Uluslararası İlişkilerde Büyük Tartışmalar

fav gif
Kaydet
Alıntıla
kure star outline
g20-g-twenty-flag-country-international-group-meet-2025-03-05-11-32-29-utc.jpg
Uluslararası İlişkilerde Büyük Tartışmalar
Tarihsel Aşamalar
İdealizm-Realizm (1919-1950)Gelenekçilik-Davranışsalcılık (1950-1970)Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm (1970-1990)Pozitivizm ve Post-Pozitivizm (1990-2016)

Uluslararası ilişkiler disiplini, yirminci yüzyılın başından itibaren küresel siyasetin anlaşılmasını sağlayan bir alan olarak gelişmiş, akademik ve pratik boyutlarıyla sürekli evrim geçirmiştir. Bu süreçte, disiplin içindeki temel kuramsal ayrışmalar ve metodolojik yaklaşımlar, zamanla dört büyük tartışmaya dönüşerek uluslararası ilişkiler teorisinin çerçevesini belirlemiştir.


Bu tartışmalar, uluslararası sistemin doğasını, aktörlerin rollerini ve devletler arasındaki etkileşimi nasıl anlamlandırmamız gerektiği üzerine farklı perspektifler sunmuştur. İlk olarak İdealizm-Realizm çatışması, barışın nasıl sağlanabileceği ve devletlerin temel motivasyonlarının ne olduğu üzerine yoğunlaşmıştır. Bunu izleyen Davranışsalcılık-Gelenekçilik tartışması, uluslararası ilişkilerin nasıl incelenmesi gerektiği konusunda bir ayrışmaya işaret ederek bilimsel yöntemlerin disipline ne ölçüde uygulanabilir olduğu sorusunu gündeme getirmiştir.


Neorealizm-Neoliberalizm tartışması ise devlet merkezli analiz ile karşılıklı bağımlılık ve uluslararası rejimlerin rolü üzerine odaklanmıştır. Son olarak, Pozitivizm-Postpozitivizm tartışması, uluslararası ilişkiler çalışmalarında bilgiye nasıl ulaşılması gerektiği ve disiplinin hangi epistemolojik ve metodolojik temeller üzerine inşa edilmesi gerektiği konularında bir ayrışmayı ifade etmiştir.


Bu tartışmalar yalnızca akademik birer entelektüel ayrışma olmanın ötesinde, devletlerin dış politikalarının şekillenmesinde ve uluslararası düzenin anlaşılmasında da belirleyici olmuştur. Disiplinin temel teorik yönelimleri ve metodolojik ayrışmaları, uluslararası ilişkiler çalışmalarını derinleştirmiş ve küresel siyasetin çok boyutlu analizine katkıda bulunmuştur.


【1】 

Birinci Büyük Tartışma: İdealizm – Realizm (1919-1950)

I. Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası ilişkiler disiplini, savaşların neden çıktığı ve nasıl önlenebileceği sorularına yanıt aramaya başladı. Savaş öncesinde hâkim olan idealizm, insan doğasının özünde iyi olduğu ve devletler arasında işbirliği ve uluslararası hukuk mekanizmalarıyla barışın sürdürülebileceği inancına dayanıyordu. Ancak savaşın yol açtığı yıkım, idealist yaklaşımların uluslararası siyasette yetersiz olduğunu gösterdi. 1930’lardan itibaren dünya politikasında artan krizler, otoriter rejimlerin yükselişi ve Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığı, idealizmin çöküşünü hızlandırdı ve realizmin yükselişine zemin hazırladı.


İdealist Argümanlar

İdealistler, uluslararası ilişkilerde ahlaki değerleri ve hukukun üstünlüğünü ön planda tutarak, dünyanın nasıl olması gerektiğine odaklanmışlardır. Devletlerin yalnızca çıkarlarını gözeten aktörler değil, aynı zamanda barışı ve iş birliğini teşvik eden yapılar olması gerektiğini savunmuşlardır. Grotius, Locke ve Kant’ın çalışmaları ile Woodrow Wilson’un söylemleri, idealizmin temel taşlarını oluşturmuştur.


İdealistlere göre, savaş arızi bir durumdur ve uluslararası hukukun güçlendirilmesi, örgütlenme, ticaret, açık diplomasi, self-determinasyon ve silahsızlanma gibi araçlarla barışın tesis edilmesi mümkündür. Milletler Cemiyeti’nin kurulması, Locarno Dönemi, Briand-Kellogg Paktı, Londra ve Washington Deniz Silahsızlanması Sözleşmeleri gibi somut gelişmeler, idealistlerin bu görüşlerini destekleyen adımlar olarak değerlendirilmiştir.


