İngiliz Mandasına Karşı Yahudi Ayaklanması

fav gif
Kaydet
Alıntıla
kure star outline
ChatGPT Image 18 Tem 2025 15_49_30.png

İngiliz Mandasına Karşı Yahudi Ayaklanması

Bölge
Filistin
Tarih
1939-1948
Temel Nedenler
Yahudi ulusal yurdu vaadiFilistin’e artan Yahudi göçü1939 Beyaz KitabıNazi Soykırımı
Önemli Gelişmeler
Haganah'ın KurulmasıArap Ayaklanması (1936–1939)Patria faciası (1942)King David Oteli saldırısı (22 Temmuz 1946)Agatha Operasyonu (1946)BM Taksim Planı’nın kabulü (1947)İsrail Devleti’nin Kuruluşu ( 14 Mayıs 1948)
Toplam Süre
Yaklaşık 9 yıl

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Filistin topraklarının Osmanlı’dan koparılarak İngiltere’nin kontrolüne geçmesi, sadece siyasi bir el değiştirmeyi değil; aynı zamanda yeni bir çatışma döneminin başlangıcını da temsil ediyordu. İngiltere, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile dünya Yahudilerine, Filistin’de “bir Yahudi ulusal yurdu” kurulacağına dair resmî vaat vermişti. Bu beyan, savaş sırasında Araplara verilmiş olan bağımsızlık sözleriyle açıkça çelişmekteydi. İngiliz yönetimi, Yahudi ve Arap halklarına aynı topraklar üzerinde çelişkili vaatlerde bulunarak manda yönetimi boyunca çözümsüz bir denklemin tarafı hâline geldi. 1920 San Remo Konferansı’nda Filistin üzerindeki İngiliz mandası resmiyet kazandı ve 1922’de Milletler Cemiyeti onayıyla yürürlüğe girdi.


İngiliz mandasının temel görevi, Yahudi halkının “ulusal yurt” kurma sürecine yardımcı olmak; aynı zamanda Filistin’deki Arapların medeni ve dinî haklarını korumaktı. Ancak bu görev tanımı, baştan itibaren içsel bir çelişki taşıyordu: Yahudi göçü ve yerleşimi desteklenirken, aynı topraklar üzerinde yaşayan Arap çoğunluğun siyasi beklentileri ötelenmiş ve görmezden gelinmişti. 1920’li yıllar boyunca Yahudi göçü hızla artarken, Arap nüfusta İngiliz yönetimine ve Yahudi yerleşimlerine karşı tepki birikmekteydi. Bu tepki, hem ekonomik rekabetin hem de siyasi dışlanmışlığın sonucu olarak keskinleşti.


İsrail'in Kuruluşu ve Kuruluş Öncesi Manda Yönetimi (Habertürk) 

Yahudi göçünün artışına paralel olarak Haganah gibi Yahudi örgütleri doğarken, İngiliz yönetimi bir yandan Arap protestolarını bastırıyor, diğer yandan Yahudi göçünü sınırlamak adına temkinli bir tutum takınıyordu. Bu ikili siyaset hem Arapların hem de Yahudilerin İngilizlere olan güvenini sarstı. 1930'ların ortalarına gelindiğinde, İngiltere'nin çelişkili politikalarının sonuçları daha belirgin bir kriz tablosu ortaya çıkarmaya başladı. Araplar, siyasi olarak dışlandıklarını düşünürken; Yahudiler, özellikle Nazi Almanyası'nın baskısı altındaki Avrupa Yahudilerini kurtaracak göç olanaklarının İngiltere tarafından sınırlanmasından dolayı derin bir hayal kırıklığı yaşamaktaydı.


Bu bağlamda İngiliz mandası, geleneksel bir sömürgecilikten farklı olarak, yalnızca toprak ve kaynaklar üzerindeki denetimi değil; aynı zamanda bir ulusal hareketin doğuşunu ve bir diğer ulusun bastırılmasını yönetme sorumluluğunu da üstlenmişti. Ancak İngiltere, ne Yahudi ulusal hareketini denetim altına alabilmiş, ne de Arap muhalefetini yatıştırabilmiş; aksine her iki tarafın da artan radikalleşmesine zemin hazırlamıştı.

Paramiliter Yapıların Doğuşu (1918–1936)

İngiltere’nin Filistin üzerindeki resmî mandasının başlamasından itibaren Yahudi topluluğu, sistemli ve planlı bir biçimde yeni bir ulusal yaşam inşa etmeye yöneldi. Bu dönemde “Yishuv” olarak adlandırılan Yahudi yerleşimci topluluğu, kendi kurumlarını oluşturmaya, kültürel ve siyasal özerkliğini pekiştirmeye başladı.


Haganah adlı örgütün 1920’de kurulmasıyla birlikte, Yahudi topluluğu yalnızca kültürel değil, askerî yönden de bölgede etki göstermeye başladı. Bu örgüt, İngiliz yönetiminin zaman zaman Arap saldırılarına karşı yeterli güvenlik sağlamadığı gerekçesiyle, Yahudi yerleşimlerini savunma amacı taşıdığını iddia etmekteydi. Zamanla Haganah, sadece savunma değil, aktif caydırıcılık stratejileri de geliştiren yarı resmî bir askerî güç hâline geldi.


