi karar alma süreçlerinde bu uyarılar belirleyici olmamış; Manhattan Projesi’nin teknik başarıları kısa süre içinde fiili kullanım aşamasına taşınmıştır. Dilekçenin çevirisi aşağıdaki gibidir;
14 Temmuz 1945
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ BAŞKANI’NA BAŞVURU
Amerika Birleşik Devletleri halkının farkında olmadığı bazı keşifler, yakın gelecekte bu ulusun refahını etkileyebilir. Elde edilen nükleer enerji, atom bombalarını ordunun eline vermiştir. Bu da Başkomutan olarak, bu bombaların Japonya’ya karşı yürütülen savaşın mevcut safhasında kullanılıp kullanılmayacağına dair hayati kararı sizin elinize bırakmaktadır.
Biz aşağıda imzası bulunan bilim insanları, atom enerjisi alanında çalışmaktayız. Kısa bir süre öncesine kadar, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaş sırasında atom bombalarıyla saldırıya uğramasından ve tek savunma yolunun aynı silahlarla karşı saldırı yapmaktan ibaret olmasından endişe ediyorduk. Bugün, Almanya’nın yenilgisiyle bu tehlike ortadan kalkmıştır ve şu hususları ifade etme zorunluluğunu hissetmekteyiz:
Savaşın hızla ve başarılı biçimde sona erdirilmesi gereklidir ve atom bombalarıyla yapılacak saldırılar, savaşta etkili bir yöntem olabilir. Ancak biz, böyle bir saldırının Japonya’ya karşı haklı görülemeyeceğini düşünüyoruz. (En azından, savaş sonrasında Japonya’ya uygulanacak şartlar ayrıntılı biçimde kamuoyuna açıklanmadıkça ve Japonya’ya teslim olma fırsatı verilmedikçe.)
Böyle bir kamuoyu duyurusu, Japon halkına kendi yurtlarında barışçıl bir hayata devam edebileceklerine dair güvence verir ve Japonya yine de teslim olmayı reddederse, o zaman bazı koşullar altında ulusumuz kendini atom bombalarını kullanmak zorunda bulabilir. Ancak bu adım, her durumda, beraberinde getirdiği ahlaki sorumluluklar ciddi biçimde tartılmadan atılmamalıdır.
Atom enerjisinin gelişimi, uluslara yeni yıkım araçları sağlayacaktır. Şu an elimizde bulunan atom bombaları, bu yolda yalnızca ilk adımdır ve gelecekteki gelişmelerle elde edilecek yıkıcı gücün neredeyse sınırı yoktur. Bu nedenle, doğanın yeni serbest bırakılmış güçlerini yıkım amacıyla kullanma konusunda örnek teşkil eden bir ülke, hayal edilemeyecek ölçekte bir yıkım çağının kapısını açma sorumluluğunu taşımak zorunda kalabilir.
Eğer bu savaştan sonra, rakip devletlerin bu yeni yıkım araçlarına sınırsız şekilde sahip olabileceği bir dünya durumu oluşmasına izin verilirse, Amerika Birleşik Devletleri şehirleri de dâhil olmak üzere tüm dünya şehirleri sürekli olarak ani yok olma tehlikesi altında kalacaktır. Böyle bir durumun önlenmesi için, ABD’nin tüm maddi ve manevi kaynakları seferber edilmek zorunda kalabilir. Bu tehlikenin önlenmesi, şu anda, atom enerjisi alanındaki öncülüğü sayesinde, ABD’nin en önemli sorumluluğudur.
Bu öncülüğün sağladığı ek güç, beraberinde ölçülü davranma yükümlülüğünü de getirmektedir. Eğer bu yükümlülüğü ihlal edersek hem dünya kamuoyunun hem de kendi gözümüzde ahlaki konumumuz zayıflayacak, yıkımın serbest bırakılmış güçlerini kontrol altına alma sorumluluğumuzu yerine getirmemiz daha da zorlaşacaktır.
Yukarıdaki hususlar ışığında biz, aşağıda imzası bulunanlar, saygıyla talep ediyoruz:
Birincisi, Başkomutan sıfatınızla, Japonya’ya uygulanacak şartlar ayrıntılı biçimde kamuoyuna açıklanmadıkça ve Japonya bu şartları bildiği hâlde teslim olmayı reddetmedikçe, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaşta atom bombalarını kullanmama kararı almanızı;
İkincisi, böyle bir durumda atom bombalarının kullanılıp kullanılmayacağı kararını, bu dilekçede sunulan hususların yanı sıra beraberinde getirdiği tüm ahlaki sorumlulukları dikkate alarak vermenizi.
İmzalar
R. E. Lapp
R. S. Mulliken
E. P. Wigner
George S. Monk
Leo Szilard
J. J. Nickson
W. H. Zachariasen
Francis R. Shonka
John A. Simpson, Jr.
Walter Bartky
John P. Howe
Frank Foote
Atom bombasının savaşta kullanılması kararı, yalnızca bilimsel ve teknik bir ilerlemenin sonucu değil, aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nın son safhasında yürütülen yoğun diplomatik ve askerî müzakerelerin bir ürünüdür. Temmuz 1945’te Almanya’nın Potsdam kentinde toplanan konferans, Müttefik liderler — Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry S. Truman, Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill (daha sonra Clement Attlee) ve Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin — arasında savaş sonrası düzenin şekillendirilmesi ve Japonya’ya karşı izlenecek stratejinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Konferans sırasında Sovyetler Birliği, Almanya ile imzalanan Yalta Anlaşması çerçevesinde, Japonya’ya karşı savaşa girme taahhüdünü yinelemiştir. 17 Temmuz 1945 tarihli başkanlık günlüğünde Truman, Stalin ile yaptığı görüşmede, Sovyet liderin 15 Ağustos’ta Japonya’ya karşı savaşa katılacağını bildirdiğini not etmiştir.【3】 Bu gelişme, Müttefikler açısından iki yönlü stratejik bir avantaj olarak değerlendirilmiştir: bir yandan Sovyetlerin cepheye girmesi Japonya üzerinde ek askeri baskı oluşturacak, diğer yandan atom bombasının kullanılmasıyla birleştiğinde teslim olma sürecini hızlandırabilecektir.
Potsdam Konferansı’nda 26 Temmuz 1945’te yayımlanan Potsdam Bildirisi, Japonya’ya koşulsuz teslim çağrısında bulunmuş ve aksi halde “derhal ve mutlak yıkım” ile karşılaşacağı uyarısında bulunmuştur. Japonya, bu bildiriyi yanıtsız bırakmış; Tokyo yönetimi, teslim olmanın koşullarının özellikle imparatorluk kurumunun geleceği bakımından belirsiz olduğunu ileri sürmüştür. Bu durum, ABD açısından askerî harekâtın sürdürülmesini ve atom bombasının kullanılmasını stratejik olarak gerekçelendirmiştir.
Bu bağlamda, diplomatik gelişmeler ile askerî planlamalar iç içe ilerlemiş; Sovyetler Birliği’nin savaşa girişi, Müttefiklerin psikolojik baskı stratejisinin bir parçası hâline gelmiştir. Saldırıların zamanlaması, hem Sovyet taarruzuyla eş zamanlı bir etki yaratmayı hem de Japonya’nın teslim kararını hızlandırmayı hedeflemiştir. Böylece, Ağustos 1945 başında atom bombalarının kullanımı, yalnızca teknolojik üstünlük gösterisi değil, aynı zamanda çok yönlü bir askeri-diplomatik stratejinin icrası olarak şekillenmiştir.
Atom bombası saldırılarında hedef şehirlerin belirlenmesi süreci, askerî-stratejik, coğrafi ve psikolojik etkenlerin bir arada değerlendirilmesiyle yürütülmüştür. Manhattan Projesi’nin ilerleyen aşamalarında oluşturulan Hedef Komitesi, potansiyel hedefleri teknik uygunluk, stratejik değer ve beklenen psikolojik etki bakımından incelemiştir. Komite raporlarında, hedefin yalnızca askerî tesisleri değil, aynı zamanda şehir dokusunu da kapsayacak biçimde seçilmesinin, silahın etkisinin hem maddi hem de moral düzeyde azami ölçüde gösterilmesi açısından önemli olduğu belirtilmiştir.
Hiroşima, bu ölçütler doğrultusunda öncelikli hedeflerden biri olarak belirlenmiştir. Şehir, Chūgoku bölgesinin en büyük kenti olup önemli bir askerî karargâh, lojistik merkez ve ikmal noktası konumundaydı. Ayrıca topografyası —düz arazi ve nehir kollarıyla çevrili ovalık alan— patlamanın etkilerinin geniş bir alana yayılmasına elverişliydi. Hiroşima, savaş sırasında büyük çaplı hava bombardımanlarına uğramamıştı; bu durum, bombanın etkilerinin “temiz” bir şehir dokusu üzerinde gözlemlenebilmesini sağlamaktaydı.