İnsan Doğası ve Çatışmaların Kaynağı

İdealizmin temelinde, insanın özünde iyi olduğu inancı yatar. Bireylerin doğuştan kötücül olmadığı, savaş ve çatışmaların insan doğasından değil, çevresel faktörlerden kaynaklandığı ileri sürülmüştür. İnsanlar çatışmadan çok iş birliğine ve yardımlaşmaya yatkındır ancak devletlerin çıkarlarını maksimize etmek için bireyleri bir araç olarak kullanmaları, savaşın doğmasına neden olmaktadır.


Savaşın Önlenmesi ve Gizli Diplomasinin Kaldırılması

İdealistlere göre savaşların önlenmesi için ilk adım, devletler arasındaki gizli diplomasinin kaldırılmasıdır. Kapalı kapılar ardında yürütülen müzakereler güvensizlik ortamı yaratmakta ve uluslararası krizleri derinleştirmektedir. Bu nedenle, açık diplomasi ve şeffaf uluslararası ilişkiler teşvik edilmelidir.


Çok Taraflı İş birliği ve Kolektif Güvenlik

İdealistler, devletlerin tek başına hareket etmek yerine kolektif ve çok taraflı iş birliği yapmaları gerektiğini savunurlar. İkili anlaşmalar yerine geniş katılımlı uluslararası organizasyonlar oluşturulmalı ve devletler arasındaki sorunlar diplomasi ve arabuluculuk mekanizmalarıyla çözülmelidir.


Self-Determinasyon ve Demokratik Kurumların Güçlendirilmesi

Halkların kendi kaderini tayin hakkı olarak bilinen self-determinasyon ilkesi, uluslararası barışa katkı sağlayan önemli bir faktördür. Bu ilkenin yaygınlaşması, demokratik kurumların gelişmesini teşvik edecek ve otoriter rejimlerin savaş yanlısı politikalar üretmesini engelleyecektir. Demokratik yönetimlerin yaygınlaşması, daha güvenli ve istikrarlı bir uluslararası sistemin temel taşlarından biri olarak görülmüştür.


Otoriter Rejimlerin Savaş Eğilimi

İdealistler, demokratik olmayan rejimlerin savaşa daha meyilli olduğunu savunmaktadır. Hesap verilebilirlik mekanizmalarının olmaması ve halkın barışçıl taleplerinin göz ardı edilmesi, otoriter rejimlerin daha agresif dış politika stratejileri izlemesine yol açmaktadır.


Uluslararası Hukuk ve Kurumların Güçlendirilmesi

Uluslararası hukuk mekanizmalarının güçlendirilmesi, idealizme göre savaşları önleyici bir rol oynayacaktır. Hukukun üstünlüğü ilkesi, devletler arası çatışmaların silahlı mücadeleye dönüşmeden çözülmesini mümkün kılacaktır. Uluslararası Daimî Adalet Divanı’nın (1921) kurulması ve Briand-Kellogg Paktı’nın (1928) imzalanması, bu çabaların önemli birer örneğidir. Ancak, bu tür girişimler pratikte beklenen sonuçları vermemiş ve savaşların önüne geçilememiştir.

Realist Eleştiriler ve Realizmin Yükselişi

Realistler, idealistlerin devletleri ahlaki normlara göre hareket eden aktörler olarak görmesini eleştirerek, uluslararası sistemin temel dinamiğinin güç ve çıkar mücadelesi olduğunu öne sürdüler. Devletler, ahlaki ilkeler yerine güvenliklerini sağlamaya ve güçlerini artırmaya öncelik vermeliydi. Onlara göre, İdealistlerin savunduğu uluslararası hukuk ve diplomatik normlar, devletlerin çıkar hesapları karşısında yetersiz kalıyordu.


Bu dönüşüm sürecinde realizmi teorik olarak şekillendiren düşünürler arasında Reinhold Niebuhr, E. H. Carr ve Hans Morgenthau önemli bir yer tutar. Niebuhr, bireylerin ahlaki olabileceğini ancak devletlerin çıkarlarını önceleyen aktörler olduğunu savunmuştur. Ona göre, uluslararası ilişkilerde ahlaki idealler tek başına belirleyici olamaz ve devletler güç dengesi politikalarına yönelmelidir. 1932’de yayımladığı Moral Man and Immoral Society adlı eserinde, savaşların önlenmesi için ahlaki değerlerden ziyade güç mücadelesinin dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır.


Benzer şekilde, E. H. Carr, idealistleri "ütopyacılar" olarak nitelendirerek, realizmin temel ilkelerini savunmuş ve uluslararası ilişkilerde ahlaki ve hukuki normların belirleyici olamayacağını öne sürmüştür. "The Twenty Years' Crisis" adlı eserinde idealist düşüncenin temel varsayımlarını eleştirmiştir. Carr’a göre, ahlaki ve entelektüel teoriler mutlak ve evrensel ilkeler değil, tarihsel koşulların ve çıkar mücadelelerinin birer ürünüdür. İdealistlerin savunduğu ahlaki değerler ve hukuki normlar, gerçekte güçlü devletlerin çıkarlarını koruyacak şekilde üretilmiş söylemlerden ibarettir.