Aynı dönemde, Avrupa’dan artan Yahudi göçüyle birlikte demografik yapı değişti. 1920–1939 yılları arasında beş büyük Aliyah dalgasıyla (toplu Yahudi göçleri) yaklaşık yarım milyon Yahudi Filistin’e yerleşti. 1933'te Almanya'da Nazi rejiminin iktidara gelmesi, Yahudi göçünün ivmesini daha da artırdı.


Bu göçler sırasında gelenler arasında sadece çiftçiler ve zanaatkarlar değil; entelektüeller, mühendisler, doktorlar ve siyasi örgütleyiciler de vardı. Bu durum, Yahudi topluluğunun sosyal ve teknik kapasitesini hızla büyütürken Araplar arasında ekonomik rekabeti körüklediği gibi demografik tehdit algısını da derinleştirdi.


Arap toplumu ise bu süreçte siyasi örgütlenmesini sürdürdü. 1920’li yıllarda Filistinli Araplar, İngiliz mandasına karşı barışçıl protestolar ve dilekçeler yoluyla hak arayışına girmiş fakat istikrarlı bir liderlik üretememiştir. Bununla birlikte, 1929’da yaşanan Kudüs ve Hebron merkezli kanlı olaylar, Arap-Yahudi çatışmasının boyutunu değiştirmiştir.


İsrail'in Kuruluşunda Etkili Olan Örgütler (Murat Yülek)

Özellikle Hebron’da yaşanan Yahudi ölümleri, Yahudi toplumu içinde savunma reflekslerini ve örgütlenme ihtiyacını pekiştirdi. Olayların ardından Haganah’ın yeniden yapılandırılmasına hız verildi. Ayrıca bu süreçte İngiliz yönetimi, güvenliği sağlamakta yetersiz kaldığı gibi, kimi zaman Arap eylemlerine karşı kayıtsız bir tutum sergilemişti.


Bu dönemde, Yahudi toplumunda daha radikal eğilimler de doğmaya başladı. 1931 yılında Haganah’ın uzlaşıcı çizgisinden memnun olmayan bir grup, Irgun (Irgun Tzvai Leumi) adlı örgütü kurdu. Irgun, silahlı mücadeleyi yalnızca savunma amaçlı değil, gerektiğinde saldırı aracı olarak da benimsemişti. Vladimir Jabotinsky’nin “Revizyonist Siyonizm”i çerçevesinde şekillenen bu örgüt, ilerleyen yıllarda İngiliz hedeflerine yönelik açık silahlı eylemler gerçekleştirdi.


İngiltere açısından bakıldığında ise yönetim, Arap nüfusu memnun etmeye çalışırken Yahudi göçünü de kesintiye uğratmamak gibi çelişkili bir strateji izliyordu. Ancak bu tutum, her iki toplumun da İngiliz yönetimine güvenini zedeledi. Araplar, siyasi olarak dışlandıklarını; Yahudiler ise kaderlerini belirleme haklarının engellendiğini düşünüyordu.


Bu yıllarda toprak mülkiyeti meselesi de büyük bir sorun hâline geldi. Yahudi kurumları, özellikle Keren Kayemet (Yahudi Ulusal Fonu) aracılığıyla Arap toprak sahiplerinden bazı arazileri satın aldı. Bu toprakların önemli bir kısmı atıl durumdaydı; fakat yerel halk arasında “toprağın satılması” fikri, bir ihanet duygusunu tetikledi. Bu gelişmeler Arap toplumunda sosyal ve siyasi gerilimleri artırırken, 1936’da patlak verecek büyük ayaklanmanın da zeminini hazırladı.

1936–1939 Arap Ayaklanması ve İngiliz Siyasetinin Dönüşümü

1936 yılı, İngiliz mandası altındaki Filistin’de Arap direnişinin silahlı bir ayaklanmaya dönüştüğü dönüm noktasıydı. Arap toplumunda uzun süredir biriken tepkiler, özellikle Yahudi göçünün hızla artması, toprak mülkiyetinin el değiştirmesi ve İngilizlerin Arap siyasi taleplerini sürekli ertelemesi nedeniyle şiddetli bir şekilde patladı. Ayaklanma, 1936 Nisanı’nda Yafa'da başlayan grev ve gösterilerle başladı; ardından kısa sürede kırsal kesimde silahlı isyana dönüştü. Hareketin siyasal çatısını oluşturan Yüksek Arap Komitesi, Hacı Emin el-Hüseyni’nin etkisiyle örgütlendi ve grev çağrıları yayımladı. Ekonomik hayat felç oldu; demiryolları, yollar ve iletişim hatları sabotajlara uğradı. Yahudi yerleşim birimleri ve İngiliz tesisleri hedef alındı.


