BlogGeçmiş
Blog
Avatar
YazarFahrettin Özen5 Mayıs 2026 05:38

Platon'dan Matrix'e Mekan Sorunu

fav gif
Kaydet
Alıntıla
kure star outline

Felsefe tarihinin belki de en sinsi sorunu mekan sorunudur. Çünkü normal bir insan etrafına baktığında “mekan”ın varlığından şüphe bile etmez. Her şey ortadadır onun için. Bu kadar açık olan bir şey nasıl sorun olabilir ki diyebilirsiniz işte bu yüzden mekan sorunu sinsidir. Normalde sorun olmaması gereken bir konu sorun olmuş çünkü dünyada sadece bizim gibi sıradan insanlar değil sıradışı insanlar da yaşamışlar. Bu sıradışı insanlar mekan cisim midir diye sormuşlar, cisim/nesne değilse nedir, nesne/cisimden önce mi vardır yoksa birlikte mi var oldular, gerçekten mekan diye bir şey var mı varsa nerede diye düşünmüşler.  Tabii o zamanlar künefe diye bir şeyin olmamasının da etkisi var. Ben düşünmeye başlayınca künefede buluyorum kendimi. Neyse.


Bu sıradışı insanlardan biri Platon. Onun mekan sorununu düşünmesi biraz zorunluluktan olmuş. Malum kendisi için bir ideal dünya var (idealar dünyası) bir de gerçek dünya var. İdealar dünyasında her şeyin orijinali yani özü vardır. Bunlar değişmez, mükemmeldir ve sonsuza kadar var olmaya devam ederler. Gördüğümüz, duyduğumuz içinde yaşadığımız dünya ise gelip geçicidir ve eksiktir. Platonun kendi örnekleri ile anlatacak olursak marangozun yaptığı yatak, idealar dünyasındaki yatak ideasının kopyasıdır. Ressamın yaptığı yatak resmi ise kopyanın kopyasıdır. Bunun gibi iyilik, adalet, güzellik gibi kavramlar da idealar dünyasından gelir. İşte mekan sorunu burada başlıyor. Çünkü idealar dünyası somut değil, yer kaplamıyor, akılla bilinen veya bizim cennet olarak bildiğimiz bir yerdeler. Ötede bir yerdeler yani. Ama idealar dünyasından gelen bir “şey” nasıl oluyor da görünür oluyor sorusu mekan sorununu başlatıyor. Bu sorunu çözmek için iki dünya arasında bir yeni yer oluşturuyor ona da Khora adını veriyor. İdeaların içine girip somutlaştığı bir alan. Bu Khora dediği şey kendi deyimiyle hamur işi yapılan kile benzer. Kil her biçimi alır ama kendisi hiçbir biçim değildir. Aynaya benzer, her yansımayı kabul eder ama hiçbir yansıma değildir. Bunu ne akılla anlayabilirsin ne duyularla. Platon’un kendisi de bu sorunu görmüş ama açıklayamamış ve sonraki nesillere bir sorun olarak bırakmış.


Bu sorunu ilk önce direkt Platon’un öğrencisi olan Aristoteles sahiplenmiş. Aristo, Platon’un aksine doğacı olduğu için yani somut şeylerle ilgilendiği için hocasının somut bir mekan kavramını mantıksız bulmuş. Doğayı incelediği fizik adlı eserinin odak noktası hareket olduğu için hareket eden bir cisim, bir yerden bir yere gittiğinde “o yer neresi” sorusu ile karşılaşmış ve mekan için bir tanım yapmak durumunda kalmış. Demiş ki mekan bir cismi doğrudan çevreleyen sınırın iç yüzeyidir. Yani bir kap var ve bu kabın içi bizim uzay veya mekan dediğimiz şeydir. Nesneler de bu kap içerisinde doğal hareketlerini yaparlar. Akıl sahipleri için Aristo’nun bu tanımı da eksik kalıyor çünkü bu kap nerede sorusunun cevaı yok. Aristo’nun kendisi de farkında konunun ama cevabı yok. Sadece mekan dediği yerin dışının hareketsiz ve sonsuz olduğunu söyler. Özetle Aristo için mekan sabit ve sonludur.