Carr, idealistlerin savunduğu "tüm devletlerin çıkarlarının ortak olduğu" (harmony of interests) fikrine karşı çıkmış ve bu anlayışın gerçekte güçlü devletlerin kendi çıkarlarını "evrensel çıkar" olarak sunmasından ibaret olduğunu iddia etmiştir. Ona göre, uluslararası barış ancak güçlü devletlerin çıkarlarına hizmet ettiği sürece sürdürülebilir bir olgudur. Barış, evrensel bir ahlaki düzenin değil, güç dengesinin bir sonucudur ve büyük güçler çıkarlarını korumak adına bu barış söylemini kendi hâkimiyetlerini pekiştirecek şekilde kullanırlar.


Hans Morgenthau ise realizmi sistematik hale getirerek modern uluslararası ilişkiler disiplininin temelini attı. 1948’de yayımladığı Politics Among Nations adlı eserinde, uluslararası politikanın "çıkarlar tarafından yönlendirildiğini" ve "gücün en önemli değişken" olduğunu ortaya koydu. Ona göre devletler rasyonel aktörlerdi ve temel amaçları, ulusal güvenliklerini sağlamak ve çıkarlarını korumaktı. Morgenthau, güç dengesi kavramını ön plana çıkararak, savaşların yalnızca ahlaki çağrılarla değil, güçlü bir caydırıcılık stratejisiyle önlenebileceğini ileri sürdü.


Sonuç olarak, idealizmin barışa yönelik iyimser yaklaşımı, 1930’lardan itibaren hızla eleştirilmeye başlanmış ve realizm, uluslararası siyasetin temel belirleyicisi olarak kabul edilmiştir. Niebuhr’un insan doğasına dair karamsar yorumu, Carr’ın idealizmin başarısızlığına yönelik eleştirileri ve Morgenthau’nun güç ve çıkar merkezli analizleri, realizmin uluslararası ilişkiler disiplininde kalıcı bir yer edinmesini sağladı. Devletlerin güce dayalı rekabeti ve uluslararası sistemin anarşik doğası, realizmin temel argümanları olarak şekillendi.

İkinci Büyük Tartışma: Gelenekçilik – Davranışsalcılık (1950-1970)

Uluslararası ilişkiler disiplini, 1950’lerden itibaren yöntem ve bilimsel yaklaşım ekseninde yeni bir tartışmaya sahne olmuştur. Realizm ve idealizm arasındaki ilk tartışmanın ardından, bu kez geleneksel yöntemleri savunanlarla sosyal bilimlerde gelişen yeni metodolojik yaklaşımları benimseyenler karşı karşıya gelmiştir.


Bu tartışma, Gelenekselciler ile Davranışsalcılar arasındaki yöntemsel farklılıklardan kaynaklanmış ve uluslararası ilişkiler disiplininde bilimsel metodolojinin yeri üzerine yoğunlaşmıştır. Gelenekçiler, uluslararası ilişkileri tarihsel, hukuki ve felsefi bir perspektiften anlamaya çalışırken, Davranışsalcılar, doğa bilimlerinde kullanılan nicel analiz, sistem modelleri, oyun teorisi ve istatistiksel yöntemlerin uluslararası ilişkiler çalışmalarına uygulanabileceğini ileri sürmüştür.


Bu tartışma, disiplinin doğasını değiştirmiş ve uluslararası ilişkiler çalışmalarının bilimselleşme sürecinde önemli bir kırılma noktası olmuştur.

Davranışsalcılığın Yükselişi ve Temel Argümanları

1950’lerden itibaren Davranışsalcılık, sosyal bilimlerin diğer alanlarında yaşanan bilimsel dönüşümün bir uzantısı olarak uluslararası ilişkiler disiplininde etkili olmaya başlamıştır. Daha çok Amerikalı akademisyenlerin öncülüğünde gelişen bu yaklaşım, uluslararası ilişkiler çalışmalarının daha bilimsel ve ampirik bir temele oturtulması gerektiğini savunmuştur.


Davranışsalcılar, realizmin "uluslararası sistemin güç için mücadele eden devletlerden oluştuğu" fikrine meydan okumaya başlamış, bu görüşün fazla dar ve sınırlayıcı olduğunu öne sürmüştür. Devletin bütüncül ve rasyonel bir aktör olduğu varsayımını sorgulamış, uluslararası politikanın yalnızca güç mücadelesiyle açıklanamayacağını vurgulamışlardır. Ayrıca, güç kavramının aşırı basitleştirildiğini ve güvenlik dışı faktörlerin (ekonomik, sosyal ve psikolojik unsurlar) ihmal edildiğini savunmuşlardır.