İngiliz yönetimi başlangıçta isyanı küçümsemiş, olaya idari yöntemlerle çözüm aramayı tercih etmişti. Ancak ayaklanmanın kırsal alanda milis tipi örgütlenmeye dönüşmesi, İngiltere’yi giderek daha sert yöntemlere sevk etti. 1936 –1939 arasında yaklaşık 20.000 kişilik bir İngiliz kuvveti, isyanı bastırmak için bölgeye sevk edildi. İngiliz ordusu köyleri kuşatarak arama tarama faaliyetleri yürüttü, sıkıyönetim uygulandı, yüzlerce Arap öldürüldü veya tutuklandı. İngilizler ayrıca bazı Arap ileri gelenlerini sürgüne göndererek isyanın siyasal odağını kırmaya çalıştı. Bu sertlik, kısa vadede başarı getirse de uzun vadede İngiltere ile Araplar arasındaki güven ilişkisini kökünden zedeledi.


İsyan karşısında Yahudi toplumu, İngilizlerle taktiksel bir iş birliğine yöneldi. Haganah, “yardımcı güvenlik gücü” işleviyle Britanya ordusuna istihbarat sağladı, stratejik bölgeleri korudu. Bu durum, aynı zamanda Haganah için bir tür silahlı deneyim ve örgütsel eğitim anlamına gelmekteydi. Yine bu dönemde, Haganah bünyesinde ilk kez istihbarat birimi olan “Şay” kuruldu. Ayrıca Haganah’tan kopan radikal kanatlar (özellikle Irgun), bazı durumlarda İngiliz hedeflerini de açıkça sabote etmeye başladı. Böylece Yahudi paramiliter hareketler içinde pragmatik iş birliğine dayanan çizgi ile bağımsız terör çizgisi arasındaki ayrım belirginleşti.


1936 Yılında Yahudi Göçüne Tepki Olarak Başlayan Arap Ayaklanmasından Bir Kare (Library of Congress)

İngiliz yönetimi, 1937 yılında Arap isyanını bastırmakla kalmadı, aynı zamanda Filistin’in geleceğine dair ilk kez radikal bir çözüm önerdi. Lord William Peel başkanlığında hazırlanan Peel Komisyonu raporu, Filistin’in Arap ve Yahudi devletlerine bölünmesini tavsiye etti. Rapor, Araplarca kesin bir biçimde reddedildi. Yahudi tarafı ise ilkesel düzeyde olumlu karşılasa da pratikte sınırların dar olması ve Kudüs'ün statüsü nedeniyle çekimserdi. Bu durum, çözüm önerisinin uygulanmasını fiilen imkânsız hâle getirdi. Sonuçta İngiltere, 1939 yılında yeni bir politika değişikliğine giderek bu kez Yahudi göçünü sınırlayan ve Araplara siyasi egemenlik vaat eden Beyaz Kitap’ı yayımladı.【1】 


1939 Beyaz Kitabı, Filistin’e beş yıl içinde en fazla 75.000 Yahudi göçmen kabul edileceğini ve daha sonra göçün Arapların onayına bağlı olacağını ilan ediyordu. Ayrıca Yahudilerin toprak satın alma hakkı da ciddi biçimde sınırlandırılmıştı. İngiltere, bir yandan yaklaşmakta olan dünya savaşında Arap dünyasını yanına çekmek isterken, diğer yandan Yahudi göçünü kontrol altına alarak bölgedeki istikrarı korumaya çalışıyordu. Ancak bu yeni siyaset, Filistin’deki Yahudi toplumu tarafından sert biçimde reddedildi. Avrupa’daki Yahudi karşıtı dalgaların zirveye ulaştığı, Nazi tehdidinin hızla arttığı bir dönemde göç kanallarının kapatılması, Yahudi toplumunda derin bir kırılmaya ve radikalleşmeye yol açtı.


1936–1939 Arap Ayaklanması, İngiltere için manda yönetiminin sürdürülebilirliğini sorgulattı; Yahudi toplumu için ise savunmadan saldırıya geçme fikrinin kurumsallaşmasına zemin hazırladı. Araplar açısından ise bu isyan, büyük umutlarla başlatılmış ancak liderlik zaafı, örgütsüzlük ve İngiliz baskısı nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış bir deneyim olarak hafızalara kazındı. Bu isyan, sonraki dönemlerde hem Arap halkının siyasi bilinçlenmesini etkileyecek hem de Yahudi toplumunun silahlı mücadele stratejilerini dönüştürecek yapısal etkiler ortaya çıkardı.

Beyaz Kitap Rejimi Altında Örgütlenme (1939–1945)

1939’da yayımlanan Beyaz Kitap, Filistin’deki Yahudi toplumunun geleceğine ilişkin belirsizlikleri derinleştirmiş, İngiltere ile Siyonist hareket arasındaki ilişkilerde ciddi bir kırılmaya neden olmuştur. Göç kotasının sınırlandırılması ve toprak edinme yasağı, Avrupa’da yükselen antisemitizm karşısında Filistin’i bir sığınak olarak gören Yahudi halkı için büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.


