KÜME Vakfı ALAN: Tasarım İşi, Kültür Medeniyet Vakfı (KÜME) bünyesinde geliştirilen ALAN tasarım ekosisteminin ikinci büyük etkinliğidir. Etkinlik, 27 Aralık 2025 tarihinde Haliç Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenmiş; tasarım olgusu disiplinlerarası, kavramsal ve kültürel bir çerçevede ele alınmıştır. Program kapsamında tasarımın yalnızca estetik ya da endüstriyel bir faaliyet olmadığı; zaman, mekân, akış, bilgi ve medeniyet tasavvuru ile ilişkili çok katmanlı bir düşünme alanı olduğu vurgulanmıştır.
Arka Plan ve "Alan" Ekosistemi
KÜME Vakfı ALAN: Tasarım İşi etkinliği, Kültür Medeniyet Vakfı tarafından geliştirilen ALAN tasarım ekosistemi kapsamında düzenlenmektedir. ALAN markası, TEKNOFEST İstanbul’da“ALAN KÜME’nin ekosistemidir” ifadesiyle tanıtılmıştır. Tanıtım metinlerinde tasarımın yalnızca endüstriyel üretim ya da estetik bir faaliyet olmadığı; aynı zamanda düşünsel ve kültürel bir alan olarak ele alındığı belirtilmiştir. ALAN ekosistemi, tasarımı bir “medeniyet tasavvuru” ve “hayatı anlama biçimi” olarak ele alan bir çerçeve sunmaktadır.
Tematik Çerçeve
Etkinliğin içerik kurgusu, yaşamın kodlarını üç ana eksen üzerinden ele alacak şekilde yapılandırılmıştır.
Zaman: Zaman tasarımı başlığı altında modern çağda hız olgusu, “deadline” kavramı ve bu unsurların yaratıcılık, üretim ve gündelik yaşam üzerindeki etkileri ele alınmıştır. Bireyin kendi zamanını inşa etme imkânları tartışılmıştır.
Mekan: Mekân tasarımı ekseninde şehir, mimari ve insan psikolojisi arasındaki ilişki incelenmiştir. Mekânın yalnızca fiziksel bir çevre değil, bireyin duygu durumunu ve davranış biçimlerini şekillendiren bir unsur olduğu yaklaşımı ele alınmıştır.
Akış: Akış tasarımı başlığı altında dijital dünyanın sürekli dikkat talebi, algoritmaların yönlendirici rolü ve bireysel iradenin sınırları tartışılmış; gündelik yaşamı kuşatan uyarı sistemlerinin etkileri değerlendirilmiştir.
Açılış Konuşmaları
Etkinliğin açılış konuşmaları, KÜME Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Eren ile akademisyen Prof. Dr. Enes Ervarsoy tarafından yapılmıştır. Açılış bölümünde ALAN tasarım ekosisteminin amacı, kapsamı ve Tasarım İşi etkinliğinin bu ekosistem içindeki yeri ele alınmıştır.
Tematik ve Akademik Oturumlar
Programın tematik oturumları kapsamında Prof. Dr. Hümanur Bağlı, “Tasarım Okuryazarlığı” başlıklı sunumunu gerçekleştirmiştir. Bu oturumda tasarımın bir dil olarak nasıl okunabileceği ve bireylerin tasarımla kurduğu ilişki ele alınmıştır.
Prof. Dr. Muhammed Zeki Durak, “Fikirden Pazara: Sınai Mülkiyetin Gücü” başlıklı sunumunda tasarım süreçlerinin hukuki boyutunu, sınai mülkiyet haklarını ve fikirlerin korunmasına ilişkin çerçeveyi aktarmıştır.
“Bir Mekân Olarak Otomobil Tasarımı” başlıklı oturum, Prof. Dr. Önder Küçükerman tarafından gerçekleştirilmiş; oturumun moderatörlüğünü Etem Sayın üstlenmiştir. Bu bölümde otomobil, mekânsal ve kültürel bir tasarım nesnesi olarak ele alınmıştır.