Nagasaki ise başlangıçta öncelikli hedefler listesinde yer almamış, ancak asıl hedef olan Kokura’nın operasyon günü yoğun bulut örtüsü altında kalması üzerine ikinci saldırı noktası olarak seçilmiştir. Nagasaki, Kyūshū adasında önemli bir sanayi ve liman kenti olup özellikle Mitsubishi’nin gemi yapım tersaneleri, silah fabrikaları ve diğer ağır sanayi tesisleriyle stratejik değer taşımaktaydı. Şehrin koy biçimindeki topografyası ve tepelik çevresi, patlamanın etkilerini kısmen sınırlamış olsa da sanayi bölgesi ve çevresinde büyük yıkıma yol açmıştır.
Hedef seçiminde, psikolojik etkinin maksimuma çıkarılması da gözetilmiştir. Komite, Japon kamuoyunun ve yönetiminin, yeni ve son derece yıkıcı bir silahla karşı karşıya kalmasının teslim olma kararını hızlandıracağını değerlendirmiştir. Bu nedenle, saldırıların yalnızca askerî tesislere değil, aynı zamanda sivil yaşamın merkezlerine yönelmesi planlanmış, bu durum savaş sonrası dönemde önemli etik tartışmalara yol açmıştır.
6 Ağustos 1945 sabahında Hiroşima, Japonya’nın diğer büyük kentlerine kıyasla görece sınırlı ölçekte hava saldırısına maruz kalmış olması nedeniyle, kentsel dokusunu büyük ölçüde muhafaza eden bir şehir görünümündeydi. Coğrafi olarak Ota Nehri’nin kolları arasında yer alan ve düzlük bir araziye yayılan şehir, hem idari ve askerî merkez işlevi hem de ulaşım ve ikmal ağlarının düğüm noktası olması bakımından stratejik öneme sahipti.
Saldırı günü meteorolojik koşullar, hava operasyonu açısından elverişliydi. Sabah saatlerinde gökyüzü açık, görüş mesafesi yüksek, rüzgâr hızı ise düşük seviyedeydi. Bu durum, hedefleme hassasiyetini artıran bir faktör olarak değerlendirilmiştir. Aynı sabah, sanayi tesislerinde ve kamu binalarında mesai başlamış; işçiler üretim alanlarında yerlerini almıştı.
Ortaöğretim çağındaki çok sayıda öğrenci ise savaş dönemi sivil savunma önlemleri kapsamında yürütülen “yangın önleme” programı çerçevesinde, kent merkezindeki yapı yıkım ve malzeme tahliye çalışmalarında görevliydi. Bu program, olası konvansiyonel hava saldırılarında yangın yayılımını sınırlandırmak amacıyla dar sokaklarda boş alanlar oluşturmayı hedeflemekteydi. Ancak öğrencilerin açık alanlarda yoğun şekilde bulunması, nükleer saldırının etkilerini demografik açıdan ağırlaştıracak bir etken olmuştur.
Yaklaşık 45 dakika önce, bölge hava sahasında tespit edilen keşif uçaklarının uzaklaşmasının ardından sivil savunma sirenleri tarafından “tehlike geçti” anonsu yapılmıştı. Bu anons, halkın sığınaklardan çıkarak gündelik faaliyetlerine dönmesine yol açmıştır. Böylece saldırı anında kentte bulunan sivillerin büyük çoğunluğu açık alanlarda veya yetersiz korunaklı mekânlarda yakalanmıştır. Bu koşullar, meydana gelen patlamanın neden olduğu can kaybı ve yaralanma oranlarının yüksekliğini açıklayan temel unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.
6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saatle 08.15’te, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri’ne ait Enola Gay adlı B-29 tipi bombardıman uçağı, “Little Boy” kod adı verilen uranyum-235 temelli bir fisyon bombasını Hiroşima üzerine bırakmıştır. Bomba, şehrin hafif kuzeybatısında, Aioi Köprüsü’ne yakın bir noktada yerden yaklaşık 580 metre yükseklikte patlamıştır. Bu yükseklik, patlama etkilerinin hem basınç dalgası hem de termal radyasyon açısından en geniş alana yayılmasını sağlayacak şekilde planlanmıştır.
Patlama anında açığa çıkan enerji, yaklaşık 15 kiloton TNT eş değerindedir. İlk saliselerde yayılan yoğun termal radyasyon, patlama merkezine 1 kilometre yarıçap içinde bulunan bireylerde ciddi düzeyde “flash burn” olarak tanımlanan ani yanıklara neden olmuştur. Bu radyasyon, giysi ve ten üzerinde patlama anındaki ışık ve ısıya bağlı olarak keskin izler bırakmıştır. Aynı anda oluşan aşırı basınç dalgası, merkezden itibaren genişleyen dairesel bir yıkım alanı meydana getirmiştir. Ahşap ve hafif yapıların neredeyse tamamı yıkılmış, betonarme binalar ise ağır hasar görmüş; yalnızca iskelet yapılar ayakta kalabilmiştir.
Hiroşima'nın Gördüğü Hasarı Ayrıntılı Şekilde İşleyen Dönem Videoları (National Archives)
Patlama anının ilk etkileri yalnızca yapısal yıkımla sınırlı kalmamıştır. İnsanlar, basınç dalgasının ani ve şiddetli etkisiyle metrelerce savrulmuş, cam ve metal parçalarının oluşturduğu ikincil yaralanmalar yaygın biçimde görülmüştür. Patlama bölgesine yakın noktalarda bulunan kişiler, aşırı ısı nedeniyle anında buharlaşma ya da ileri derecede karbonizasyon sonucu olay yerinde hayatını kaybetmiştir.
Olayın ilk birkaç saniyesinde oluşan bu çok boyutlu tahribat, Hiroşima’nın merkez bölgesinde hem fiziksel hem de insani anlamda geri dönüşü olmayan bir yıkım yaratmıştır. Bu aşamada meydana gelen kayıplar, saldırının sonraki saatlerinde gelişecek yangınlar ve radyasyon etkileriyle daha da artmıştır.
Hiroşima’daki nükleer patlamayı takip eden ilk dakikalarda, şehir genelinde yüzlerce ayrı noktada yangınlar başlamıştır. Bu yangınların oluşumunda iki temel mekanizma rol oynamıştır. Birincisi, patlama anında açığa çıkan yoğun termal radyasyonun, ahşap yapıların ve yanıcı malzemelerin yüzey sıcaklığını kısa sürede tutuşturma noktasına ulaştırmasıdır. İkincisi ise, basınç dalgasının yol açtığı fiziksel tahribatın ikincil etkileridir; devrilen soba ve ocaklar, kopan elektrik hatlarından kaynaklanan kıvılcımlar ve patlayan gaz hatları yangınların hızla yayılmasına neden olmuştur.
Kentin yapısal özellikleri, yangınların birleşerek büyük ölçekli bir felakete dönüşmesini kolaylaştırmıştır. Hiroşima, geniş ölçüde ahşap yapılardan oluşan, dar sokaklara sahip ve düz bir topoğrafya üzerine kuruluydu. Bu koşullar, yangın odaklarının kısa sürede birleşerek bütünleşik bir yangın alanı oluşturmasına zemin hazırlamıştır. Patlamadan yaklaşık iki ila üç saat sonra, şehir merkezinde “ateş fırtınası” (firestorm) olarak tanımlanan meteorolojik ve yangın dinamiği olgusu meydana gelmiştir.
Ateş fırtınası, yoğun ısıya bağlı olarak yükselen sıcak havanın yer değiştirmesi sonucu, çevreden merkeze doğru kuvvetli hava akımlarının oluşmasıyla karakterizedir. Hiroşima’da bu rüzgârların hızı saatte 30–40 mile ulaşmıştır. Merkeze doğru çekilen oksijen, yangınların daha da büyümesine ve ısı seviyelerinin artmasına yol açmış, böylece yangınlar kontrol edilemez bir hâl almıştır. Bu süreç, hem mevcut yapıları tamamen yok etmiş hem de daha önce patlamadan doğrudan etkilenmeyen bölgelerde ikincil yıkıma neden olmuştur.
Ateş fırtınasının insani etkileri de yıkıcı olmuştur. Açık alanlarda veya kısmen korunaklı bölgelerde bulunan kişiler, yoğun ısı ve duman nedeniyle hayatını kaybetmiş; bazıları aşırı ısıya maruz kalarak ciddi yanıklar almıştır. Yangın sırasında oluşan karbonmonoksit ve diğer toksik gazlar, özellikle enkaz altında veya kapalı alanlarda mahsur kalanlarda ölüm oranını artırmıştır.
Bu aşama, Hiroşima saldırısının neden olduğu felaket zincirinde patlamadan sonra en fazla can kaybına yol açan ikinci dalgayı oluşturmuş, kentin fiziksel bütünlüğünü neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır.
