2024 yılının yaz tatiliydi. Ablam Şeyda ve kardeşim Ayşe ile vaktimizi nasıl değerlendireceğimizi düşünüyorduk. Aslında içimizde hayatın içine karışma isteği vardı ama babamın bizim için düşündüğü bambaşka bir yol vardı. Babam, dışarıda yorulmamızı istemeyen, sadece derslerimize odaklanmamızı isteyen korumacı bir adamdı. Onun bu hassasiyeti nedeniyle çalışmak uzak bir ihtimal gibi görünürken telefonum çaldı. Kuzenim Embiya arıyordu; Belinay Düğün Salonu’nda acil bir boşluk oluşmuştu.
Salon şefi Hacer’in iki çalışanı tam o gün işi bırakmıştı. Şeyda ile başladığımız bu yolculuğa bir iki ay sonra Ayşe de katıldı. Zamanla diğer kız kardeşim de ekibe dahil olunca, Belinay bizim için sadece bir iş yeri değil; kardeşlerim ve kuzenimle omuz omuz verdiğimiz bir "aile salonuna" dönüştü. Hacer ise sadece bir şef değil, en yakın dostum ve kız kardeşim oldu.
Hacer’le aramızdaki bağ o kadar güçlendi ki, bir noktadan sonra Belinay benim için iş yerinden ziyade kendi evim gibi oldu. Bu samimiyetin verdiği rahatlıkla, salonun her köşesini içtenlikle benimsemiştim. Hatta bazen bu sahiplenme duygusu o kadar ileri gitti ki, işlerin eksiksiz yürümesi için farkında olmadan o baskın karakterimle her detaya müdahale ettiğim, sorumluluk alıp koşturduğum anlar oldu. Bu güven bağı bana büyük bir özgürlük de tanımıştı; bir işim olduğunda rahatça çıkabiliyor, bir sorun olduğunda evimdeki gibi çözüm üretebiliyordum. Salonun her bir sandalyesinde emeğim, her köşesinde bir anım vardı.
Bu büyük organizasyonun başında ise Selçuk Reisimiz vardı. Dışarıdan bakan biri onun o sert duruşuna aldanıp sinirli biri olduğunu sanabilirdi. Ama biz biliyorduk ki; o sert kabuğun altında dünya tatlısı, yumuşacık bir adam gizliydi. Bizim için bir patrondan öte, adeta bir baba gibiydi. Onun koruyucu gölgesi altında çalışmak, bize kendimizi hep güvende hissettirdi.
Taha, Beste, Sıla, Rabia, Berat ve Behice ablamız... Fotoğrafçılarımızdan müzisyenlerimize kadar kocaman, sevgi dolu bir aileydik. Gün boyu yorulur, birbirimize kızar, "Of sıkıldım" derdik ama gelmediğimiz tek bir günde birbirimizi özlerdik. Gece yarılarına kadar süren düğünlerin ardından yorgunluktan bitmiş halde çorbacıya gitmek, gece saat birde sokaklarda gezmek... Biz o salonun içinde sadece çalışmıyor, hayatı paylaşıyorduk.

Belinay’da Ekip Arkadaşları (Fotoğraf:Eda Tekin)
Her güzel bağın bir sınavı olurmuş. Aramıza girmeye çalışan sesler, fısıltılar bir gün galip geldi. O baskın karakterimle bir anlık öfkeye yenik düşüp "Açın kapıyı, ben gidiyorum!" diyerek kapıyı çarptım. Ancak dışarıdaki o boşluk, içerideki o kalabalıktan çok daha ağırdı. Günlerce süren o üzüntü, aslında neye ait olduğumuzu bize bir kez daha hatırlattı. Fazla dayanamadık; gururu bir kenara bıraktık ve o masaya tekrar oturduk.
O kavgadan sonra geri döndüğümde anladım ki; dışarıdaki sesler ne kadar yüksek çıkarsa çıksın, birbirimizin gözünün içine baktığımızda gördüğümüz o gerçek her şeyden üstündü. Biz en çok birbirimize kızardık ama zor anımızda yine en çok birbirimize koşardık.
Bu yazdan bana kalan en büyük ders şu oldu: Hayat seni beklemediğin bir anda, beklemediğin insanlarla bir araya getiriyorsa bunun bir sebebi vardır. Dışarıdaki söylentilere değil, beraber gece yarılarına kadar döktüğün tere ve paylaştığın çorbaya inanmalısın. Çünkü biz, sadece bir iş yerinde değil, bir gönülde "aile" olmayı öğrendik.