Öğle saatlerinde Rafet Fatih Özgür, “Hepsi Hikâye” başlıklı konuşmasını gerçekleştirmiştir. Ardından Doç. Dr. Mustafa Ünal, “Tasarım – Bağımsızlık İlişkisi” başlıklı sunumuyla tasarım süreçleri ile bağımsızlık kavramı arasındaki ilişkiyi ele almıştır. Fırat Neziroğlu ise “Deneyimi Tasarlamak” başlıklı konuşmasında kullanıcı deneyimi ve tasarımın deneyimsel boyutuna odaklanmıştır.
Programın ilerleyen bölümünde Bager Akbay, “Sanat ve Tasarım Arasındaki Fark” başlıklı konuşmasını gerçekleştirmiştir. Bu oturumda sanat ve tasarım arasındaki kavramsal ayrımlar, üretim süreçleri ve amaç farklılıkları ele alınmıştır.
Dr. Mustafa Özel’in Konuşması: Kapitalizm ve Tasarım İlişkisi
Etkinlik programı kapsamında yazar Dr. Mustafa Özel, “Kapitalizmin İnsani Olmayan İnsan ve Toplum Tasarımı” başlıklı bir konuşma gerçekleştirmiştir. Özel, konuşmasında tarih anlayışına, kapitalist sistemin işleyişine ve tasarımın bu sistem içindeki rolüne odaklanmıştır.
Dr. Mustafa Özel, tarihin bireyler üzerinden değil, nesneler ve kitleler üzerinden okunması gerektiğini ifade etmiş; tarihsel sürecin Cengiz Han, Büyük İskender ya da Napolyon gibi figürler üzerinden açıklanamayacağını belirtmiştir. Bu yaklaşımı Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı eserinden yaptığı bir alıntıyla ilişkilendirmiştir: “Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ kitabında bir cümle var: ‘Çar, tarihin kölesidir.’ Yani tarihi sürükleyen kitlelerdir.”
Özel, kitlelerin ise gündelik yaşamda tasarlanmış nesneler ve tüketim kalıpları etrafında hareket ettiğini belirtmiş; bu bağlamda modern dönemde tasarımın yönlendirici bir güç haline geldiğini ifade etmiştir. Konuşmasının devamında Mustafa Özel, kapitalist sistemin temel dinamiklerini tasarım ve tüketim ilişkisi üzerinden değerlendirmiştir. Modern dünyada üretimin temel amacının insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak olmadığını, tüketim arzusunu sürekli canlı tutmak olduğunu belirtmiştir. Bu çerçevede şu ifadeleri kullanmıştır: “Modern dönemde insanların karnını doyurmak değil, sermayedarların kasalarını doldurmak esas mesele haline gelmiştir. Sermayedarların kasalarının dolabilmesi için insanların gözü doymaz, tamahkâr hale getirilmesi lazım. Kapitalist mal üretmez, müşteri üretir.” Özel’e göre tasarım, bu süreçte tüketimi sürekli kılacak şekilde kurgulanmakta; bireyler ihtiyaçtan ziyade arzular üzerinden yönlendirilmektedir.
Mustafa Özel, tasarımın temelinde korku, hırs ve tamah gibi duyguların yer aldığını ifade etmiş; bu duyguların insanı hem doğaya hem de diğer insanlara karşı yeni araçlar ve sistemler tasarlamaya sevk ettiğini dile getirmiştir. Bu durumun yalnızca ulusal değil, küresel ölçekte değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. “Burada yalnızca bir Türk ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak düşünüp konuşamayız. Tüm insanlık adına, çocuklarımız, torunlarımız ve onların çocukları için düşünmek zorundayız.”
Özel, kapitalizmin tarih dışı ve kalıcı bir sistem olmadığını da vurgulamış; geçmişte kurulan tüm devletler ve sistemler gibi kapitalizmin de sona erebileceğini ifade etmiştir. Bu bağlamda şu değerlendirmelerde bulunmuştur: “Kurulan bütün devletler, imparatorluklar, sistemler yok olmuşlardır. Kapitalizm de ebedi değildir. İçinde yaşadığımız, bizim tamahkârlığımızı ve hırsımızı normalleştiren bu sistem de ebediyen sürüp gidecek değildir.”