Bir kısım akademisyen, realist varsayımlar test edildikçe, bunları destekleyecek çok az sistematik delilin ortaya çıkmasını ve realist argümanların çoğunlukla muğlak ve kesinlikten uzak olmasını eleştirmiştir. Davranışsalcılar, uluslararası ilişkiler disiplininde kullanılan geleneksel metodolojilere hem kavramsal hem de metodolojik düzeyde bir alternatif oluşturduklarını iddia etmişlerdir.


Davranışsalcı metodoloji, uluslararası ilişkileri analiz etmek için bilimsel yasalar çerçevesinde sistematik bir yaklaşım geliştirmeyi amaçlamış ve doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerin sosyal bilimlere uyarlanabileceğini savunmuştur.

Bilimsel Yöntem ve Ampirik Çalışmalar

Davranışsalcılar, uluslararası ilişkilerin bilimsel yasalar çerçevesinde incelenmesi gerektiğini öne sürerek, doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerin bu alana uyarlanabileceğini savunmuş, gözlem, ölçüm ve deneysel analiz gibi bilimsel tekniklerin uluslararası ilişkiler çalışmalarına uygulanabileceğini iddia etmişlerdir. Örneğin, bu görüş devletlerin dış politika tercihleri coğrafi büyüklük, GSMH, kişi başına düşen gelir, nüfus büyüklüğü, enerji tüketimi gibi değişkenlerle ilişkilendirerek analiz etmeye çalışmışlardır.

Geleneksel Yöntemlerin Bilimselliğinin Sorgulanması

Davranışsalcılar, Gelenekçilerin yöntemlerini bilimsel olmamakla eleştirmiş ve bu çalışmaların çoğunlukla felsefi düzeyde kaldığını iddia etmiştir. Geleneksel yaklaşımlar; tarihsel olaylar, diplomasi belgeleri ve devlet adamlarının anıları gibi nitel veriler üzerinden analiz yaparken, Davranışsalcılar istatistik, simülasyon ve kantitatif analizlere dayalı bir araştırma yaklaşımını benimsemişlerdir.

Yeni Metodolojik Yaklaşımlar ve Modeller

Davranışsalcı ekol, uluslararası ilişkileri modern sosyal bilim metodolojisiyle açıklamaya çalışan çeşitli yaklaşımlar geliştirmiştir. Bunlar arasında:


  • Sistem Modelleri (Morton Kaplan)
  • Karar Alma Yaklaşımı (Richard Snyder)
  • Oyun Teorisi
  • Simülasyon Teknikleri
  • Çatışma Analizi


gibi yöntemler yer almaktadır. Bugün dış politika analizinde kullanılan pek çok metodoloji, Davranışsalcıların bu dönemde yaptığı çalışmalara dayanmaktadır.

Gelenekçilerin Eleştirileri ve Tepkisi

Davranışsalcıların iddialarına karşılık Gelenekçiler, uluslararası ilişkilerin salt nicel yöntemlerle analiz edilemeyeceğini ve bilimsel yasalarla açıklanamayacak kadar karmaşık bir alan olduğunu savunmuşlardır. Gelenekçiler için uluslararası ilişkiler, insan doğası, tarih ve diplomasi gibi unsurların dikkate alınmasını gerektiren bir alandır.


Gelenekçiler, Davranışsalcıların uluslararası ilişkilerin gerçek doğasını anlayamamakla ve insan faktörünü göz ardı etmekle eleştirmiştir. Uluslararası ilişkiler yalnızca istatistiklere indirgenemez; tarihsel bağlam ve kültürel unsurlar da dikkate alınmalıdır. Örneğin, Hedley Bull, Davranışsalcıların teoriyi ihmal ettiğini, model ve ampirik çalışmalara gereğinden fazla değer verdiklerini ve bu çalışmaların disipline zarar verdiğini öne sürmüştür.


Bir diğer eleştiri, Davranışsalcıların asıl önemli konuları göz ardı ettiği ve ilgisiz değişkenlere fazla odaklandığıdır. Örneğin, güç ve güvenlik gibi temel unsurlar yerine, ekonomik büyüklük ve enerji tüketimi gibi değişkenlere öncelik verilmesi, uluslararası ilişkilerin temel doğasını anlamaktan uzak bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

Davranışsalcılığın Etkileri ve Sonrası

Davranışsalcı metodoloji, uluslararası ilişkiler disiplinine bilimsel yöntemlerin uygulanmasını sağlamış, ancak beklenen teorik yenilikleri üretememiştir.


  • Veri toplamaya ve analiz etmeye büyük önem verilmiş olsa da, bu süreçten yeni teorik çerçevelerin doğmadığı eleştirisi yapılmıştır.
  • Realizmin gelişmiş bir versiyonu olan Neo-Realizm, uluslararası ilişkiler disiplininde egemen yaklaşım olarak varlığını sürdürmüştür.