Hiroşima’ya 6 Ağustos 1945’te düzenlenen nükleer saldırı, insani kayıplar bakımından II. Dünya Savaşı’nın en yıkıcı tekil olaylarından biri olmuştur. Saldırının ilk anında ya da çok kısa süre içinde, tahminlere göre 70.000 ila 80.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu sayıya, saldırıdan sonraki haftalar ve aylar içinde yaralanma ve radyasyon hastalığı nedeniyle ölen binlerce kişi dahil değildir. Yıl sonuna gelindiğinde toplam ölü sayısının 140.000 civarında olduğu değerlendirilmektedir. Ölüm ve yaralanmaların başlıca nedenleri üç temel kategori altında toplanabilir:
1. Termal Yanıklar: Patlama anında açığa çıkan yoğun termal radyasyon, merkezden birkaç kilometre yarıçap içindeki bireylerde derin yanıklara neden olmuştur. Özellikle açıkta bulunanlar, patlama yönüne bakan vücut bölgelerinde ağır doku hasarı yaşamıştır. Giysi, patlamadan gelen ışık ve ısıya bağlı olarak yanmış veya erimiş; kumaş desenleri ve giysi kenarları, deride yanık izleri şeklinde kalmıştır.
2. Basınç Dalgasına Bağlı Mekanik Yaralanmalar: Patlamanın oluşturduğu ani basınç değişimi, yapıların çökmesine, camların kırılarak yüksek hızda saçılmasına ve metal parçalarının kopmasına yol açmıştır. Bu etkiler, kırıklar, kesikler, ezilmeler ve iç organ yaralanmaları gibi travmatik sonuçlar doğurmuştur.
3. Radyasyon Maruziyeti: Patlama sırasında ortaya çıkan yoğun gama radyasyonu ve nötron akısı, vücutta hücresel ve genetik düzeyde hasar meydana getirmiştir. Radyasyona bağlı akut hastalık belirtileri arasında bulantı, kusma, ateş, deri kızarıklıkları, kanamalar ve saç dökülmesi yer almıştır. Ağır maruziyet vakalarında ölüm, genellikle birkaç gün ile birkaç hafta içinde gerçekleşmiştir.
Saldırı, tıbbi müdahale kapasitesinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı bir ortamda yaşandığı için, hayatta kalan yaralıların büyük bölümü yeterli tedavi görememiştir. Şehirdeki 45 hastaneden yalnızca üçü kısmen hizmet verebilir durumda kalmış, sağlık personelinin önemli bir kısmı ya ölmüş ya da ağır yaralanmıştır. Bu durum, özellikle radyasyon hastalığı ve ağır yanık vakalarında ölüm oranlarını yükseltmiştir.
Hiroşima’daki can kayıpları, yalnızca olay anının değil, sonraki haftalar ve aylar boyunca devam eden ikincil etkilerin de sonucudur. Radyasyonun uzun vadeli sonuçları, lösemi ve diğer kanser türlerinde artış gibi, sonraki on yıllara yayılan sağlık sorunları şeklinde kendini göstermiştir.
6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya yapılan nükleer saldırı, kentin altyapısını ve kentsel dokusunu neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Patlama ve onu izleyen yangınlar sonucunda yaklaşık 4,4 mil²’lik (yaklaşık 11,4 km²) bir alan, yüksek derecede tahrip olmuştur. Patlama merkezine en yakın bölgelerde yapılar tamamen yıkılmış; basınca daha dayanıklı betonarme binalar dahi ağır hasar almış, yalnızca iskelet yapıları ayakta kalabilmiştir.
1. Ulaşım Ağı: Köprüler, yollar, tramvay hatları ve demiryolu bağlantıları, patlama basıncı ve ısı dalgası sonucu kullanılamaz hâle gelmiştir. Şehrin iç ulaşımını sağlayan tramvay sisteminin büyük bölümü tahrip olmuş, köprüler ya çökmüş ya da ciddi yapısal hasar görmüştür. Bu durum, hem sivil tahliye hem de yardım malzemelerinin ulaştırılmasında büyük engeller yaratmıştır.
2. Enerji ve İletişim Hatları: Elektrik santralleri ve enerji iletim hatları, patlama anında devre dışı kalmıştır. Elektrik kesintisi, su pompalarının çalışmaması ve haberleşme sistemlerinin felce uğramasıyla sonuçlanmıştır. Telefon hatlarının büyük bölümü kopmuş, telsiz istasyonları hasar görmüş veya tamamen tahrip olmuştur.
3. Su ve Gaz Şebekesi: Patlama, su boru hatlarını ve gaz şebekesini parçalamış; gaz kaçağı kaynaklı yangınlar felaketin boyutunu artırmıştır. Su temini neredeyse tamamen kesildiği için yangın söndürme çalışmaları yapılamamış ve mevcut yangınlar kontrolsüz şekilde büyümüştür.
4. Sağlık Altyapısı: Şehirdeki 45 hastaneden 42’si ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. Sağlık personelinin önemli bir bölümü saldırı anında ölmüş ya da yaralanmıştır. Sağlam kalan birkaç tıbbi tesis ise yaralıların sayısı karşısında yetersiz kalmıştır. Bu durum, özellikle ağır yanık ve radyasyon maruziyeti vakalarının tedavisini imkânsız hâle getirmiştir.
5. Kentsel Dokunun Çöküşü: Saldırı, yalnızca fiziksel yıkım yaratmamış; aynı zamanda kentin ekonomik, idari ve sosyal yapısını da felce uğratmıştır. Belediye binaları, okul yapıları, ticari merkezler ve konut bölgeleri büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu durum, kurtarma ve yardım çalışmalarının koordinasyonunu neredeyse imkansız hâle getirmiştir.
Hiroşima’nın altyapısının bu ölçekte tahrip olması, saldırının yalnızca askerî hedeflere değil, aynı zamanda kentin yaşamsal sistemlerine yönelmiş olduğunu göstermektedir. Bu durum, saldırının hem savaşın seyrine hem de uluslararası hukuk ve etik tartışmalarına etkisini belirleyen önemli bir unsurdur.
Hiroşima’ya 6 Ağustos 1945’te gerçekleştirilen nükleer saldırı, yalnızca fiziksel yıkım ve can kayıplarıyla sınırlı kalmamış; aynı zamanda derin ve kalıcı psikolojik travmalar ile toplumsal yapıda ani ve köklü değişimlere yol açmıştır. Patlamanın ani ve yıkıcı etkisi, olayın hemen ardından hayatta kalanlarda yoğun bir şok tepkisi doğurmuştur. İnsanlar yakınlarını, evlerini ve tüm yaşam alanlarını birkaç saniye içinde yitirmiş; bu durum, bireysel ve toplumsal düzeyde bir duygusal yıkıma sebep olmuştur.
1. Travmatik Etkiler: Hayatta kalanların önemli bir kısmı, patlamanın görsel ve işitsel şiddetine, yaralıların durumuna, yanık ve ölü bedenlere tanık olmuştur. Bu deneyim, savaş sonrası dönemde “Hibakuşa Sendromu” olarak tanımlanan, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtilerine yol açmıştır. Uyku bozuklukları, kabuslar, ani seslere karşı aşırı duyarlılık ve sürekli ölüm korkusu, yaygın olarak bildirilen semptomlar arasındadır.
2. Toplumsal Düzenin Çöküşü: Saldırının ardından idari yapı işlevsiz hâle gelmiştir. Belediye binalarının ve iletişim altyapısının yıkılması, yardım ve kurtarma faaliyetlerinin organizasyonunu ciddi ölçüde zorlaştırmıştır. Kurtarma çalışmalarına katılabilecek personelin önemli bir kısmı ya hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştır. Bu durum, felaketin ilk günlerinde kaos ortamının oluşmasına neden olmuştur.
3. Aile ve Topluluk Bağlarının Zedelenmesi: Yüksek orandaki can kayıpları, çok sayıda ailenin parçalanmasına yol açmıştır. Anne babalarını kaybeden çocuklar ve bakıma muhtaç yaşlılar, sosyal destek ağlarının yokluğu nedeniyle savunmasız kalmıştır. Bu süreçte, komşuluk ve akrabalık ilişkileri, felaketin yarattığı göç ve yer değiştirme hareketleriyle zayıflamıştır.
4. Sosyal Damgalama: Savaş sonrası dönemde hibakuşalar (patlamadan sağ kurtulanlar), Japonya’nın bazı bölgelerinde radyasyonun bulaşıcı olduğu yönündeki yanlış inançlar nedeniyle sosyal damgalamaya ve ayrımcılığa maruz kalmıştır. Bu durum iş bulma, evlilik ve toplumsal kabul süreçlerinde ek zorluklar yaratmıştır.
5. Kolektif Bellek ve Anma Kültürü: Saldırının toplumsal hafızada bıraktığı iz, sonraki yıllarda Hiroşima Barış Anıtı gibi mekânlar aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Ancak ilk yıllarda, hem fiziksel yıkımın hem de toplumsal travmanın büyüklüğü, anma faaliyetlerinin organize edilmesini zorlaştırmıştır.