Konuşmanın son bölümünde Mustafa Özel, daha adil ve insani bir geleceğin kendiliğinden ortaya çıkmayacağını, bunun bireysel ve kolektif çabalarla mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Bu çabaların birikimli etkisine dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Biz güzel örneklerle, küçük çabalarla geleceğe umut olabilirsek, bu çabaların kümülatif neticesi olarak daha iyi bir dünya mümkün olabilir.”
Celaleddin Çelik’in “Sürekliliğin Gücü: Tamir, Tadil, Dönüşüm” Başlıklı Konuşması
Mimar ve sanatçı Celaleddin Çelik, Kültür Medeniyet Vakfı (KÜME) tarafından düzenlenen “Tasarım İşi” programında “Sürekliliğin Gücü: Tamir, Tadil, Dönüşüm” başlıklı bir konuşma gerçekleştirmiştir. 27 Aralık 2025 tarihinde Haliç Üniversitesi’nde, “Her Şey Tasarımdır” mottosuyla düzenlenen etkinlikte yapılan bu konuşmada, mimarlık, müzik, dil ve sanat arasındaki ilişki tasarım kavramı bağlamında ele alınmıştır.
Çelik konuşmasında, sanatın özünün somut ile soyut arasındaki bağı kurma kapasitesinde yattığını belirtmiş; bu bağın zaman içinde biriken deneyimle birlikte özgün bir değere dönüştüğünü ifade etmiştir. Mimarlık ve müzik alanlarında eş zamanlı üretim yaptığını dile getiren Çelik, sanatın ancak bir fikir ve anlam taşıması halinde ortaya çıktığını vurgulamıştır. Bu çerçevede şu ifadeleri kullanmıştır: “Sanata dönüşme potansiyeli olan uğraşlar vardır. Müzik ne kadar soyut görünse de özün bir biçimle buluşmuş halidir. Mimarlık da böyledir. Bir fikir ve anlam taşıdığı zaman, gerçekten sanata dönüşme ihtimali doğar.”
Celaleddin Çelik, müzik, resim ve mimarlık gibi alanların her üretiminin doğrudan sanat olarak tanımlanamayacağını, ancak bu alanların sanatlaşabilme potansiyeli taşıdığını ifade etmiştir. Bu nedenle tasarımın ve mimarlığın, yalnızca teknik ya da estetik üretimler olarak değil, anlam ve düşünceyle ilişkilendirildiğinde sanatsal bir boyut kazandığını belirtmiştir.
Konuşmasında zamanın birikimi kavramına özel bir yer ayıran Çelik, bilginin ve deneyimin nesilden nesle aktarılmasının önemine dikkat çekmiştir. Bir mimar olarak farklı coğrafyalardaki gözlemlerini paylaşan Çelik, Dubai ve Singapur gibi şehirlerde teknik açıdan nitelikli yapılar üretildiğini, ancak bu şehirlerde tarihsel birikimin ve yaşanmışlık hissinin yeterince hissedilmediğini ifade etmiştir. Çelik, bu durumu şu sözlerle açıklamıştır: “Zamanın birikimi, benim gördüğüm en kıymetli birikimdir.”
Çelik, bu birikimi yalnızca mimari yapılar üzerinden değil, dil üzerinden de gözlemlediğini belirtmiştir. Türk dili gibi binlerce hikâyeyi, efsaneyi ve insan deneyimini kelimeler aracılığıyla aktaran dillerin, yoğun ve kendine özgü bir ağırlığa sahip olduğunu ifade etmiştir. Ona göre, "mimarlıkta özgün bir fikri ifade etmenin yolu, tamamen yeni icatlar üretmekten ziyade, tarihsel tecrübeyle olgunlaşmış kavramlar ve kelimelerle düşünceyi inşa etmekten" geçmektedir.