1939’dan itibaren Nazi Almanyası’nın saldırgan dış politikası ve Yahudilere yönelik sistematik baskıları, özellikle Orta Avrupa’dan kaçmak isteyen binlerce Yahudi için Filistin’i ulaşılması gereken bir hedef hâline getirmiştir. Ancak İngiltere, Arapların tepkisini çekmemek adına bu göçlere izin vermemiş; aksine kaçak yollarla gelen gemileri engellemek için donanmayı kullanmaya başlamıştır.


Bu dönemde Yahudi toplumunun içindeki stratejik bölünmeler belirginleşmiştir. Haganah, İngiltere ile doğrudan bir çatışmaya girmemekle birlikte, gizli göç organizasyonlarını (Aliyah Bet) desteklemiş, Avrupa’daki Yahudileri kaçak yollarla Filistin’e taşımak için deniz rotaları oluşturmuştur. 1940’lı yılların başında Akdeniz’de onlarca kaçak göçmen gemisi seyrederken, İngiltere bu gemileri ele geçirip yolcularını sürgün kamplarına göndermiştir.


En mühim olaylardan biri, Kasım 1940’ta Patria adlı geminin Hayfa limanında infilak etmesiyle yaşanmıştır. 250’den fazla Yahudi göçmenin ölümüyle sonuçlanan bu olay, Yahudi toplumu içinde hem İngiliz yönetimine hem de savunma örgütlerinin yöntemlerine yönelik tartışmaları yoğunlaştırmıştır.


İngiliz Beyaz Kitap Politikasını Protesto Eden Bir Gurup Yahudi (Library of Congress)

1941'de, Revizyonist Siyonizm çizgisini daha da radikalleştiren bir grup tarafından kurulan Lehi (Lohamei Herut Yisrael – İsrail Özgürlük Savaşçıları), artık yalnızca Araplara karşı değil, doğrudan İngiliz varlığına karşı da silahlı mücadeleyi savunmaya başlamıştır. Irgun’un aksine, Lehi Nazi Almanyası ile bile iş birliği yapmayı tartışacak kadar fanatik bir anti Britanyacılık geliştirmiştir. Bu yönüyle Lehi, klasik ulusal kurtuluş hareketlerinden ziyade dogmatik ve bireysel teröre dayalı bir yapıya evrilmiştir.


İkinci Dünya Savaşı sırasında, Yahudi toplumu içinde “önce faşizmi yen, sonra İngilizle hesaplaş” görüşü hâkimiyet kazanmıştır. Haganah, İngiliz ordusuyla birlikte Nazi Almanyası’na karşı gönüllü birlikler oluşturmuş; bu süreçte yaklaşık 30.000 Filistinli Yahudi, İngiliz ordusuna katılmıştır. Bu birliklerin pek çoğu Orta Doğu, Kuzey Afrika ve İtalya cephelerinde savaş deneyimi kazanmış, askerî disiplin ve modern harp teknikleri konusunda eğitim almıştır. Savaş sırasında İngilizlerle kurulan bu sınırlı iş birliği, Haganah’ın savaş sonrası dönemde yürüteceği silahlı kampanyalar için ciddi bir kadro altyapısı sağlamıştır.


Ancak aynı yıllarda, İngiltere’nin Beyaz Kitap politikasına karşı Yahudi toplumunda kolektif bir öfke birikmiştir. Bu öfke, savaşın sona ermesiyle birlikte açık bir isyana dönüşecektir. 1945’e gelindiğinde, Avrupa’daki Yahudilerin üçte ikisi Naziler tarafından katledilmişti. Hayatta kalanların büyük bir kısmı, Avrupa'da kalmak istemiyor; Filistin’e gitmeyi talep ediyordu. Bu göç talebine karşı İngiltere’nin tutumu değişmemişti. Haganah, Irgun ve Lehi gibi örgütler, bu politikayı artık yalnızca bir yönetim sorunu değil, varoluşsal bir tehdit olarak görmeye başlamıştı.


Savaş yılları boyunca Yahudi toplumunun gösterdiği sabır ve bekleyiş, 1945 sonrasında yerini örgütlü bir direnişe bıraktı. İngiltere’nin Filistin üzerindeki egemenliği artık yalnızca askerî değil, ahlaki açıdan da sorgulanır hâle geldi; Yahudi direnişinin kurumsal temelleri bu dönemde büyük ölçüde tamamlandı.

1945 Sonrası: Silahlı Ayaklanmanın Açık Evresi

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Filistin’deki Yahudi toplumu, İngiltere’ye karşı doğrudan ve açık silahlı mücadeleye yönelmiştir. Savaş sırasında ertelenen çatışma, artık sistemli bir direnişe dönüşmüştür. Avrupa’daki Holokost’tan kurtulan yüz binlerce Yahudi mülteci, Filistin’e göç etmek istemekteydi; ancak İngiltere hâlâ 1939 Beyaz Kitabı’nın göç sınırlamalarını sürdürmekteydi. Bu durum, Haganah, Irgun ve Lehi gibi Yahudi yeraltı örgütlerinin ortak bir hedef etrafında birleşmesine yol açtı. Ortak hedef, İngiltere’nin Filistin’den çekilmesini sağlamaktı.