Bu psikolojik ve sosyal etkiler, Hiroşima’nın yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal olarak da yeniden inşa edilmesi gerektiğini göstermiş; bu süreç, on yıllar boyunca hem Japonya’nın iç politikalarında hem de uluslararası barış hareketlerinde önemli bir yer tutmuştur.
Nagasaki, Japonya’nın Kyūshū adasında önemli bir sanayi ve liman kenti olarak stratejik bir konuma sahiptir. Şehir, özellikle Mitsubishi Heavy Industries’e ait gemi yapım tersaneleri, silah fabrikaları ve diğer ağır sanayi tesisleri ile Japon savaş endüstrisinde kilit bir rol üstlenmişti. Topografik olarak derin bir koy içerisinde, çevresi dağlık ve tepelik arazilerle çevrili olan Nagasaki, Hiroşima’ya kıyasla daha engebeli bir şehir yapısına sahipti. Bu coğrafi özellikler, saldırı sırasında patlama etkilerinin yayılımını doğrudan etkileyecektir.
Aslında Nagasaki, ilk aşamada nükleer saldırı için birincil hedef olarak belirlenmemişti. 9 Ağustos sabahı, asıl hedef olan Kokura şehrinin yoğun bulut örtüsü altında kalması ve hedefleme koşullarının olumsuz olması nedeniyle, görevdeki bombardıman filosu yedek hedef olan Nagasaki’ye yönelmiştir. Bu rota değişikliği, saldırının planlama aşamasındaki zaman çizelgesini kısmen değiştirmiş olsa da operasyonun uygulanmasında belirleyici bir engel teşkil etmemiştir.
Saldırı günü hava koşulları değişkenlik göstermekteydi. Sabah saatlerinde şehir üzerinde kısmen bulutlu bir hava hâkimdi. Bu durum, hedefleme sürecini zorlaştırmış; bombardıman ekibi, patlama noktasını belirlemek için bulut aralıklarını kullanmak zorunda kalmıştır. Şehirdeki günlük yaşam, savaş koşullarına rağmen belirli bir düzen içinde sürmekteydi. Sanayi tesislerinde üretim devam ediyor, limanda lojistik faaliyetler yürütülüyordu.
Sivil nüfus, konvansiyonel bombardımanlara alışkın olmakla birlikte, şehrin yerleşim yapısı ve coğrafi konumu nedeniyle tam kapsamlı bir nükleer saldırı olasılığı beklenmemekteydi. Bu koşullar, birkaç saat içinde gerçekleşecek olan saldırının etkilerini hem insani hem de endüstriyel açıdan ağırlaştıracak; Nagasaki, kısa süre içinde Amerika’nın ikinci nükleer hedefi olarak tarihe geçecektir.
9 Ağustos 1945 günü saat 11.02’de, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri’ne ait Bockscar adlı B-29 bombardıman uçağı, “Fat Man” kod adı verilen plütonyum-239 temelli bir implozyon tipi nükleer bombayı Nagasaki üzerine bırakmıştır. Bomba, Urakami Vadisi üzerinde, yerden yaklaşık 503 metre yükseklikte patlamıştır. Bu yükseklik, topografyanın engebeli yapısı dikkate alınarak belirlenmiş, hem basınç dalgasının hem de termal radyasyonun şehir geneline etkili şekilde yayılması hedeflenmiştir. Patlamanın enerji çıktısı, yaklaşık 21 kiloton TNT eş değerinde olup Hiroşima’ya atılan bombadan daha yüksek tahrip gücüne sahiptir.
Patlama anında ortaya çıkan yoğun termal radyasyon, merkezden itibaren birkaç kilometrelik yarıçapta ani yanıklara neden olmuştur. Hiroşima’da olduğu gibi burada da “flash burn” olarak tanımlanan deri yanıkları yaygındır; ancak Nagasaki’nin tepelik arazisi ve vadilerle bölünmüş yerleşim yapısı, ısı ve ışık yayılımını kısmen sınırlamış, doğrudan görüş hattında olmayan bölgelerde termal etkiler daha az hissedilmiştir. Buna karşın, Urakami Vadisi ve çevresindeki yerleşimlerde, patlama hattına doğrudan maruz kalan yapılar ve insanlar ağır hasar almıştır.
Basınç dalgası, patlama merkezine yakın bölgelerde binaları tamamen yıkmış; daha uzak alanlarda ise çatıların uçmasına, duvarların çökmesine ve camların yüksek hızda fırlayarak ciddi yaralanmalara yol açmasına neden olmuştur. Vadinin kapalı yapısı, basınç dalgasının belirli yönlerde yoğunlaşmasına ve dar alanlarda yıkım etkisinin artmasına sebep olmuştur.
Patlama, aynı zamanda geniş çaplı yangınların başlamasına zemin hazırlamış; sanayi bölgelerinde ve yerleşim alanlarında çok sayıda yanıcı madde kısa sürede tutuşmuştur. Patlamadan sonraki ilk dakikalarda oluşan toz, duman ve enkaz, şehir üzerinde koyu bir mantar bulutu oluşturmuş; bu durum, görüş mesafesini kısıtlamış ve kurtarma çalışmalarını geciktirmiştir.
Nagasaki’de patlama anında ve hemen sonrasında yaşanan bu etkiler, Hiroşima’ya kıyasla coğrafi koşullar nedeniyle farklı dağılım göstermiş; ancak şehir, özellikle patlama merkezine yakın bölgelerde benzer ölçekte fiziksel ve insani kayıplara maruz kalmıştır.
Nagasaki’de 9 Ağustos 1945’te meydana gelen nükleer patlamanın ardından, şehir genelinde hızla çok sayıda yangın başlamıştır. Bu yangınların oluşumunda iki ana unsur etkili olmuştur. İlki, patlama anında ortaya çıkan yoğun termal radyasyonun ahşap binalar, tekstil ürünleri ve diğer yanıcı malzemeler üzerinde oluşturduğu ani tutuşma etkisidir. İkincisi ise basınç dalgasının fiziksel yıkımı sonucunda ortaya çıkan ikincil kaynaklardır; devrilen ocaklar, kırılan gaz hatları, kopan elektrik kabloları ve patlayan yakıt depoları yangınların yayılmasını hızlandırmıştır.
Hiroşima’ya kıyasla Nagasaki’nin coğrafi yapısı, yangınların yayılımında belirleyici bir faktör olmuştur. Şehrin dağlık ve engebeli araziye yayılmış olması, yangın odaklarının birleşmesini kısmen engellemiş, böylece tam anlamıyla bir “ateş fırtınası” oluşmamıştır. Bununla birlikte, patlama merkezinin bulunduğu Urakami Vadisi’nde ve çevresindeki sanayi bölgelerinde yangınlar, kısa sürede geniş alanlara yayılmış ve kontrol altına alınması imkansız bir hal almıştır. Özellikle Mitsubishi’nin gemi yapım tesisleri ve silah fabrikaları gibi yüksek miktarda yanıcı madde bulunduran endüstriyel alanlar, patlama sonrası yoğun şekilde yanmıştır.
Yangınların etkisi, yalnızca yapısal yıkımla sınırlı kalmamıştır. Alevlerin yarattığı aşırı ısı ve yoğun duman, patlamadan sağ kurtulan birçok kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Enkaz altında mahsur kalanlar, oksijen yetersizliği ve karbon monoksit zehirlenmesi nedeniyle yaşamlarını yitirmiştir. Açık alanlarda bulunanlar ise aşırı sıcaklık ve ısı dalgaları nedeniyle ağır yanıklar almıştır.
Yangınların yarattığı bu yıkım, patlama anındaki fiziksel tahribatla birleşerek Nagasaki’nin sanayi kapasitesini neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Saldırıdan sonra aylar boyunca, yanmış alanların temizlenmesi ve yeniden inşası büyük lojistik zorluklar doğurmuştur.
Nagasaki’ye 9 Ağustos 1945’te gerçekleştirilen nükleer saldırı, hem patlama anında hem de sonraki haftalar ve aylar boyunca yüksek sayıda can kaybına ve yaralanmaya yol açmıştır. Tahminlere göre saldırı anında ve hemen sonrasında 40.000 ila 45.000 kişi hayatını kaybetmiş, yıl sonuna gelindiğinde bu sayı 70.000’in üzerine çıkmıştır. Ölümlerin büyük bir kısmı patlama anında gerçekleşmiş; kalan kısmı ise ağır yaralanmalar, radyasyon hastalığı ve tıbbi müdahale yetersizliği nedeniyle takip eden günlerde meydana gelmiştir.
1. Termal Yanıklar: Patlama anında açığa çıkan yüksek yoğunluklu termal radyasyon, patlama merkezine yakın bölgelerde bulunan kişilerde üçüncü derece yanıklara neden olmuştur. Açıkta bulunanların giysileri anında tutuşmuş veya erimiş; bu durum, deride kumaş izlerinin yanık şeklinde belirginleşmesine yol açmıştır.