Bu yaklaşımın, başkalarının fikirlerini taklit etmek anlamına gelmediğini vurgulayan Çelik, aksine mimarın kendi düşüncesini sağlam bir zeminde kurmasına imkân tanıdığını belirtmiştir. Konuşmasında müzik, şiir, edebiyat ve mimarlığın birlikte bir medeniyet halkası oluşturduğunu dile getiren Çelik, bu zenginliğin beraberinde önemli bir sorumluluk getirdiğini ifade etmiştir.
Çelik, bu sorumluluğun iki uç yaklaşımdan kaçınmayı gerektirdiğini belirtmiştir: Geçmişe takılı kalarak “her şey eskiden güzeldi” yanılgısına düşmek ve tüm tarihsel bağları kopararak “boş sayfa” yaratma iddiasıyla köksüz bir yaratıcılığa yönelmek. Çelik'e göre, mevcut büyük birikimin parçası olmak ve onun devamı olarak üretim yapmak, tasarım ve sanat alanında yaratıcılığı ve ifade gücünü artıran temel unsurlardan biridir.
Sektörel ve Uygulamalı Konuşmalar
Etkinlik kapsamında sektör temsilcileri tarafından gerçekleştirilen konuşmalarda tasarımın pratik boyutları ele alınmaktadır. Ulaşım ve otomotiv tasarımcısı Mert İlkin, tasarım süreçlerini sektörel deneyimler üzerinden aktarmıştır. Bambum Genel Müdürü Ahmet Selman Yar, ürün tasarımı ve üretim süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunmuştur.
Hatice Armağan ve Ahmet Toplu, kurumsal tasarım stratejileri ve değer odaklı yaklaşımlar üzerine konuşmalar gerçekleştirmiştir. Osman Cihan Demirel ise tasarım ve inovasyon süreçleri arasındaki ilişkiyi ele almıştır.
Fuaye Alanı ve Etkileşimli Alanlar
Etkinlik, sahne programının yanı sıra fuaye alanına taşan etkileşimli uygulamalarla sürdürülmektedir. Bu kapsamda “Öğrenci–Sektör Görüşmeleri”, “Cümle Duvarı” ve deneyim alanları kurulmuştur. Katılımcılar, Turkcell, Do&Co, Türk Patent ve Marka Kurumu, Çilek, Bambum, Waxy Design, Todo Pictures, Abe Media ve HSVO Design and Software gibi kurum ve markalarla birebir temas kurabilmektedir.
Kapanış ve Özel Oturum
“Tasarım İşi” etkinliğinin kapanış oturumu olan “Geleceği Tasarlamak”, moderatör tarafından yapılan açılışla başlamıştır. Oturumun açılışında, KÜME Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Eren, KÜME Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Sümeyye Erdoğan Bayraktar ve KÜME Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar kürsüye davet edilmiştir.
Açılışta katılımcılara hitap eden Abdullah Eren, KÜME Vakfı’nın öz değerlerinden aldığı ilhamla güncel meselelerde kültür ve sanat yoluyla çözüm üretmeyi amaçlayan bir yapı olduğunu belirtmiştir. Konuşmasında vakfın bugüne kadar yürüttüğü faaliyetlere değinen Eren, kültür ve sanat alanında çalışan gençlere yönelik burs programları kapsamında bir önceki yıl 350, içinde bulunulan yıl ise 450 burs verilmesinin hedeflendiğini ifade etmiştir. Bu bursların büyük bölümünün Güzel Sanatlar Fakültelerinde öğrenim gören öğrencilere yönelik olduğu belirtilmiştir.
Eren ayrıca, KÜME Vakfı’nın kültür ve sanat destekleri kapsamında “Sıfır Bir”, “Birebir” ve “İkide Bir” programları aracılığıyla yaklaşık 32 projeyi desteklediğini aktarmıştır. Bu projelere ilişkin bir serginin 2026 yılı Mayıs ayında Tophane-i Âmire’de düzenlenmesinin planlandığını; bunun yanında 2026 yılı Ocak ayında, 2025 yılı boyunca gerçekleştirilen kültür ve sanat faaliyetlerini kapsayan bir KÜME raporunun yayımlanmasının öngörüldüğünü ifade etmiştir.