Aristoteles’in tam olarak akıllara hitap etmeyen mekan/evren anlayışı, alternatif bir fikir, bir öneri de çıkmadığı için neredeyse Descartes’a kadar kabul görüyor Descartes da bir sabah kalkıp bugün mekan/evren nedir diye düşüneyim demiyor elbette. Descartes’ın asıl sorunu madde. Öncesinde zaten madde ile düşünen şeyi birbirinden ayırmıştı. Düşünüyorum öyleyse varım demeden önce tüm maddelerden kendisini kurtarmıştı. Her şeyden kurtulduğu halde hala düşünebiliyordu. Yani kötü niyetli bir cin kendisine rüya halindeyken nesneler/cisimler gösteriyor olsa bile, o cisimleri ortadan kaldırdığında bile düşünebiliyordu öyleyse vardı. Var olduktan sonra da dedi ki bu madde nedir, maddeyi ne madde yapar, rengi mi, sertliği mi, ağırlığı mı? Düşününce anladı ki bunların hepsi değişebilir, bir mumu eritirsem rengi, şekli değişebilir ama yine de bir madde olarak kalmaya devam eder. O halde değişmeyen tek şey yer kaplamasıdır dedi.  Buradan da şu sonuca vardı: madde olan her şey bir yer kaplar veya yer kaplayan her şey maddedir. Bu sonuca varınca artık çorap söküğü gibi ilerledi konu. Madem ki madde yer kaplıyor ve yer kaplamayan bir şey madde olamaz bu durumda boş mekan diye bir şey de olamaz. Eğer mekan maddenin ta kendisiyse, maddesiz mekan, yani boşluk anlamsızdır. Boş mekan yoktur mekan cisimden bağımsız olamaz.  Özetlersek, Aristoteles için mekan cismin dış sınırı iken Descartes için ise mekan/evren cismin kendisi oldu. Mekan artık dışarıda değil, içeridedir yani madde tanımının içinde. Evren/mekan artık tıka basa doludur, boşluk yoktur. Tabii bu görüş Aristo’dan o güne kadar gelen hareketin nasıl olduğu düşüncesini de değiştiriyor haliyle. Artık hareketin maddelerin birbirini itmesiyle gerçekleşen bir şey olduğu fikri ön plana çıkıyor. Bir cisim hareket ettiğinde, bıraktığı boşluğu hemen başka bir madde doldurur ve böylece de bir girdap oluşur.


Descartes, Aristo kadar şanslı olmadığı için görüşleri Aristo’nun görüşü kadar uzun süre etkili olamıyor. Kısa zaman sonra Newton ve Leibniz gibi iki dahi geliyor. Bu iki dahi, zaman, hareket ve mekan konusunda Newton’un, Leibniz ile direkt muhatap olmak istememesi sebebiyle arkadaşı Clarke vasıtasıyla sürekli yazışıyorlar. Newton'ı mekan sorunu hakkında düşünmeye sevk eden soru tamamen teknik. Mutlak hareketin göreceli hareketten nasıl ayırt edileceği konusunda düşünürken mecburen mekan tanımlamak durumunda kalıyor. Bir cismin gerçekten mi hızlandığını yoksa sadece başka bir cisme göre mi hızlandığını ayırt edemeden hareket yasalarını kuramıyor. Bunun için mekan kavramını ikiye ayırıyor. Birincisi gözlemlenebilir olan ve cisimlerin arasındaki mesafenin ölçülebildiği mekan. İkincisi ise hiçbir dış şeyle ilişkisi olmayan, her zaman aynı ve değişmez biçimde var olan mekan. Cisimler onun içindedir ama o cisimlere bağımlı değildir, cisimler yok olsa da olmaya devam edecek olan mekan.


Bunu ispat etmek için bir dönen kova deneyi öne sürdü. Bu deneyde bir kovayı iple/halata bağlarız ve ipi kendi etrafında iyice büküp bırakırız. İp serbest bırakılınca kova dönmeye başlar. İçindeki su önce düz kalır, sonra kova gibi su da kovanın içinde dönmeye başlar. Kova ile birlikte ve kova ile aynı hızda döndükçe yüzeyi çukurlaşır ve konu burada ilginçleşmeye başlar. Şimdi bu çukurlaşma neye göredir? Kovaya göre değil çünkü ilk başta sadece kova dönerken ve su kovaya göre hareketsizken yüzey düzdü. Sonra çukurlaşmaya başladı ve kova durudurulduktan sonra bile bir süre daha çukur kalmaya devam etti. O halde bu hareket bağımsız bir mekana göre olmalıdır. Buradaki kova veya kendi tabiriyle kap mekandır. Bu mekan dış dünyadan bağımsızdır (yani içinde bir şey olsun olmasın hep var), hareketsizdir (bu yüzden bir referans merkezidir) ve matematikseldir. Matematiksel olduğunu söylemesi konuya Leibniz’in de dahil olmasını sağlıyor. Çünkü bu “matematikseldir” ifadesi, her yeri aynıdır ve mekan/evren “Tanrı’nın duyum organı”dır anlamına geliyor.【1】 Daha doğrusu Newton’un kendisi bu şekilde açıklıyor.  