1945 yazında kurulan Yahudi Direniş Hareketi (Hebrew Resistance Movement), ilk kez bu üç örgütü belirli eylemler için koordinasyon içinde bir araya getirmişti. Bu çerçevede Haganah, göçmen kaçakçılığı ve altyapı sabotajlarıyla ilgilenmiş; Irgun, daha sert ve sembolik hedeflere saldırılar düzenlemiş; Lehi ise doğrudan siyasi suikastlar gerçekleştirmişti. Bu yapı, Yahudi toplumu içinde farklı stratejilerin eş zamanlı olarak işletilmesine olanak tanımıştı.


Eylemlerin başlıca hedefleri arasında demiryolu hatları, karakollar, radar istasyonları, petrol boru hatları ve İngiliz askerî üsleri bulunmaktaydı. 1946 yılına gelindiğinde, saldırıların hacmi ve şiddeti dikkat çekici biçimde arttı. 22 Temmuz 1946’da Irgun tarafından gerçekleştirilen King David Oteli saldırısı, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri oldu.


İngiliz sivil yönetiminin karargâh olarak kullandığı bu yapıya yerleştirilen bombalar, 91 kişinin ölümüne neden olmuş; uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Bu eylem, aynı zamanda Yahudi direnişinin psikolojik eşiği geçtiğini ve İngiltere’yi doğrudan hedef almayı stratejik olarak benimsediğini göstermiştir.


Aynı yıl Haganah tarafından yürütülen “Gece Takip Operasyonları” (Night of the Trains, Night of the Bridges gibi) sayesinde ülkenin ulaşım altyapısı büyük ölçüde felç edilmiştir. Lehi ise bireysel suikast eylemlerini sürdürmüş; İngiliz subayları ve istihbaratçılar hedef alınmıştır. Bu süreçte örgütler, sadece askerî hedeflerle yetinmemiş; aynı zamanda moral bozucu propaganda ve psikolojik savaş unsurlarını da kullanmışlardır. Radyo yayınları, duvar afişleri ve bildiriler yoluyla İngiliz askerlerine yönelik yıldırma kampanyaları yürütülmüştür.


Yahudi direnişi sadece savaş taktiğiyle değil, küresel kamuoyunu etkileme stratejisiyle de gelişmiştir. Avrupa’daki mülteci kamplarından yola çıkan göçmen gemileri –örneğin Exodus 1947– İngiliz deniz gücü tarafından engellenmiş ve dünya basınında İngiltere’ye karşı yoğun eleştirilere yol açmıştır. Yahudi örgütleri, bu gemileri birer direniş sembolüne dönüştürerek hem halk desteğini artırmış hem de uluslararası baskının şiddetlenmesini sağlamıştır.


Silahlı ayaklanmanın bu evresinde dikkat çeken bir diğer unsur, İngiliz idaresinin çözülmeye başlamasıdır. Mandanın siyasi kontrolü giderek zayıflarken, birçok bölgede Yahudi yerel örgütleri fiilen yönetim işlevlerini üstlenmiştir. Özellikle Haganah’a bağlı Palmach tugayları, sadece sabotaj değil, aynı zamanda halkla ilişkiler, yerel güvenlik ve sivil altyapı koruma işlevlerini de yürütmüştür. Bu da Yahudi toplumunun, gelecekteki devlet yapısını hazırladığı bir geçiş aşamasını yansıtmaktadır.


Bu dönemin sonunda İngiltere, artan ekonomik maliyetler, kamuoyunda yükselen muhalefet ve direnişin durdurulamayan yaygınlığı karşısında, Filistin meselesini tek başına çözme iddiasından vazgeçmiş; çözümü uluslararası topluma devretme kararı almıştır. Böylece 1947 başlarında Birleşmiş Milletler’in devreye girmesi ve bölünme planının gündeme gelmesi, ayaklanmanın doğrudan diplomatik bir sonuç üretme evresine geçmesini sağlamıştır.

İngiliz Karşı Ayaklanma Politikaları (1945–1947)

1945 sonrasında Yahudi direnişinin giderek şiddetlenmesi, İngiliz yönetimini daha sistematik ve sert önlemler almaya sevk etti. Bu dönemde Filistin, Britanya için sadece bir sömürge idaresi meselesi değil; aynı zamanda zayıflayan imparatorluğun prestiji ve askerî itibarı açısından da önemli bir sınav alanı hâline geldi. Ancak karşı ayaklanma stratejilerinin planlaması ve uygulanmasında İngiltere hem siyasi hem operasyonel düzeyde ciddi zaaflar gösterdi. Askerî birliklerin, polis teşkilatının, istihbarat ağlarının ve sivil idarenin eş güdüm eksikliği, Yahudi yer altı örgütlerinin manevra alanını genişletti.