Sonuç olarak, Gelenekselcilik-Davranışsalcılık tartışması, uluslararası ilişkiler disiplininin yöntemsel dönüşümünde kritik bir rol oynamış ve bilimselleşme sürecine katkı sağlamıştır. Ancak, Davranışsalcılığın tüm sorunları çözememesi nedeniyle, uluslararası ilişkiler çalışmaları hem nicel hem de nitel yaklaşımları bir arada değerlendiren yeni metodolojilere yönelmiştir.


Üçüncü Büyük Tartışma: Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm (1970 - 1990)

1970’lerden itibaren uluslararası ilişkiler disiplininde, realizmin hakimiyeti devam etmekle birlikte, klasik realizmin bazı eksiklikleri nedeniyle yeni yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bu dönemde, Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm olarak adlandırılan iki teori, uluslararası sistemin işleyişine dair yeni açıklamalar getirmiş ve disiplinin üçüncü büyük tartışmasını başlatmıştır.


Klasik realizmin temsilcileri olan E. H. Carr, Hans Morgenthau ve Reinhold Niebuhr gibi düşünürler, uluslararası politikayı güç ve çıkar mücadelesi ekseninde açıklarken, 1970’lerde gelişen Neo-Realizm, uluslararası sistemin yapısal özelliklerini merkeze alarak yeni bir teori oluşturmuştur.


Buna karşılık, Neo-Liberalizm (Kurumsalcı Liberalizm) ise uluslararası ilişkilerde sadece güç mücadelesinin değil, ekonomik, sosyal ve kurumsal iş birliğinin de belirleyici olduğunu öne sürmüştür. Robert Keohane ve Joseph Nye gibi düşünürler, uluslararası sistemin sadece devletlerden ibaret olmadığını, transnasyonal aktörler, uluslararası örgütler ve çok taraflı bağımlılıklar gibi unsurların da dikkate alınması gerektiğini savunmuşlardır.


Bu tartışma, uluslararası sistemin devlet merkezli mi yoksa çok aktörlü mü olduğu ve iş birliğinin anarşik sistem içinde mümkün olup olmadığı soruları etrafında şekillenmiştir.


Neo-Realizm (Yapısal Realizm)

1979’da Kenneth Waltz tarafından ortaya konan Neo-Realizm (Yapısal Realizm), klasik realizmin birey ve devlet merkezli yaklaşımını terk ederek, uluslararası sistemin yapısına odaklanmıştır. Waltz’a göre, uluslararası ilişkilerin temel belirleyicisi devletlerin iç politikaları değil, anarşik uluslararası sistemin kendisidir. Neo-Realizmin temel argümanları şunlardır:


Uluslararası Sistem ve Anarşi

Neo-Realizme göre, uluslararası sistem anarşiktir ve merkezi bir otorite yoktur. Devletler, hayatta kalabilmek için kendi güvenliklerini sağlamak zorundadır. Bu durum, güç dengesinin ve askeri kapasitenin en önemli belirleyiciler haline gelmesine neden olur. Kenneth Waltz, anarşik uluslararası sistemde devletlerin temel hedefinin hayatta kalmak olduğunu, bunun da ancak askeri güçlerini maksimize etmeleriyle sağlayabileceklerini savunmuştur.


Devletlerin Güvenlik İçin Güç Maksimizasyonuna Yönelmesi

Klasik realizmin savunduğu gibi devletler doğaları gereği saldırgan değildir, ancak anarşik sistemde güvensizlik ortamı nedeniyle güçlerini artırmak zorundadırlar. Waltz’a göre, devletlerin davranışları iç politikalarıyla değil, sistemin yapısıyla belirlenir. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB’nin rekabeti, devletlerin bireysel ideolojilerinden çok uluslararası sistemin iki kutuplu yapısından kaynaklanmıştır.


Hegemonya ve İş Birliği

Neo-Realizm, uluslararası iş birliğinin ancak bir hegemon güç tarafından dayatıldığında mümkün olacağını öne sürer. Güçlü bir devlet (hegemon), diğer devletleri iş birliğine zorlayarak uluslararası düzeni sağlayabilir.


Örnek: ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası Bretton Woods Sistemi’ni kurarak ekonomik istikrarı sağlaması, Neo-Realizmin hegemonya kavramına bir örnektir.

Neo-Liberalizm

Neo-Liberalizm, klasik liberalizmin bazı varsayımlarını korumakla birlikte, uluslararası iş birliğinin anarşi içinde de mümkün olduğunu savunarak Neo-Realizme meydan okumuştur. Robert Keohane ve Joseph Nye, güç mücadelesinin yanı sıra ekonomik, sosyal ve kurumsal etkileşimlerin de uluslararası sistemi şekillendirdiğini öne sürmüştür. Neo-Liberalizmin temel argümanları şunlardır:


Karşılıklı Bağımlılık ve Transnasyonal İlişkiler

Neo-Liberaller, uluslararası ilişkileri bir "örümcek ağı" gibi çok katmanlı bir yapı olarak görmüşlerdir. Devletlerin tek başına tüm uluslararası süreçleri belirleyemeyeceğini, çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler ve sivil toplum kuruluşları gibi aktörlerin de etkili olduğunu iddia etmişlerdir.