2. Basınç Dalgasına Bağlı Yaralanmalar: Patlamadan kaynaklanan şok dalgası, binaların çökmesine ve cam, metal gibi keskin parçaların yüksek hızda savrulmasına neden olmuştur. Bu durum çok sayıda kırık, kesik, ezilme ve iç organ hasarı vakası yaratmıştır. Vadinin kapalı yapısı, basınç dalgasının belirli alanlarda yoğunlaşmasına ve bu bölgelerde yıkım ile yaralanma oranlarının artmasına sebep olmuştur.
3. Radyasyon Maruziyeti: Patlama sırasında yayılan yoğun gama radyasyonu ve nötron akısı, doğrudan maruz kalanlarda hücresel hasara ve bağışıklık sisteminde çöküşe neden olmuştur. Akut radyasyon sendromu (ARS) vakaları, saldırının ardından ilk günlerde kusma, ateş, kanamalar ve saç dökülmesi gibi belirtilerle kendini göstermiştir. Ağır maruziyet vakalarında ölüm, genellikle bir ila üç hafta içinde gerçekleşmiştir.
4. Tıbbi Müdahale Yetersizliği: Şehirdeki tıbbi tesislerin önemli bir bölümü yıkılmış veya kullanılamaz hâle gelmiş, sağlık personelinin büyük kısmı ölmüş ya da yaralanmıştır. Bu durum, özellikle ağır yanık ve radyasyon vakalarında hayatta kalma oranını düşürmüştür. Yardım ekipleri, hem ulaşım altyapısının bozulması hem de patlama sonrası oluşan yoğun duman ve yıkıntılar nedeniyle yaralılara zamanında ulaşamamıştır.
Nagasaki’deki insani kayıplar yalnızca olay anının değil, aynı zamanda takip eden haftalarda ortaya çıkan ikincil etkilerin de sonucudur. Radyasyonun uzun vadeli etkileri, lösemi ve solid tümör vakalarında artış gibi sağlık sorunlarının sonraki on yıllarda da görülmesine yol açmıştır.
9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye gerçekleştirilen nükleer saldırı, şehrin altyapısını ve kentsel dokusunu ağır biçimde tahrip etmiştir. Patlama, özellikle Urakami Vadisi ve çevresinde yoğunlaşmış, ancak yıkıcı etkiler sanayi bölgelerinden yerleşim alanlarına kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.
1. Ulaşım Ağı: Patlama yolların, köprülerin ve demir yolu hatlarının büyük ölçüde hasar görmesine neden olmuştur. Şehir içi ulaşımı sağlayan tramvay hatları, rayların eğilmesi ve enerji sistemlerinin tahrip olması sonucu hizmet dışı kalmıştır. Köprülerin bir kısmı çökmüş, diğerleri ağır hasar alarak kullanım dışı olmuştur. Bu durum hem yaralı tahliyesini hem de yardım malzemelerinin ulaştırılmasını ciddi ölçüde zorlaştırmıştır.
2. Enerji ve İletişim Sistemleri: Elektrik iletim hatları ve jeneratör istasyonları patlama etkisiyle devre dışı kalmıştır. Elektrik kesintileri, haberleşme altyapısının da çökmesine yol açmış; telefon hatları kopmuş, telsiz istasyonları hasar görmüştür. Bu kesinti, kurtarma çalışmalarının koordinasyonunu büyük ölçüde aksatmıştır.
3. Su ve Gaz Şebekesi: Patlama, şehrin su boru hatlarını kırmış, gaz şebekesini tahrip etmiştir. Gaz kaçağı kaynaklı yangınlar, patlama sonrası hasarın büyümesine neden olmuştur. Su temini durduğu için yangınlara müdahale edilememiş, yangınlar özellikle sanayi bölgelerinde kontrolsüz biçimde yayılmıştır.
4. Sanayi Tesisleri: Mitsubishi Heavy Industries’e ait gemi yapım tersaneleri, silah fabrikaları ve diğer ağır sanayi tesisleri, patlama ve yangınların ardından büyük ölçüde işlevsiz hâle gelmiştir. Bu durum, Nagasaki’nin Japon savaş endüstrisindeki üretim kapasitesini neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır.
5 .Sağlık Altyapısı: Şehirdeki hastanelerin önemli bir bölümü ya yıkılmış ya da ağır hasar görmüştür. Sağlık personelinin büyük kısmı hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştır. Sağlam kalan sınırlı sayıdaki tıbbi tesis, yaralı sayısının fazlalığı ve malzeme yetersizliği nedeniyle işlevlerini tam olarak yerine getirememiştir.
Nagasaki’nin altyapısına verilen bu ağır zarar, saldırının yalnızca askerî tesislere değil, aynı zamanda kentin yaşamsal sistemlerine de doğrudan yöneldiğini göstermektedir. Bu durum, şehrin ekonomik, idari ve sosyal yapısının felce uğramasına ve yeniden inşa sürecinin uzun yıllar almasına yol açmıştır.
Nagasaki’ye 9 Ağustos 1945’te gerçekleştirilen nükleer saldırı, fiziksel yıkımın ötesinde kalıcı psikolojik travmalar ile toplumsal yapıda köklü değişimlere yol açmıştır. Patlamanın ani, yoğun ve beklenmedik etkisi, hayatta kalanlar üzerinde uzun süreli ruhsal bozukluklara neden olmuştur.
1. Travmatik Etkiler: Patlama anına tanık olanlar, yüksek ısı, yoğun ışık, basınç dalgası ve yıkımın eş zamanlı yaşandığı olağanüstü bir şiddet anını deneyimlemiştir. Yaralıların durumu, ağır yanık kokusu, enkaz altındaki sesler ve yıkıntılar arasında bulunan cesetler, hayatta kalanların zihninde silinmesi güç izler bırakmıştır. Bu durum, sonraki yıllarda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtileriyle kendini göstermiş; kabuslar, ani seslere karşı aşırı tepkiler, uyku bozuklukları ve sürekli kaygı hali yaygın olarak rapor edilmiştir.
2. Toplumsal Düzenin Çöküşü: Patlama, kentin idari ve sosyal altyapısını felce uğratmıştır. Belediye binalarının yıkılması ve haberleşme ağlarının çökmesi, yardım organizasyonlarını işlevsiz kılmıştır. Kurtarma faaliyetleri, personel kaybı ve ulaşım altyapısının bozulması nedeniyle yetersiz kalmıştır. İlk günlerde koordinasyonsuzluk, kaos ve panik, felaketin etkilerini artırmıştır.
3. Aile ve Topluluk Bağlarının Zedelenmesi: Saldırı, çok sayıda ailenin parçalanmasına ve aile içi destek mekanizmalarının çökmesine yol açmıştır. Anne babasını kaybeden çocuklar, yaşlılar ve engelliler, bakım sağlayacak yakınlarını yitirmiştir. Bu durum, özellikle savaş sonrası dönemde toplumsal dayanışma ağlarının yeniden kurulmasını zorlaştırmıştır.
4. Sosyal Damgalama: Saldırıdan kurtulan hibakuşalar, savaş sonrası dönemde radyasyonun bulaşıcı olduğu yönündeki yanlış inançlar nedeniyle toplumsal dışlanma ve ayrımcılıkla karşılaşmıştır. İşe alım süreçlerinde, evliliklerde ve sosyal ilişkilerde bu damgalama, hibakuşaların yaşamlarını olumsuz etkilemiştir.
5. Kolektif Bellek ve Anma Kültürü: Nagasaki, savaş sonrası dönemde kolektif belleğin önemli bir parçası hâline gelmiş; 1955’te açılan Nagasaki Barış Parkı ve Atom Bombası Müzesi, bu belleğin kurumsallaşmış simgeleri olmuştur. Ancak ilk yıllarda, hem fiziksel yıkımın büyüklüğü hem de toplumsal travmanın derinliği, anma faaliyetlerinin düzenli olarak yürütülmesini güçleştirmiştir.
Bu psikolojik ve sosyal etkiler, saldırının Nagasaki toplumunu yalnızca fiziksel olarak değil, kültürel ve sosyal açıdan da dönüştürdüğünü göstermektedir. Travmanın kalıcılığı, hibakuşaların yaşam öykülerinde ve şehir hafızasında günümüze kadar taşınmıştır.
Her iki şehirde ölümlerin büyük bölümü patlama anında meydana gelen termal radyasyon, basınç dalgası ve yangınlara bağlıdır. Hiroşima’da patlama merkezine 1 kilometreden daha yakın konumdaki kişiler neredeyse anında ölmüş; ısı, vücut dokularını buharlaştıracak kadar yüksek seviyelere ulaşmıştır.
Patlama merkezinden 2–3 kilometre uzaklıktaki bölgelerde üçüncü derece yanık oranı %90’a varmış; yanıklar, patlama yönüne bakan vücut bölgelerinde giysi desenlerinin ciltte iz bırakması şeklinde karakteristikleşmiştir. Nagasaki’de coğrafi yapının engebeli olması, bazı bölgelerde doğrudan radyasyon ve termal etkinin azalmasına yol açmış olsa da Urakami bölgesinde patlama hattında kalan nüfusun %70’i olay anında hayatını kaybetmiştir.