Konuşmasında Gazze’de yaşanan gelişmelere de değinen Abdullah Eren, KÜME Vakfı’nın kültür ve sanat yoluyla farkındalık oluşturmayı amaçlayan etkinlikler düzenlediğini; bu kapsamda tiyatro çalışmaları ve Kapadokya’da gerçekleştirilen “Barış Balonu” etkinliğiyle Gazze’ye dikkat çekilmeye çalışıldığını belirtmiştir.
Abdullah Eren, vakfın kültür ve sanat çalışmalarının yanı sıra tasarım alanına da odaklandığını vurgulamış; sanayi, zanaat ve sanat kavramlarının ortak bir kökene sahip olduğuna işaret etmiştir. Bu kavramların üretimle birlikte estetik, yaratıcılık ve özgünlük boyutlarını içerdiğini ifade eden Eren, KÜME Vakfı’nın üretim ile sanatı tasarım üzerinden bir araya getirme amacıyla ALAN tasarım ekosistemini geliştirdiğini aktarmıştır.
Bu çerçevede, 2025 yılında TEKNOFEST kapsamında “ALAN 25” başlığıyla tasarımların hikâyeleriyle birlikte sunulduğu bir etkinlik düzenlendiğini hatırlatan Eren, “Tasarım İşi”nin bu sürecin ikinci büyük aşamasını oluşturduğunu belirtmiştir. Gün boyunca toplam 21 konuşmacının katılımıyla zaman tasarımı, mekân tasarımı, akış tasarımı, ürün ve otomobil tasarımı, günlük yaşamın tasarımı ile tasarım etiği ve ahlakı gibi başlıkların ele alındığını ifade etmiştir.
Açılış bölümünde ayrıca, kapanış oturumunun mekânsal kurgusuna değinilmiş; sahnenin, etkinliğin “tasarım” temasına uygun olarak özgün bir anlayışla kurgulandığı ve bu fikrin KÜME Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar’a ait olduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda kapanış oturumunun, vapur temalı bir sahne düzeni içinde gerçekleştirildiği aktarılmıştır.
Açılışın ardından Abdullah Eren, kapanış oturumunun söyleşi formatında devam edeceğini belirterek Sümeyye Erdoğan Bayraktar’a ilk soruyu yöneltmiştir. KÜME Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Eren şu soruyla başlamıştır: "KÜME Vakfı neden tasarım alanında faaliyet göstermeye karar verdi? KÜME için tasarım ne anlam ifade ediyor?”
Kapanış oturumunda söz alan Sümeyye Erdoğan Bayraktar, tasarımın bireysel ve toplumsal kimlikle ilişkisine değinerek, gündelik yaşamda kullanılan birçok tasarımın bireyin kendi değerlerini ve ihtiyaçlarını tam olarak yansıtmadığını ifade etmiştir. Kendi deneyiminden örnek vererek, kamusal alanda kullanılan kıyafetlerin çoğunun ne rahatlık ne de değerler açısından bireyin ihtiyaçlarına karşılık verdiğini belirtmiştir. Bu çerçevede kendi deneyimine atıfla şu ifadeleri kullanmıştır: “Tam olarak beni yansıtmıyor ama tabii ki özel hayatım daha farklı olabilir. Şalvarımı rahat rahat giyebilirim. Özel hayatımda mesela ki muhteşem bir tasarım bence şalvar. Bir gün kıymeti anlaşılacak diye düşünüyorum ama nedir işte? Toplumsal kabul görme ve belli bir küresel zihniyet tarafından yönlendirilen moda anlayışı vesaire… Bunlar bizim rahatlık veya değerlerimizden gelen tercihlerimizin bile önüne geçebilir hâlde bizim hayatımızı yönlendiriyor.”