İngilizler öncelikle geniş çaplı gözaltı kampanyalarına yöneldi. Şüpheli görülen yerleşim alanlarında sıkıyönetim ilan edildi; ev baskınları, kitlesel tutuklamalar ve sorgulamalar yoğunlaştı. Yahudi yerleşimlerinde silah aramaları gerçekleştirilirken Irgun ve Lehi üyeleri olarak şüphelenilen kişiler genellikle idari kararla mahkeme süreci olmaksızın hapsedildi. Hatta bu kişilerden bazıları Filistin dışında, örneğin Eritre ya da Kenya’daki kamplara sürgüne gönderildi. Bu uygulamalar, yalnızca direnişçileri değil, geniş Yahudi toplumunu da hedef alması bakımından tepki doğurdu.


1946 yazında İngilizler, Yahudi direnişine karşı en büyük karşı operasyonlardan biri olan Agatha Operasyonu’nu (Yahudi kaynaklarında "Kara Şabat") başlattı. Bu operasyon çerçevesinde Haganah’a ait merkezler, kibbutzlar ve ajans ofisleri basıldı; aralarında Yahudi Ajansı yöneticilerinin de bulunduğu yüzlerce kişi tutuklandı. Operasyonun amacı örgütsel ağları çökertmekti ancak Haganah’ın merkezî yapısı ve yedekli örgütlenmesi, uzun vadeli bir çöküşü engelledi. Üstelik bu baskınlar, İngiltere’ye karşı Yahudi toplumunun geniş kesimlerinde daha büyük bir direniş meşruiyeti doğmasına yol açtı.


İngiliz istihbarat teşkilatı (MI5 ve CID), Irgun ve Lehi'nin lider kadrolarını tespit etmeye çalıştıysa da yer altı örgütlerinin gizlilik teknikleri, sahte kimlik kullanımı ve hücre tipi yapılanmaları sayesinde bu çabalar sınırlı bir başarıyla sonuçlandı. Örneğin Irgun lideri Menachem Begin, yıllarca İngiliz istihbaratından saklanmayı başardı. Hatta Lehi üyesi olan ve sonradan İsrail başbakanlığı yapacak Yitzhak Shamir de bu dönemde aktif suikast faaliyetlerinde yer aldı.


İngiliz ordusu ve polis teşkilatı ise zamanla moral kaybı yaşamaya başladı. Filistin’deki saldırılara karşı caydırıcılık gösteremeyen İngiliz askerleri, artan kayıplar ve toplumdan gelen sert tepkiler karşısında giderek içe kapanan, saldırgan reflekslerle hareket eden bir yapıya büründü. Bazı askerî birlikler, Yahudi sivillere yönelik aşırı güç kullanımıyla suçlandı; bu durum, İngiltere'nin uluslararası imajına da zarar verdi. Ayrıca İngiliz kamuoyunda da Filistin’e yönelik harcamaların, can kayıplarının ve politik belirsizliğin sorgulanması hızlandı.


Bu dönemin bir diğer önemli gelişmesi, Yahudi propaganda faaliyetlerinin etkinliğidir. Filistin'deki baskılar, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başta olmak üzere Batı kamuoyunda yankı uyandırdı. Yahudi örgütleri, İngiltere’yi Holokost’tan kurtulan Yahudilere kapılarını kapatan, baskıcı bir güç olarak gösterdi. Bu söylem özellikle Amerikan yönetimi üzerinde etkili oldu; Başkan Truman, İngiltere’ye 100.000 Yahudi mültecinin Filistin’e kabul edilmesi yönünde baskı yaptı. İngiltere bu talebe karşı direndiğinde, uluslararası destek daha da zayıfladı.


İngiltere, 1947 yılına gelindiğinde askerî, siyasi ve ekonomik bakımdan Filistin’deki durumu yönetemeyeceğini açıkça kabullendi. Karşı ayaklanma stratejileri; ne direnişi sona erdirdi, ne de kamuoyunun desteğini kazanabildi. Aksine her baskı dalgası, Yahudi direnişinin daha geniş kitlelerce meşru görülmesine ve örgütlenmesinin gelişmesine zemin hazırladı. Bu başarısızlık, İngiltere’yi Filistin sorununu Birleşmiş Milletler’e devretmeye mecbur bıraktı; böylece ayaklanmanın diplomatik aşamasına geçildi.

Anglo Amerikan Komisyonu ve Birleşmiş Milletler

1947 yılına gelindiğinde İngiltere, Filistin sorununu artık tek başına çözme kapasitesine sahip olmadığını ilan etmiş ve meseleyi uluslararası topluma havale etmiştir. Bu kararın gerisinde, artan güvenlik harcamaları, askerî kayıplar, kamuoyundaki hoşnutsuzluk ve özellikle ABD’nin baskısı yatmaktaydı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’nin küresel etkinliği artarken, Washington yönetimi Avrupa’daki Yahudi mültecilerin kaderine dair daha fazla söz sahibi olmayı arzulamış ve Filistin’de yeni bir göç politikası geliştirilmesi için İngiltere’ye çağrıda bulunmuştur.