Basınç dalgaları, binaların yıkılması, cam ve metal parçalarının yüksek hızda savrulması nedeniyle yaygın travmatik yaralanmalar oluşturmuştur. Hiroşima’da patlama merkezine 1,5 kilometreye kadar olan bölgelerde binaların %90’ı tamamen yıkılmıştır. Nagasaki’de bu oran merkezden 1 kilometreye kadar %60–70 seviyesindedir. Basınç kaynaklı yaralanmalar, kırıklar, ezilmeler ve iç organ hasarlarının yanı sıra cam kırıklarından kaynaklanan kesikler ölümlerin yaklaşık %15’ini oluşturmuştur.
Radyasyonun akut etkileri, her iki şehirde de binlerce kişinin patlamadan sonraki günler ve haftalarda ölmesine neden olmuştur. Hiroşima’da patlamadan sonraki ilk ay içinde radyasyon hastalığı kaynaklı ölümler, toplam can kaybının yaklaşık %20’sini oluşturmuştur. Bu kişilerde ilk 24 saat içinde bulantı, kusma, baş dönmesi, ateş ve deri kızarıklığı gibi belirtiler görülmüş; sonraki günlerde saç dökülmesi, iç kanamalar ve bağışıklık sisteminin çökmesi gibi semptomlar gelişmiştir. Nagasaki’de de benzer belirtiler gözlenmiş, ağır maruziyet vakalarında ölüm genellikle 10–20 gün içinde gerçekleşmiştir.
Patlamanın Ardından Ortaya Çıkan "Nükleer Gölge" Fenomenine Dair (National Archives)
Orta ve uzun vadede, hayatta kalan hibakuşalar arasında lösemi ve diğer kanser türlerinde belirgin artış tespit edilmiştir. Hiroşima’da lösemi vakaları patlamadan 5 yıl sonra zirveye ulaşmış, saldırı öncesine göre yaklaşık 20 kat artış göstermiştir. Nagasaki’de benzer şekilde lösemi insidansında ciddi yükselme gözlenmiştir. Ayrıca tiroid, meme, akciğer ve mide kanseri vakalarında uzun dönemli artış rapor edilmiştir. Radyasyonun genetik etkileri, sonraki nesillerde kalıtsal mutasyon riskini yükseltmiş; bu durum 1947’den itibaren başlatılan kapsamlı sağlık araştırmalarıyla izlenmiştir.
Bu veriler, Hiroşima ve Nagasaki’deki nükleer saldırıların yalnızca anlık yıkıcı etkiler yaratmadığını, aynı zamanda onlarca yıl süren kalıcı sağlık sorunlarına yol açtığını ortaya koymaktadır.
Hiroşima ve Nagasaki’deki nükleer saldırıların ardından yürütülen kurtarma ve yardım faaliyetleri, modern savaş tarihinde benzeri olmayan ölçekte bir felaket ortamında gerçekleştirilmiştir. Her iki şehirde de patlama anında hem fiziksel yıkımın hem de insan kaybının büyüklüğü, ilk müdahale kapasitesini neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Hiroşima’da patlama günü mevcut 45 hastaneden 42’si ya yıkılmış ya da ağır hasar görmüştür; 200’den fazla doktorun %90’ı, 1.780 hemşirenin ise yaklaşık %93’ü ya ölmüş ya da yaralanmıştır. Nagasaki’de 21 hastanenin %70’i işlevsiz hâle gelmiş, sağlık personelinin yarısından fazlası hizmet veremez duruma düşmüştür.
İlk 24 saat içinde Hiroşima’da yaklaşık 70.000, Nagasaki’de ise 40.000’den fazla insan ölmüştür. Yaralı sayısı Hiroşima’da 70.000’in, Nagasaki’de 60.000’in üzerindedir. Yaralıların %60’ından fazlası ağır yanık vakalarıdır; bunların önemli bir kısmı, patlama anında açıkta çalışan işçiler ve öğrencilerden oluşmaktadır. Belgelerde dikkat çekici bir şekilde, Hiroşima’da yaralıların %15–20’sinin okul çağındaki gençler olduğu, çünkü saldırı sabahı öğrencilerin şehir merkezinde bina yıkım çalışmaları için görevlendirilmiş olduğu belirtilmektedir.
Altyapının çökmesi, kurtarma çalışmalarını felce uğratmıştır. Patlamalar, elektrik, su ve iletişim sistemlerini tamamen devre dışı bırakmış; yollar, köprüler ve demir yolu hatları tahrip olmuştur. Hiroşima’da şehre dışarıdan yardım ekiplerinin girmesi patlamadan sonraki ilk 24 saati bulmuş, Nagasaki’de ise dağlık arazinin yarattığı zorluklar nedeniyle bazı bölgeler günlerce ulaşılamamıştır. Belgelerde, Hiroşima’ya ilk giren Japon ordusu birliklerinin patlama alanını “sessiz, dumansız ve tamamen hareketsiz” olarak tarif ettikleri; cesetlerin çoğunun ya yanarak kömürleşmiş ya da oturur pozisyonda, yüzleri patlama merkezine dönük halde bulunduğu aktarılmaktadır.
Radyasyonun etkileri, kurtarma personelini de etkilemiştir. Saldırılardan sonraki ilk günlerde yardım için bölgeye giren askerler, hemşireler ve gönüllü sivillerde birkaç gün içinde hâlsizlik, kusma ve ateş gibi akut radyasyon belirtileri gözlenmiştir. Bu durum, ilk müdahale kapasitesini daha da azaltmıştır. Hiroşima’da patlamadan sonraki ilk 10 gün içinde, yardım faaliyetlerine katılan personelin yaklaşık %10’u bu semptomlar nedeniyle görev dışı kalmıştır.
Dış yardımın ulaştırılmasında da gecikmeler yaşanmıştır. ABD’nin Japonya üzerinde hâlâ devam eden hava üstünlüğü ve ulaşım hatlarındaki tahribat, malzeme akışını yavaşlatmıştır. Hiroşima’ya ilk önemli tıbbi yardım malzemeleri patlamadan dört gün sonra ulaşabilmiştir. Nagasaki’de bu süre iki güne düşmüş olsa da mevcut malzeme yaralı sayısına kıyasla son derece yetersiz kalmıştır.
Hiroşima’da patlamadan sonraki ilk gece boyunca kurtarma ekiplerinin, yanan bölgelerde mahsur kalan insanların çığlıklarını duyabildikleri; ancak yüksek sıcaklık ve yoğun duman nedeniyle bu alanlara yaklaşamadıkları kayda geçmiştir. Kurtarma ekipleri, sabaha karşı yangınlar söndüğünde bu bölgelerde çok sayıda kömürleşmiş ceset bulmuştur.
Tüm bu koşullar, kurtarma ve yardım faaliyetlerinin etkisini ciddi ölçüde sınırlamış; sağ kalan yaralıların önemli bir kısmı tedavi imkânı bulamadan hayatını kaybetmiştir. Hiroşima’da ilk ay içinde ölü sayısının 140.000’e, Nagasaki’de ise 70.000’e ulaşmasının temel nedenlerinden biri, tıbbi müdahalenin hem nicelik hem de nitelik bakımından yetersizliğidir.
Hiroşima’ya 6 Ağustos’ta, Nagasaki’ye ise 9 Ağustos’ta düzenlenen nükleer saldırılar, Japonya’nın savaşın devamına dair stratejik hesaplarını köklü biçimde değiştirmiştir. Ancak teslimiyet kararı, yalnızca bu iki saldırının sonucu olarak değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etmesiyle şekillenen çok boyutlu bir askerî ve diplomatik baskının ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Japonya’da karar alma süreci, imparatorluk hükûmetinin en üst organı olan Yüksek Savaş Konseyi’nde yürütülmekteydi. Konsey üyeleri arasında teslimiyet konusunda derin görüş ayrılıkları vardı. Sivil kanat, özellikle Dışişleri Bakanı Tōgō Shigenori, daha fazla yıkım yaşanmadan müzakere yoluyla savaşı sonlandırma eğilimindeydi. Buna karşın ordu kanadından bazı isimler, özellikle kara kuvvetleri temsilcileri, Müttefiklerin koşulsuz teslim şartlarını kabul etmenin ulusal onur açısından kabul edilemez olduğunu savunuyordu.
8 Ağustos gecesi Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya savaş ilanı ve ardından Mançurya’daki Japon Kwantung Ordusu’na başlattığı saldırı, bu tartışmaların seyrini değiştirdi. Sovyetlerin ara bulucu olarak devreye girme ihtimali ortadan kalkmış, Japonya kendisini hem Pasifik’te hem de Asya anakarasında iki cepheli bir savaşın içinde bulmuştu.