Bu değerlendirmelerle birlikte Bayraktar, bireylerin kendi sorunlarına ve ihtiyaçlarına odaklanarak çözüm üretme imkânlarının giderek daraldığını, buna karşın tasarımın bu alanda güçlü bir araç sunduğunu ifade etmiştir. Küreselleşmenin baskın etkisi altında kimliğin korunabilmesi için yerel kaynaklardan beslenen, özgün ve ihtiyaç temelli tasarım yaklaşımlarının geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu noktada KÜME Vakfı’nın tasarım alanındaki arayışını şu sözlerle özetlemiştir: “Biz neden böyle bir durumda buna sessiz kalalım, seyirci kalalım? Keşke biraz daha kendi sorunlarımıza, kendi ihtiyaçlarımıza odaklanabilsek, kendi çözümlerimizi bulabilsek ve bunları kendi kaynaklarımızdan alacağımız güçle kendi tasarımlarımızı yapabilsek ve bunları dünya çapında markalaştırabilsek. İşte o zaman gerçekten kendi kimliğimizi bu küreselleşmenin ezdiği zeminde daha güçlü bir şekilde koruyabilir ve yaşatabiliriz. KÜME bunun derdinde ve arayışında.”
Oturumun ilerleyen bölümünde KÜME Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Eren'in sorusu üzerine söz alan Selçuk Bayraktar, Baykar bünyesinde geliştirilen insansız hava araçlarını tasarım perspektifi üzerinden değerlendirmiştir. Konuşmasına, gün boyunca gerçekleştirilen programı yakından takip ettiğini belirterek başlayan Bayraktar, etkinliğin “entelektüel ve fikir dünyası açısından doyurucu” bir içerik sunduğunu ifade etmiş; organizasyonda emeği geçenlere ve ev sahipliği yapan Haliç Üniversitesi’ne teşekkür etmiştir.
Bayraktar, Baykar’ın tasarım yaklaşımını aktarırken rahmetli babasına atfettiği bir ifadeyi aktarmıştır: “Rahmetli babamın bir lafı vardı: İnsanlar uçağı yaptı mı kuşa benzer ama Laz uçak yaptı mı balığa benzer.” Bu yaklaşımın bilinçli bir aykırılık ya da başkalarına karşı bir reddiye olmadığını vurgulayan Bayraktar, Türkiye’de üretimin büyük ölçüde yerli emekle yapıldığını ancak fikri altyapı ve tasarımın çoğu zaman dışarıdan alındığını belirtmiştir. Bu durumun ülkeleri takipçi konumuna ittiğini ifade ederek şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Üretim bizde, emek bizde ama fikri ve tasarımı dışarıda. Fikri ve tasarım dışarıda olduğunda siz ancak takipçi olabiliyorsunuz. Asla yön verici veya lider olamıyorsunuz.”
Konuşmasında “köklerden göklere” metaforuna da yer veren Bayraktar, doğadaki ağaç örneği üzerinden köklerin sağlamlığı ile yükselme kapasitesi arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. Medeniyetin bilimsel ve teknik birikimine vurgu yaparak, tarihsel kopuşların özgünlük üretimini zorlaştırdığını ifade etmiştir: “Ağaçları incelediğinizde görürsünüz; kökleri ne kadar güçlüyse, toprağa ne kadar sıkı tutunuyorsa, gövde o kadar güçlü olur ve göğe o kadar uzanır. Bizim hikâyemizde de böyle bir kopukluk var.”
Bayraktar, Baykar tasarımlarında bu nedenle özgün formların tercih edildiğini, birçok hava aracının kuş formundan esinlenmesine karşın kendi tasarımlarında balık formuna yöneldiklerini belirtmiştir. Bu tercihin, doğaya bakarak geliştirilen ve yerel bir zihniyetin izlerini taşıyan bir tasarım anlayışının sonucu olduğunu ifade etmiştir.
Abdullah Eren, Sümeyye Erdoğan Bayraktar’a hitaben, uzun yıllardır sivil toplum alanında faaliyet yürüttüğünü, özellikle kadının güçlendirilmesi, toplumdaki yeri ve statüsü konularında kapsamlı çalışmalar gerçekleştirdiğini ifade etmiştir. Bu çalışmalar çerçevesinde, yürütülen faaliyetlerin arkasında nasıl bir toplum tasavvurunun bulunduğu sorulmuş; özellikle kadının güçlendirilmesi bağlamında bu tasavvurun nasıl şekillendiği sorusu yöneltilmiştir.