Joseph Nye ve Robert Keohane, karşılıklı bağımlılığın artmasıyla devletlerin birbirlerine ekonomik olarak bağımlı hale geldiğini ve bu yüzden savaş ihtimalinin azaldığını öne sürmüştür.


Örnek: Avrupa Birliği, Neo-Liberalizmin öne sürdüğü kurumsal iş birliği modeline iyi bir örnektir.


Anarşinin İş Birliğine Engel Olmaması

Neo-Liberallere göre, uluslararası sistem anarşik olsa bile, devletler iş birliği yapabilir. Uluslararası örgütler ve anlaşmalar, devletlerin güven sorunlarını çözmesine yardımcı olabilir.


Robert Keohane’nin "After Hegemony" adlı çalışması, hegemon gücün azalmasına rağmen uluslararası iş birliğinin devam ettiğini göstermiştir.

Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm Tartışması

Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm arasındaki tartışma, uluslararası sistemin temel belirleyicisinin ne olduğu sorusu etrafında şekillenmiştir.

  • Neo-Realistler, uluslararası sistemin anarşik yapısını ve devletlerin güç mücadelesini merkeze koyarken,
  • Neo-Liberaller, ekonomik bağımlılık, kurumsal yapı ve iş birliğinin de sistem üzerinde etkili olduğunu savunmuşlardır.


Devlet Merkezcilik ve Çok Aktörlü Sistem

  • Neo-Realizm: Devletler uluslararası ilişkilerin temel aktörleridir ve güvenlik önceliklidir.
  • Neo-Liberalizm: Devletlerin yanı sıra çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler ve sivil toplum kuruluşları da uluslararası ilişkilerde belirleyicidir.


İş Birliğinin Mümkünlüğü

  • Neo-Realistler: İş birliği ancak bir hegemon güç tarafından sağlanabilir.
  • Neo-Liberaller: Uluslararası örgütler ve ekonomik bağımlılıklar sayesinde iş birliği mümkündür.

Üçüncü Büyük Tartışmanın Etkileri

Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm arasındaki tartışma, uluslararası ilişkiler disiplininde ciddi bir etki bırakmış ve teorik çeşitliliği artırmıştır.


  • Neo-Realizm, güvenlik ve güç mücadelesi analizlerinde etkili olmaya devam etmiş,
  • Neo-Liberalizm ise uluslararası örgütlerin, ekonomik ilişkilerin ve küreselleşmenin önemini vurgulamıştır.


Bu tartışma sonucunda, uluslararası ilişkiler teorileri sadece devlet merkezli olmaktan çıkmış, ekonomik, sosyal ve kurumsal unsurlar da analizlere dahil edilmiştir.

Dördüncü Büyük Tartışma: Pozitivizm ve Post-Pozitivizm (1990 - 2016)

Uluslararası ilişkiler disiplininde dördüncü büyük tartışma, pozitivizm ve post-pozitivizm ekseninde şekillenmiş ve 1980’lerin ortalarından itibaren etkisini göstermeye başlamıştır. Bu tartışmanın ortaya çıkışında Soğuk Savaş’ın sona ermesi, küreselleşmenin etkileri ve dünya politikalarındaki dönüşümler belirleyici olmuş; Çevre sorunları, insan hakları, kimlik, kültürel faktörler, toplumsal cinsiyet, göç, dil, bilgi ve iktidar ilişkileri gibi konuların uluslararası ilişkiler disiplininde daha fazla tartışılması gerekliliği doğmuştur. Bu noktada, post-pozitivizm, disiplinin sınırlarını genişleten ve alternatif teorik yaklaşımlar geliştiren bir çerçeve sunmuştur.

Pozitivizm ve Uluslararası İlişkiler

Pozitivizm, bilimsel yöntemi tek geçerli bilgi üretme yolu olarak gören bir anlayıştır. Saint Simon tarafından ilk kez kullanılan ve daha sonra Auguste Comte ile sistematik bir felsefi akım haline gelen pozitivizm, Viyana Çevresi ile birlikte 20. yüzyılın başlarında mantıkçı pozitivizm ve yeni pozitivizm olarak da adlandırılmıştır.


Uluslararası ilişkilerde pozitivist yaklaşım, aydınlanma düşüncesine dayanarak bilginin tarafsız ve nesnel bir şekilde üretilebileceğini savunur. Pozitivistler, siyasetin diğer alanlardan özerk bir yapı olduğunu ve modern devletin temel analiz birimi olması gerektiğini ileri sürerler.