Nagasaki saldırısından sonraki gün, 10 Ağustos’ta Japon hükûmeti, İsviçre aracılığıyla Müttefiklere teslimiyet niyetini iletti. Ancak burada kritik nokta, imparatorluk kurumunun korunması talebiydi. Japonya, Potsdam Bildirisi’nin koşullarını esasen kabul etmekle birlikte, teslimiyetin İmparator Hirohito’nun egemenliğini koruyacak şekilde düzenlenmesini istiyordu. ABD Başkanı Harry S. Truman ve Müttefikler, imparatorun yalnızca sembolik bir figür olarak kalmasına ve tüm yetkilerini Müttefik işgal otoritelerine devretmesine izin verileceği yanıtını verdi.
Bu koşullar üzerine 14 Ağustos’ta imparator, ülkenin daha fazla felakete sürüklenmesini önlemek amacıyla teslimiyet kararını onayladı. Belgelerde dikkat çekici bir ayrıntı olarak, imparatorun bu kararı Yüksek Savaş Konseyi’nde oy birliğiyle değil, eşit oy durumunda bizzat kendi iradesini açıklayarak aldığı görülmektedir. Bu, Japon siyasi geleneğinde son derece nadir bir durumdur ve savaşın sona ermesinde imparatorun kişisel inisiyatifinin belirleyici rolünü göstermektedir.
15 Ağustos 1945’te, İmparator Hirohito radyo aracılığıyla halka hitap etti. “Gyokuon-hōsō” (İmparatorun Sesi Yayını - Mücevher Ses Yayını) olarak bilinen bu konuşma, Japon halkının büyük kısmı için ilk kez imparatorun sesini duyma fırsatı oldu. Konuşmada “dayanılmaz olanı dayanılır kılma” ifadesi, teslimiyet kararının gerekçesi olarak tarihe geçti.
Ancak konuşmada atom bombası saldırılarının yıkıcı gücü doğrudan ifade edilmemiş, daha çok “yeni ve en zalim bomba” ifadesiyle üstü kapalı biçimde anılmıştır. Bu süreç, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki askerî direnişinin sonunu ve Müttefik işgali döneminin başlangıcını simgelemiştir.
Hiroşima ve Nagasaki’ye yönelik nükleer saldırılar, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesini hızlandırmış olmakla birlikte hem Japonya içinde hem de uluslararası alanda derin tartışmalara yol açmıştır. Teslimiyetin ardından Japonya’da ilk tepki, şok ve yıkımın boyutunu kavramaya yönelikti. Hiroşima ve Nagasaki’den gelen ilk haberler, ülke genelinde felaketin fiziksel boyutundan çok, “yeni tip bomba”nın yarattığı bilinmezliğe ve korkuya odaklanmıştır. Resmî sansür nedeniyle, radyasyon etkileri ve can kayıplarının ayrıntıları kamuoyuna hemen yansımamıştır.
ABD’de ilk tepkiler büyük ölçüde zafer ve savaşın sona ermesi yönündeydi. Başkan Harry S. Truman, 6 Ağustos 1945’te yaptığı açıklamada Hiroşima saldırısını “Japonya’nın sanayi gücünü felce uğratacak ve savaş kapasitesini yok edecek” bir adım olarak tanımladı. Amerikan basını, saldırıyı savaşın çabuk bitmesini sağlayan bir stratejik başarı olarak sunarken bazı köşe yazarları ve akademisyenler kısa sürede bu kararın etik ve insani boyutunu sorgulamaya başladı. Manhattan Projesi’nde görev yapan bazı bilim insanları, özellikle Szilárd Dilekçesi’ne imza atanlar, bombanın kullanımına karşı duydukları derin hayal kırıklığını ifade ettiler.
Sovyetler Birliği, 9 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan ederek Mançurya’ya girmişti. Saldırılar, Moskova’da ABD’nin savaş sonrası dönemde nükleer silah üstünlüğüne sahip olacağı yönünde güçlü bir uyarı olarak algılandı. Stalin’in, Truman’ın Potsdam Konferansı’nda kendisine “yeni ve olağanüstü bir silah”tan söz ettiğinde, bu bilgiyi zaten istihbarat yoluyla bildiği ve soğukkanlı davrandığı, ancak saldırıların ardından Sovyet nükleer programını hızlandırma kararı aldığı bilinmektedir.
İngiltere ve Avustralya gibi Müttefik ülkelerde tepkiler, büyük ölçüde ABD çizgisiyle paraleldi. Ancak savaşın hemen ardından Hindistan, İsveç ve İsviçre gibi tarafsız ya da sömürge yönetimlerinden bağımsızlık mücadelesi yürüten ülkeler, sivillere yönelik bu ölçekte bir yıkımı uluslararası hukuk açısından sorgulamaya başladı.
Birleşmiş Milletler’in 1946’da toplanan ilk Genel Kurulu’nda, nükleer enerjinin yalnızca barışçıl amaçlarla kullanılmasına yönelik ilk karar kabul edildi. Bu karar, Hiroşima ve Nagasaki’nin yarattığı küresel endişenin doğrudan bir yansımasıydı.
Japonya’da ise savaş sonrası yıllarda hibakuşaların durumu hem iç kamuoyunda hem de uluslararası barış hareketlerinde sembolik bir güç kazandı. 1947’den itibaren ABD işgal yönetimi, atom bombası fotoğrafları ve radyasyonun etkilerini gösteren belgeler üzerindeki sansürü kademeli olarak kaldırınca, ulusal hafızada bu olayların gerçek boyutlarıyla yer alması mümkün oldu.
Hiroşima ve Nagasaki’de patlamalardan sağ kurtulanlar, savaş sonrası dönemde hibakuşa olarak anılmıştır. 1945 sonunda Hiroşima’da yaklaşık 140.000, Nagasaki’de ise 70.000 ölüm gerçekleşmiş; bu rakamların dışında kalan on binlerce kişi, radyasyonun akut ve kronik etkileriyle yaşamını sürdürmüştür. 1950’lerin başında yapılan sayımlar, her iki şehirde toplam hibakuşa sayısının 350.000’i aştığını göstermektedir.
Patlamadan sonraki ilk haftalarda akut radyasyon sendromu nedeniyle binlerce kişi ölmüş, maruz kalanlarda kısa süre içinde saç dökülmesi, kanamalar, bağışıklık sisteminde çökme ve enfeksiyonlar görülmüştür. Takip eden yıllarda lösemi vakalarında belirgin artış yaşanmış, Hiroşima’da 1950–1955 arasında bu hastalığın görülme oranı patlama öncesine kıyasla yaklaşık yirmi kat yükselmiştir. 1960’lardan itibaren tiroid, meme, akciğer ve mide kanseri gibi farklı tümör türlerinde uzun vadeli bir artış tespit edilmiştir.
Patlama sırasında anneleri hamile olan bebeklerde düşük doğum ağırlığı, gelişim gerilikleri ve bazı doğumsal anomaliler görülmüş ancak kalıtsal mutasyonların sonraki nesiller üzerindeki kesin etkileri net olarak ortaya konamamıştır. Savaş sonrası dönemde hibakuşalar, toplum içinde ciddi sosyal sorunlarla da karşılaşmıştır. Radyasyonun bulaşıcı olduğuna dair yanlış inanışlar, bu kişilerin evlilik ve istihdam alanlarında ayrımcılığa uğramasına neden olmuştur. Bazı işverenlerin hibakuşaları işe almaktan kaçındığı, evlilik süreçlerinde ise sağlık geçmişlerinin sorgulandığı bilinmektedir.
1947’de kurulan “Atom Bombası Mağdurları Tıbbi Araştırma Komisyonu” hibakuşaların sağlık durumlarını uzun süreli olarak incelemiş, ancak tedavi yerine veri toplamaya odaklanması sebebiyle hayatta kalanlar arasında güven sorunu yaratmıştır. Radyasyon maruziyetinin fiziksel etkilerinin yanı sıra, psikolojik etkiler de kalıcı olmuştur. Yakınlarını kaybetmiş ya da patlamanın şiddetine tanık olmuş hibakuşalarda kabuslar, ani seslere karşı aşırı irkilme, kronik kaygı ve nükleer silahların yeniden kullanılacağı korkusu yaygın şekilde görülmüştür.
Zamanla hibakuşalar, yalnızca Japonya’nın değil, uluslararası nükleer silahsızlanma hareketinin de sembol figürleri hâline gelmiştir. Savaş sonrası barış anıtı törenlerinde ve uluslararası konferanslarda paylaştıkları tanıklıklar, hem kamuoyunun bilinçlenmesine hem de nükleer silahların yasaklanmasına yönelik küresel kampanyaların güç kazanmasına önemli katkı sağlamıştır.
Hiroşima ve Nagasaki’ye yönelik nükleer saldırılar, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinde belirleyici bir rol oynamasına rağmen savaş hukuku ve etik açısından tartışmalara yol açmıştır. 1945’te yürürlükte olan uluslararası hukuk, özellikle 1907 Lahey Sözleşmeleri, savaş sırasında sivillerin korunması ve gereksiz acının önlenmesi ilkesini öngörmekteydi. Ancak nükleer silahların o dönemde uluslararası hukuki düzenlemelerde yer almaması, saldırıların hukuki statüsünü tartışmalı kılmıştır.