Mekan/evren için Tanrı’nın duyum organıdır ifadesi Leibniz'i rahatsız ediyor haliyle. Çünkü bu ifade Tanrı’nın evrene muhtaç olduğu anlamına da gelebiliyor. Leibniz için bu kabul edilebilir bir şey değil tabii ki. Sebebi için Mümkün Dünyaların En iyi Filozofu yazıma bakabilirsiniz. Ayrıca kendi mümkün dünyalar teorisi için de bir mekan tanımına ihtiyaç duyuyor. Özetle Leibniz’i iki ayrı şey mekan sorununa sürüklüyor.


1.     Birincisi kendi monad teorisi. Monadları tarif ederken “penceresiz”dir ve dışarıdan bir şeyle ilişki kuramaz ama içerisinde tüm evreni yansıtan bir şey vardır demişti. Yani monadlar mekanda değildir, monadların ilişkileri arasındaki düzen mekanı oluşturur. Mekan bu düzenin insan zihninde soyutlanmış ifadesidir. Cisimler olmadan mekan yoktur. Kendi örneği ile anlatırsak: “Tıpkı soy ağacındaki baba-oğul ilişkisi gibi. Bu ilişki insanlar olmadan var olamaz, insanlar ortadan kalktığında akrabalık da ortadan kalkar, mekan da böyledir, nesneler olmadan mekan olmaz. Mekan nesneler arasındaki ilişkinin zihinsel görünümüdür.”【2】

 2.     İkincisi, Newton’un mutlak mekan teorisine itiraz. Bu itiraz yeter sebep ilkesine dayanıyor. Bu ilkeye göre her şeyin yeterli bir sebebi olmalıdır. (Konu çok uzun olduğu için yeter sebep ilkesine giremeyeceğim) Eğer Newton’un dediği gibi bir mekan var olsaydı Tanrı’nın evreni/mekanı neden mevcut yerinde yarattığı fikri açıklanamazdı. Tanrı evreni bugün bulunduğu yerden on metre sola taşısaydı da hiçbir şey değişmezdi. Bu ise her şeyi bir sebebe göre yaratan Tanrı için kabul edilebilir bir şey olmazdı. Yani evren/mekan neden tam bu konumda, sebebi nedir? Tanrı’nın 10 metre sağı/solu değil de tam olarak burayı seçmesinin bir nedeni yoksa bu mutlak evren fikri doğru olamaz (Kusura bakmayın ama ya da detaylı bakın adam olayı çözmüş resmen, müslüman olsa ledun ilmi verilmiş derdim şimdi onun yerine "bir sardunya büyüttü belki de" diyorum). 【3】

 

Dolayısıyla Newton’un mutlak mekan dediği şey akılsaldır, var gibi görünür ama gerçekte yoktur. Ama ortada bir de kova deneyi var. Bunu nasıl açıklayacağız? İşte Leibniz bunu açıklayamadı ya da yeterli vakti bulamadan öldü. Yaklaşık 200 yıl sonra Ernst Mach adında biri ve ardından Einstein buna bir açıklama getirdi.


Ama öncesinde Kant diye biri çıkıyor daha doğrusu yerden bitmiyor, doğuyor. Kant, hem Newton hem Leibniz haklı ama ikisi de haksız diyor. Onu konuya girişi ise bilgi nasıl mümkün oluyor, doğuştan mı geliyor sonradan mı kazanılıyor sorusuna cevap ararken oluyor. Aklın bilgilerinden olan geometri kesinse zorunluysa ve evrenselse ki öyle bu kesinlik nereden geliyor dedi.  Geometri mekanın bilgisiyse, mekanın kendisi nedir diye sordu. Cevabı ise döneminde bir devrim gibi kabul edildi. Dedi ki: Mekan ne Newton’un dediği gibi dışarıda bağımsız olarak var olan bir şeydir, ne de Leibniz’in dediği gibi cisimler arasındaki ilişkilerin soyutlamasıdır. Mekan, insan zihninin doğuştan gelen bir görme şeklidir. Deneyimden önce gelir ama deneyimden bağımsız değildir. Deneyimi mümkün kılar. Onu dünyada bulmayız dünyayı mekansal olarak görürüz çünkü zihnimiz öyle kuruludur. Kısaca şeyler mekanda değildir biz şeyleri mekansal olarak kavrarız ("Kafamın içinde yarattım seni galiba" diyor bir nevi ama ortada künefe diye bir gerçek var). 【4】Bunu da doğuştan sahip olduğumuz bir nevi gözlükle yaparız. Şöyle açıklayalım. Bir bilgisayar programı düşünelim. Öncelikle bir koordinat düzlemine ihtiyacımız vardır. Ardından bir program yazarız ve bunun sonucunda da masayı ağacın sağında, insanı bunların önünde görürüz. İşte burada koordinat sistemi görüntüden önce gelir. Koordinat olmasa hiçbir şeyi göremeyiz. Koordinat Kant’ın bahsettiği gözlüktür, yazılım nesneleri koyar , ekranda görünen şey bizim nesneleri nasıl gördüğümüzdür. Mekan deneyimin bir parçası değil, deneyimi mümkün kılan şeydir.