Bu bağlamda 1946 yılında İngiltere ve ABD, Filistin sorununa dair ortak bir çözüm üretmek amacıyla Anglo Amerikan Araştırma Komisyonu'nu kurmuştur. Komisyonun temel görevi, Avrupa’daki Yahudi mültecilerin durumunu incelemek ve onların gelecekteki yerleşimi hakkında önerilerde bulunmaktı. Komisyon, çeşitli kamplarda ve Filistin’de saha araştırmaları yürüttü; çok sayıda tanık dinledi. Raporunda, 100.000 Yahudi mültecinin derhal Filistin’e kabul edilmesi gerektiği, aynı zamanda Araplarla Yahudilerin eşit haklara sahip olduğu federal bir yapı kurulmasının düşünülebileceği ifade edildi.


Ancak bu öneri, ne Araplar ne de Yahudi liderlik açısından tatmin edici bulundu. Araplar, daha fazla Yahudi göçüne kesinlikle karşıydı ve federal yapı önerisini, Yahudi devletinin altyapısını oluşturacak bir aşama olarak görüyordu. Yahudi liderliği ise göç talebini desteklemekle birlikte, eşit paylaşımlı bir federasyon fikrine sıcak bakmadı. Siyonist hareketin büyük kısmı, bağımsız ve egemen bir Yahudi devleti kurulmadan Filistin sorununa kalıcı bir çözüm bulunamayacağı görüşündeydi.


Komisyonun ardından İngiltere’nin siyasal kararsızlığı daha da belirginleşti. Bir yandan ABD ile ilişkileri zedelememek, diğer yandan Arap dünyasındaki konumunu kaybetmemek için belirsiz bir tutum sürdürdü. Ancak Yahudi direnişinin şiddet dozunun artması ve uluslararası kamuoyunda oluşan baskı, İngiltere’yi nihai bir tercihe zorladı. 14 Şubat 1947’de Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada Filistin sorununu artık İngiliz hükûmetinin çözmesinin mümkün olmadığını ve meselenin Birleşmiş Milletler’e devredileceğini ilan etti. Bu açıklama, İngiltere’nin manda yönetiminden fiilen çekileceğinin ve gelecekteki siyasi çözümün uluslararası düzeyde şekilleneceğinin göstergesi oldu.


Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin sorununu görüşmek üzere özel bir komisyon olan UNSCOP’u (United Nations Special Committee on Palestine) kurdu. Komisyon, hem Yahudi hem Arap taraflarla görüşmeler yaptı; ancak Arap taraf, komisyonla resmî düzeyde iş birliğine yanaşmadı. Bu süreç sonunda UNSCOP, Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri arasında bölünmesini ve Kudüs’ün uluslararası bir statüye sahip olmasını öngören bir plan hazırladı. Bu öneri, 29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 33 kabul, 13 ret ve 10 çekimser oyla onaylandı.


Yahudi liderliği, planı kısmi bir başarı olarak görüp kabul etti. Sınırlı topraklara rağmen egemenlik fikrinin ilk kez uluslararası meşruiyet kazanması, planın benimsenmesini kolaylaştırdı. Arap taraf ise öneriyi kesin bir biçimde reddetti. Onlara göre bu plan, Filistin’in demografik ve tarihî gerçeklerine aykırıydı ve Yahudi devletine, nüfus ve mülkiyet açısından hak etmediği kadar toprak veriyordu.


Birleşmiş Milletler kararı, uluslararası hukuki ve diplomatik çerçevede bir dönüm noktası olsa da pratikte yeni bir şiddet dalgasının başlangıcı oldu. Kararın hemen ardından Filistin’de Yahudiler ve Araplar arasında silahlı çatışmalar başladı. İngiliz yönetimi ise, taraflar arasında arabuluculuk yapmaktan ziyade güvenli geri çekilme ve düzenli tahliye hazırlıklarına odaklanmıştı. Böylece İngiltere, fiilen çözüm üretemediği bir manda yönetimini sona erdirerek 1948 Mayıs’ında Filistin’den tümüyle çekilecektir.

İsyanın Mirası: İsrail'in Kuruluşuna Giden Yol

Birleşmiş Milletler'in 1947 Kasım'ında kabul ettiği taksim planı, Filistin’deki Yahudi toplumu için siyasal bir zafer, Araplar içinse kabul edilemez bir kayıp anlamına geliyordu. Kararın hemen ardından başlayan çatışmalar, İngiltere henüz mandayı terk etmeden iç savaşa dönüşmüştü. Yahudi yer altı örgütleri, daha önce İngilizlere karşı yürüttükleri silahlı mücadeleyi bu kez Arap milis gruplarına karşı sürdürmeye başladı. İngiltere ise çatışmalar karşısında tarafsızlık politikasına yönelmiş, askerî birliklerini tahliye hazırlıklarına odaklamıştı. Böylece ülkede güvenlik ve siyasi otorite boşluğu doğmuş; bu durum, Yahudi toplumu için devleti fiilen inşa etme fırsatına dönüşmüştü.