Destekleyici görüşler, saldırıların savaşın süresini kısalttığını, olası bir kara işgalinin önüne geçerek Japonya’da ve Pasifik cephesinde milyonlarca askerin ve sivilin hayatını kurtardığını savunmuştur. ABD askerî planlamalarında, Japonya ana karasının işgali için öngörülen kayıplar yüzbinlerce Amerikan askeri ve çok daha fazla Japon sivil olarak hesaplanmıştı. Bu argüman, dönemin siyasi liderleri tarafından da kamuoyuna aktarılmış ve bombaların kullanılması “kaçınılmaz” bir stratejik karar olarak sunulmuştur.
Buna karşılık, eleştirel yaklaşımlar saldırıların askerî hedeflerin ötesine geçerek yoğun sivil nüfusun bulunduğu şehir merkezlerine yöneldiğini, bu nedenle uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinden biri olan orantılılık ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Patlamaların ardından ortaya çıkan radyasyonun uzun vadeli sağlık etkileri, o dönemde tam olarak bilinmese de savaş sonrasında bu etki boyutları netleşmiş ve saldırıların insani sonuçları daha sert biçimde eleştirilmeye başlanmıştır.
Etik tartışmalar, yalnızca hukuki çerçeveyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda bilim insanlarının sorumluluğu konusunu da gündeme taşımıştır. Manhattan Projesi’nde görev almış bazı fizikçiler, özellikle Leo Szilárd ve imzacıları arasında bulunduğu dilekçe ile bombanın kullanılmadan önce düşmana gösteri amaçlı denenmesini ya da şartlı teslim seçeneğinin sunulmasını talep etmişti. Ancak bu öneriler, karar vericiler nezdinde kabul görmemiştir.
Savaş sonrası dönemde Birleşmiş Milletler, nükleer silahların denetimi ve yasaklanmasına yönelik ilk girişimlerini başlatmış, 1946’da aldığı bir kararla nükleer enerjinin yalnızca barışçıl amaçlarla kullanılmasını hedefleyen prensipleri benimsemiştir. Buna rağmen Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte, nükleer silahların varlığı ve yayılması uluslararası ilişkilerin temel belirleyicilerinden biri hâline gelmiştir. Hiroşima ve Nagasaki, bu bağlamda yalnızca birer tarihsel olay değil, aynı zamanda nükleer çağın etik ve hukuki tartışmalarının sembolleri olarak kalmıştır.
Hiroşima ve Nagasaki, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ötesinde, nükleer çağın hem ulusal hem de küresel hafızasında kalıcı semboller hâline gelmiştir. Savaşın hemen ardından her iki şehir de fiziksel yıkımın ortasında hayatta kalanların barınma, gıda ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmış, bu nedenle ilk yıllarda sistematik anma faaliyetleri sınırlı kalmıştır.
Ancak 1949’da çıkarılan Hiroşima Barış Anıtı Yasası, kentin yeniden inşasıyla birlikte bir barış sembolüne dönüştürülmesinin yasal zeminini oluşturmuştur. Benzer şekilde Nagasaki’de de Urakami bölgesinde yıkıntılar arasında kalan Katolik Katedrali, yerel ve uluslararası düzeyde anma çalışmalarının odak noktası olmuştur.
1950’lerden itibaren anma kültürü kurumsallaşmaya başlamış, Hiroşima’da her yıl 6 Ağustos’ta, Nagasaki’de ise 9 Ağustos’ta barış anma törenleri düzenlenmiştir. Bu törenlerde hibakuşaların tanıklıkları, nükleer silahların yarattığı yıkımı doğrudan gelecek kuşaklara aktarmanın en güçlü aracı olmuştur. Anma mekânlarının tasarımında, yıkımın izlerini hatırlatacak unsurlar bilinçli olarak korunmuştur.
Hiroşima Barış Anıtı Kubbesi (Genbaku Dome), patlama merkezine en yakın ayakta kalan yapılardan biri olarak 1996’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış; Nagasaki’de ise Atom Bombası Müzesi ve Barış Parkı, şehrin hafızasını somutlaştıran başlıca alanlar olmuştur.
Anma faaliyetleri yalnızca Japonya ile sınırlı kalmamış, uluslararası barış hareketleriyle de bütünleşmiştir. 1955’te Hiroşima’da düzenlenen Dünya Barış Konferansı, farklı ülkelerden barış aktivistlerini, bilim insanlarını ve politikacıları bir araya getirmiş, nükleer silahsızlanma çağrılarının küresel ölçekte duyulmasına katkıda bulunmuştur. Savaşın ardından doğan kuşaklar için Hiroşima ve Nagasaki, yalnızca birer tarih dersi değil, aynı zamanda nükleer tehdit karşısında küresel dayanışma çağrısının merkezinde yer almıştır.
Zamanla bu şehirler, yalnızca savaşın dehşetini anımsatan yerler değil, aynı zamanda uluslararası diplomasi ve kültürel etkileşim alanları hâline gelmiştir. Devlet başkanları, diplomatlar, sanatçılar ve akademisyenler, anma günlerinde bu kentleri ziyaret ederek sembolik jestlerde bulunmuş; bu ziyaretler, hafızanın uluslararası düzeyde canlı tutulmasına katkı sağlamıştır. Bugün Hiroşima ve Nagasaki, nükleer silahsız bir dünya idealinin en güçlü tarihsel ve moral dayanak noktaları olarak varlığını sürdürmektedir.
[1]
Albert Einstein, Letter to President Franklin D. Roosevelt, August 2, 1939, in The Einstein–Szilard Letter, U.S. National Archives, s. 1-2.
[2]
Leo Szilard ve diğer imzacılar, A Petition to the President of the United States, July 17, 1945, U.S. National Archives, s. 1.
[3]
National Archives and Records Administration, President Harry S. Truman’s Diary Entry for July 17, 1945, s. 1.
Stalin’le birkaç saat geçirdim.
Joe Danes dün gece Maiski’ye uğramış ve bugün öğlen için randevuyu ayarlamış. Saat tam on ikiye birkaç dakika kala masamdan başımı kaldırdım, bir de baktım Stalin kapıda duruyor. Ayağa kalktım ve onu karşılamak için ilerledim. Elini uzattı ve gülümsedi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim, tokalaştık. Molotov’u ve tercümanı selamladım, ardından oturduk.
Her zamanki nezaket sözlerinden sonra doğrudan konuya girdik. Ona diplomat olmadığımı, ama tüm tartışmaları dinledikten sonra genellikle sorulara “evet” veya “hayır” diye yanıt verdiğimi söyledim. Bu hoşuna gitti. Toplantı gündeminin elinde olup olmadığını sordum. Elinde olduğunu ve ayrıca sunmak istediği bazı soruları bulunduğunu söyledi. Ben de “buyurun” dedim.
Anlattıkları adeta bomba etkisindeydi – ama benim de henüz patlatmadığım kendi bombalarım var. Franco’yu görevden almak istiyor, buna itiraz etmem. Ayrıca İtalyan sömürgelerinin ve diğer manda yönetimlerinin paylaşılmasını istiyor; bunların bazıları şüphesiz İngilizlerin elinde. Sonra Çin meselesine geçti; hangi anlaşmalara varıldığını ve hangi konuların beklemede olduğunu anlattı. Ana maddelerin çoğu halledilmiş. 15 Ağustos’ta Japonya Savaşı’na girecek. Bu olduğunda Japonlar işi bitmiş demektir.
Öğle yemeği yedik, sosyal sohbet ettik; herkese kadeh kaldırarak tam bir gösteri yaptık. Ardından bahçede fotoğraflar çektirdik. Stalin’le çalışabilirim. Ciddi biri – ama son derece zeki.
Henüz Tartışma Girilmemiştir
"Hiroşima ve Nagasaki Atom Bombası Saldırıları" maddesi için tartışma başlatın
Atom Bombasının Geliştirilmesi
Diplomatik ve Askerî Arka Plan
Hedeflerin Seçimi
Hiroşima Saldırısı (6 Ağustos 1945)
Patlama Anı ve İlk Etkiler
Yangınlar ve Ateş Fırtınası
Can Kayıpları ve Yaralanmalar
Altyapı ve Kentsel Yıkım
Psikolojik ve Sosyal Etkiler
Nagasaki Saldırısı (9 Ağustos 1945)
Patlama Anı ve İlk Etkiler
Yangınlar ve Ateş Fırtınası
Can Kayıpları ve Yaralanmalar
Altyapı ve Kentsel Yıkım
Psikolojik ve Sosyal Etkiler
Ortak Fiziksel ve Tıbbi Etkiler
Kurtarma ve Yardım Faaliyetleri
Japonya’nın Teslim Olma Süreci
Savaş Sonrası Tepkiler ve Uluslararası Yankılar
Hibakuşalar ve Uzun Vadeli Etkiler
Uluslararası Hukuk ve Etik Tartışmalar
Anma ve Kolektif Bellek