 

Kant’ın görüşü geometrinin zorunluluğunu açıkladı ama bu gözlük nereden geliyor sorusuna cevap veremedi. Geometriyi açıklaması nasıl oldu onu açalım: Eğer mekan dışarıda bağımsız bir şey olsaydı, geometriyi deneyimleyerek öğrenmemiz gerekirdi, kesin ve zorunlu olamazdı. Eğer mekan sadece soyut bir ilişki olsaydı geometri de sadece mantıksal bir oyun olurdu ve dünya hakkında bir şey söyleyemezdi. Ama mekan zihnin dünyayı görme şekliyse, geometri de zihnin kendi kurallarını tarif ediyor demektir. Zihin dünyayı zaten o kurallara göre kurduğu için geometri her deneyimimizde doğrulanıyor. Bu yüzden hem kesin hem de dünya hakkında bilgi veriyor.

 

Yıllar sonra Newton’un kova deneyine Ernst Mach “evrenin/mekanın tamamına göre” diye cevap verdi. Daha sonra Einstein, mekanı zamanla birleştirdi. Her şey birbirini etkiliyor dedi. Einstein, mekanı ve zamanı sadece bir "kap" veya "gözlük" olmaktan çıkarıp, maddenin kütlesiyle bükülen, esneyen ve fiziksel olarak etkileşime giren bir yapıya (Uzay-Zaman) dönüştürdü. Artık mekanın/evrenin sürekli genişlediği fikri daha çok kabul edilmeye başlandı ama Einstein fiziksel bir gerçek olarak söylese bile hala daha mekan algımız mıdır yoksa gerçek midir tartışılmaya devam ediyor. Matrix filmini izleyenler bir sonraki paragrafı okumadan önce şu soruya cevap versinler: Diş değil, tırnak değil bir mendil niye kanar? 【5】 Sonra da şuna: filmde bu yazıda bahsedilen görüşlerden hangileri var?


Matrix filminde de bu konu (bu yazıdaki bir çok filozofların görüşlerine göre) ele alınıyor. Mesela Platon’un idealar dünyası ve gerçek dünya düşüncesi. Platon'da asıl gerçek olan idealar dünyasıdır, gördüğümüz dünya kopyadır. Matrix'te ise tam tersi, insanlar kopyanın içinde yaşıyor ve gerçeği göremiyorlar. Descartes’ın kötü cini Matrix’in ta kendisi. Hatta Kant’ın “mekan aslında bizim onu görüşümüzdür” düşüncesi de  “kaşık aslında yok” sahnesi ile anlatılıyor.


Yazıdaki filozofların mekan felsefelerini birer cümle ile özetleyecek olursak:


Platon: Mekan, iki dünya arasındaki şekilsiz geçiş alanıdır.

Aristoteles: Mekan, cismi çevreleyen kabın iç yüzeyidir.

Descartes: Mekan, maddenin kendisidir; boşluk yoktur.

Newton: Mekan, cisimlerden bağımsız mutlak bir kaptır.

Leibniz: Mekan, cisimler arasındaki ilişkilerin zihinsel soyutlamasıdır.

Kant: Mekan, zihnin dünyayı görmek için kullandığı doğuştan gelen gözlüktür.

Einstein: Mekan, maddeyle birlikte bükülen ve zamanla iç içe geçen dinamik bir yapıdır. 


Not: Konu hakkındaki bildiklerimin yapay zeka ile düzenlenmesi ve genişletilmesi (Khora, Mach gibi) ile yazıldı. Bilgisayar programı örneğini ben hatalı kurgulamıştım düzeltmesi ve son hali yapay zeka ile yapıdı.

Dipnotlar

  • [1]

    Isaac Newton, Optik, çev. Evren İşbilen, ed. Derya Gürses Tarbuck ve Caner C. Turan (İstanbul: Fihrist Kitap, 2022)

  • [2]

    Gottfried Wilhelm Leibniz ve Samuel Clarke, Correspondence, ed. Roger Ariew (Indianapolis: Hackett Publishing Company, 2000), 55 (5. Mektup, 47. madde).

  • [3]

    Edip Cansever, Ben Ruhi Bey Nasılım (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016), 34.

  • [4]

    Sylvia Plath, "Mad Girl’s Love Song," çev. Handan Saraç, içinde Sırça Fanus (İstanbul: Can Yayınları, 1987), 235.

  • [5]

    Edip Cansever, "Mendilimde Kan Sesleri," içinde Sonrası Kalır 1 (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010), 124.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Blog İşlemleri

KÜRE'ye Sor