1947 sonu ve 1948 başlarında Yahudi paramiliter güçler (özellikle Haganah ve Palmach), Arap milisleriyle girdikleri çatışmalarda belirli bölgelerde üstünlük sağlamaya başladılar. Bu süreçte Haganah, daha önce İngilizlere karşı edindiği askerî deneyimi ve istihbarat ağlarını Arap karşıtı operasyonlarda etkili biçimde kullandı. Diğer yandan Irgun ve Lehi gibi örgütler, özellikle Arap sivillerin bulunduğu köylere yönelik şiddet eylemleriyle dikkat çekti. 9 Nisan 1948’de Deir Yasin köyünde gerçekleşen ve çok sayıda Arap sivilin öldürüldüğü katliam, çatışmanın psikolojik boyutunu derinleştirdi. Olay, Arap halkında büyük bir korkuya neden oldu; binlerce kişinin köylerini terk etmesine yol açtı.


Yahudi tarafı, bu dönemde yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasal hazırlıklarını da tamamladı. David Ben Gurion liderliğindeki Yahudi Ajansı, hem diplomatik destek arayışlarını sürdürmüş hem de yeni devletin kurumsal temellerini atmıştır. Geçici idare organları oluşturulmuş, güvenlik birimleri tek çatı altında toplanmış ve silahlı güçler birleştirilerek İsrail Savunma Kuvvetlerinin (IDF) altyapısı hazırlanmıştır. Bu geçiş sürecinde Haganah merkezî bir role sahip olmuş; Lehi ve Irgun gibi örgütler ise ilerleyen aylarda resmî güvenlik yapısına entegre edilmiştir.


İsrail'in Kuruluşu ve Sonrasındaki Tartışmalar (BBC News)

İngiltere’nin 14 Mayıs 1948 tarihinde Filistin’den tümüyle çekilmesiyle birlikte, aynı gün Tel Aviv'de David Ben Gurion tarafından İsrail Devleti'nin kurulduğu ilan edilmiştir. Bu deklarasyon, Yahudi ulusal hareketinin yarım yüzyılı aşkın süredir yürüttüğü siyasi, diplomatik ve askerî savaşın sonucunu simgelemektedir. İngiltere’nin çekilişinden yalnızca saatler sonra, başta Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak olmak üzere komşu Arap devletleri, yeni kurulan İsrail’e savaş ilan etmiş; böylece 1948 Arap İsrail Savaşı başlamıştır.


Yahudi ayaklanması, klasik bir sömürge karşıtı hareketten çok daha karmaşık bir süreci temsil eder. Bu hareket, sadece İngiliz yönetimine karşı değil; aynı zamanda uluslararası sistemde tanınma, Yahudi göçmenlerin kabulü ve devletleşme gibi çok katmanlı hedefleri olan bir yapıya sahiptir. Silahlı mücadele, bu hedeflerin yalnızca bir aracı olmuş; esas itibarıyla diplomatik baskı, toplumsal örgütlenme ve ideolojik seferberlik ile birlikte yürütülmüştür.


İsyanın bıraktığı miras, İsrail’in devletleşme sürecine doğrudan yansımıştır. Haganah, IDF’nin çekirdeği olmuş; Yahudi Ajansı, geçici hükûmetin temelini oluşturmuş; Ben Gurion liderliği hem siyasi otoriteyi hem askerî kontrolü sağlamlaştırmıştır. İngiltere’nin askerî ve diplomatik açıdan yaşadığı başarısızlık ise yalnızca Filistin’den değil, kısa süre içinde Hindistan, Burma ve Afrika’daki diğer sömürgelerden de çekilme sürecini hızlandırmıştır. Yahudi ayaklanması, bu yönüyle küresel sömürgeciliğin çözülme evresinde simgesel bir dönüm noktasıdır.

Dipnotlar

  • [1]

    Literatürde "White paper of 1939" olarak bilinir. 1939 Beyaz Kitabı ya da 1939 İngiliz Beyaz Kitabı isimleriyle de bilinir.

Ayrıca Bakınız

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Yazar Bilgileri

Avatar
YazarOnur Çolak18 Temmuz 2025 09:10

Etiketler

Tartışmalar

Henüz Tartışma Girilmemiştir

"İngiliz Mandasına Karşı Yahudi Ayaklanması" maddesi için tartışma başlatın

Tartışmaları Görüntüle

İçindekiler

  • Paramiliter Yapıların Doğuşu (1918–1936)

  • 1936–1939 Arap Ayaklanması ve İngiliz Siyasetinin Dönüşümü

  • Beyaz Kitap Rejimi Altında Örgütlenme (1939–1945)

  • 1945 Sonrası: Silahlı Ayaklanmanın Açık Evresi

  • İngiliz Karşı Ayaklanma Politikaları (1945–1947)

  • Anglo Amerikan Komisyonu ve Birleşmiş Milletler

  • İsyanın Mirası: İsrail'in Kuruluşuna Giden Yol

Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

KÜRE'ye Sor