Realizm, liberalizm, davranışsalcılık ve Marksizm gibi geleneksel uluslararası ilişkiler teorileri, pozitivist yöntemleri benimseyen yaklaşımlar olarak kabul edilir. Neorealizm ve neoliberalizm gibi rasyonalist teoriler, pozitivist bilginin uluslararası ilişkiler çalışmalarında temel alınması gerektiğini savunmuşlardır. Pozitivizmin temel varsayımları şunlardır:


  • Gerçeklik objektif ve bağımsızdır: Gerçeklik, gözlemlenebilir ve ölçülebilir olgulardan oluşur.
  • Bilimsel yöntem, tek geçerli bilgi üretim yöntemidir: Deney ve gözlem yoluyla test edilen hipotezler bilimsel bilginin temelidir.
  • Devlet, temel aktördür: Uluslararası ilişkilerde analiz birimi olarak devlet alınmalı ve devletin rasyonel bir aktör olduğu kabul edilmelidir.
  • Genelleme ve yasa oluşturma: Uluslararası ilişkilerde belirli yasalar geliştirilebilir ve bu yasalar olayları açıklamada kullanılabilir.


Pozitivist anlayış, davranışsalcılık ile birlikte uluslararası ilişkilerde nicel yöntemlerin (istatistiksel analiz, veri modelleme, oyun teorisi vb.) yaygınlaşmasını sağlamıştır. Ancak, 1980’lerden itibaren pozitivizme yöneltilen eleştiriler, post-pozitivist teorilerin yükselişine zemin hazırlamıştır.

Post-Pozitivizm ve Eleştirel Teorilerin Yükselişi

Pozitivizme meydan okuyan post-pozitivist yaklaşımlar, uluslararası ilişkiler disiplininin salt devlet merkezli ve nicel yöntemlerle incelenemeyeceğini savunur. Post-pozitivist teoriler; eleştirel teori, postyapısalcılık, postkolonyalizm, feminizm, yeşil politika ve post-modernizm gibi çeşitli düşünce akımlarını içinde barındıran geniş bir çerçevedir.


Post-pozitivistler, uluslararası ilişkiler çalışmalarında yeni yöntemler ve kavramlar geliştirerek disiplinin kapsamını genişletmiştir. Söylem analizi, yapısöküm, geneoloji, iktidar ve bilgi ilişkileri gibi kavramlar uluslararası ilişkilerin incelenmesinde giderek daha fazla önem kazanmıştır. Post-pozitivistler, uluslararası ilişkilerde Batı merkezli anlatıların, modern özne kavramının, Avrupa’ya özgü ahlaki kodların ve Batı tarzı yaşam biçiminin ayrıcalıklı konumda tutulduğunu öne sürerek, bunların eleştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Pozitivizm - Post-Pozitivizm Tartışmasının Ana Hatları

Pozitivizm ve post-pozitivizm arasındaki temel farklar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

 

Bu çerçevede pozitivist yaklaşımlar, uluslararası ilişkilerin incelenmesinde rasyonel aktör modelleri ve sistem düzeyindeki analizleri kullanırken, post-pozitivist yaklaşımlar uluslararası ilişkileri; söylem, kimlik ve kültürel dinamikler üzerinden ele almıştır.

Post-Pozitivist Yaklaşımlar

Post-pozitivist teoriler, uluslararası ilişkiler disiplinine yeni bakış açıları kazandırmıştır:


  • Eleştirel Teori: Frankfurt Okulu’ndan etkilenmiş ve uluslararası sistemin baskıcı yapılar içerdiğini vurgulamıştır. Jürgen Habermas’ın normatif teorisi bu yaklaşıma önemli katkılar sunmuştur.


  • Post-Yapısalcılık: Michel Foucault ve Jacques Derrida’nın çalışmalarına dayanarak uluslararası ilişkilerdeki söylemleri ve iktidar ilişkilerini eleştirmiştir.


  • Post-Kolonyalizm: Batı merkezli uluslararası ilişkiler anlayışını reddederek, sömürge geçmişinin dünya siyasetindeki etkilerini incelemiştir.


  • Feminizm: Uluslararası ilişkiler disiplininde toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl şekillendiğini analiz etmiştir.


  • Yeşil Politika: Küresel çevre sorunlarını uluslararası ilişkiler disiplini içinde ele alarak, ekolojik sürdürülebilirliği vurgulamıştır.

Tartışmanın Yeni Boyutları: Rasyonalistler ve Konstrüktivistler

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, pozitivizm ve post-pozitivizm tartışması iki yeni eksende devam etmiştir:


  • Rasyonalistler ve Konstrüktivistler: Neorealistler ve neoliberaller gibi rasyonalistler, devletlerin çıkar ve güç odaklı davranışlarını vurgulamaya devam ederken, konstrüktivistler, uluslararası sistemin toplumsal olarak inşa edildiğini ve devletlerin kimlik ve normlarla şekillendiğini öne sürmüştür.


  • Konstrüktivistler ve Eleştirel Teoriler: Konstrüktivizm, eleştirel teorilerin bazı fikirlerini paylaşmakla birlikte, daha ölçülebilir ve bilimsel bir yaklaşım benimseyerek postmodern teorilere mesafeli yaklaşmıştır.


Pozitivizm ve post-pozitivizm tartışması, uluslararası ilişkiler disiplininde bilgiye nasıl ulaşılacağı, devletin temel aktör olup olmadığı ve uluslararası ilişkilerin nasıl incelenmesi gerektiği gibi kritik sorular üzerinden yürütülen bir metodolojik ve epistemolojik ayrışmadır. Pozitivistler, uluslararası ilişkileri deneysel ve ölçülebilir bir bilim olarak ele alırken, post-pozitivistler bilginin öznelliğini, kimlikleri ve söylemleri merkeze alan alternatif analiz yöntemleri geliştirmiştir.


Bu tartışma, günümüzde de uluslararası ilişkiler disiplininde devam etmekte olup, küreselleşme, iklim değişikliği, göç, teknoloji gibi yeni meselelerin ele alınmasında pozitivist ve post-pozitivist yaklaşımlar arasındaki farklar belirleyici olmaktadır.

Kaynakça

Aydın, Mustafa. 1996. “Uluslararası İlişkilerde Yaklaşım, Teori ve Analiz.” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 51 (1).


Carr, Edward Hallett. 2016. The Twenty Years' Crisis, 1919-1939: Reissued with a New Preface from Michael Cox. Springer.


Çalış, Şaban, ve Ertan Özlük. 2007. “Uluslararası İlişkiler Tarihinin Yapısökümü: İdealizm-Realizm Tartışması.” Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (18): 225-243.


BALCI, Ali, and Şaban Kardaş. "Uluslararası İlişkilere Giriş Tarih, Teori, Kavram ve Konular, 2." Baskı, İstanbul, Küre Yayınları (2014).


Elman, Colin, ve Michael Jensen. 2014. The Realism Reader. Routledge.


Keohane, Robert O. 2005. After Hegemony: Cooperation and Discord in the World Political Economy. Princeton University Press.


Morgenthau, Hans. 1948. Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace. New York: Alfred Kopf.


Arı, Tayyar. 1992. “Uluslararası İlişkilerde Büyük Tartışmalar ve Post-Modern Teoriler.” Politics 54 (2): 283-84.


Waltz, Kenneth N. 2014. “Realist Thought and Neorealist Theory.” The Realism Reader, 124-128. Routledge.


"The ‘Great Debates’ in International Relations Theory." 2011. E-International Relations. 20 Mayıs 2011. https://www.e-ir.info/2011/05/20/the-%E2%80%98great-debates%E2%80%99-in-international-relations-theory/#google_vignette.

Dipnotlar

  • [1]

    https://elements.envato.com/earth-globe-on-the-background-of-a-laptop-close-up-NBMTAET

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Yazar Bilgileri

Avatar
YazarKerem Akıl6 Mart 2025 12:16

Etiketler

Tartışmalar

Henüz Tartışma Girilmemiştir

"Uluslararası İlişkilerde Büyük Tartışmalar" maddesi için tartışma başlatın

Tartışmaları Görüntüle

İçindekiler

  • Birinci Büyük Tartışma: İdealizm – Realizm (1919-1950)

    • İdealist Argümanlar

    • Realist Eleştiriler ve Realizmin Yükselişi

  • İkinci Büyük Tartışma: Gelenekçilik – Davranışsalcılık (1950-1970)

    • Davranışsalcılığın Yükselişi ve Temel Argümanları

    • Bilimsel Yöntem ve Ampirik Çalışmalar

    • Geleneksel Yöntemlerin Bilimselliğinin Sorgulanması

    • Yeni Metodolojik Yaklaşımlar ve Modeller

    • Gelenekçilerin Eleştirileri ve Tepkisi

    • Davranışsalcılığın Etkileri ve Sonrası

  • Üçüncü Büyük Tartışma: Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm (1970 - 1990)

    • Neo-Realizm (Yapısal Realizm)

  • Neo-Liberalizm

    • Neo-Realizm ve Neo-Liberalizm Tartışması

    • Üçüncü Büyük Tartışmanın Etkileri

    • Dördüncü Büyük Tartışma: Pozitivizm ve Post-Pozitivizm (1990 - 2016)

      • Pozitivizm ve Uluslararası İlişkiler

      • Post-Pozitivizm ve Eleştirel Teorilerin Yükselişi

      • Pozitivizm - Post-Pozitivizm Tartışmasının Ana Hatları

      • Post-Pozitivist Yaklaşımlar

      • Tartışmanın Yeni Boyutları: Rasyonalistler ve Konstrüktivistler

Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

KÜRE'ye Sor