Bayraktar, kadın çalışmalarında Batı merkezli söylemlerin tarihsel olarak çok güçlü bir birikim oluşturduğunu vurgulamış ve bu durumu şu sözlerle açıklamıştır: “Kadın çalışmaları gerçekten tasarımda özgünlüğün önemine vurgu yaptık ya, özgün kalmanın gerçekten çok zor olduğu bir alan. Çünkü nihayetinde Batı’nın bu alandaki müktesebatı gerçekten çok güçlü.”
Bu güçlü söylemin arka planını tarihsel örneklerle açıklayan Bayraktar, Batı Orta Çağı ve Antik Yunan dönemlerinde kadının toplumsal statüsünün son derece düşük olduğuna dikkat çekmiştir: “Kadınların belki de bütün dünyada en kötü tecrübeleri yaşadığı yer ve zaman herhalde Batı’nın Orta Çağıdır. Veya Antik Yunan’dır. Buralarda kadının gerçekten hiçbir değeri yok, insan olarak görünmüyor, cadı avlarında yakılıyor.”
Bu tarihsel zeminin, Batı’da kadın hakları mücadelesinin sert ve tepkisel bir biçimde gelişmesine yol açtığını belirten Bayraktar, bu mücadelenin zamanla akademik ve pratik düzeyde güçlü bir söylem ürettiğini ifade etmiştir: “O kadar dibi bulmuşlar ki, geri zıplamaları da güçlü olmuş gibi hissediyorum. O kadar çok mücadele etmişler ki haklarını geri kazanmak için, toplumda saygın bir konum elde etmek için, hem akademik anlamda hem sahadaki uygulamalar anlamında çok güçlü bir müktesebat geliştirmişler.”
Bayraktar, bu baskın söylemin etkisiyle dünyanın pek çok yerinde, özellikle Müslüman ülkelerde yürütülen kadın çalışmalarının Batı’daki dili ve yaklaşımı taklit etme eğilimi gösterdiğini belirtmiştir: “Şu anda birçok ülkeye gidip bakarsanız kadın çalışmaları yapan kurumlara, STK’lara, genelde Batı’daki söylemin taklit edildiğini görürsünüz. Bizim için en büyük sıkıntı bu yanlışa düşmemek.”
Bu noktada temel meselenin, sorunları doğru tespit edebilmek olduğunu vurgulayan Bayraktar, küresel ölçekte güçlü gündemlerin toplumlara dayatıldığını ve bu gündemlerin yerel öncelikleri gölgeleyebildiğini ifade etmiştir: “Sorunları bile doğru tespit etmek gerçekten zor. Çünkü size güçlü bir gündem dayatılıyor. ‘Şu konuda böyle yapmalısın, şu anlaşmayı imzalamalısın’ diye bir sürü şey boca ediliyor. Ama bakıyorsun, o senin önceliğin olmayabilir.”
Kadın alanında da benzer bir durum yaşandığını belirten Bayraktar, ilk adımın kendi toplumlarının gerçek kadın sorunlarını tespit etmek olduğunu şu sözlerle dile getirmiştir: “Kadın alanında biz ilk önce kendi toplumumuzda gerçek kadın sorunları nedir, bunları teşhis etmeye çalışıyoruz. Sonrasında da kendi özgün çözümlerimizi üretmeye çalışıyoruz.”
Bu çözüm üretme sürecinde başvurulan temel referansların toplumun kendi kaynakları olduğunu vurgulayan Bayraktar, dinî ve medenî mirasın yanı sıra hukuki çerçevenin de dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir: “İlk bakacağımız yer kendi kaynaklarımız. Dinimiz ne diyor, medeniyetimiz ne diyor, kendi hukukumuzda bununla ilgili nasıl çözümler var? Ama bunu çok bilimsel, ayakları yere sağlam basan bir şekilde yapmamız gerekiyor.”
Bu yaklaşımın somut bir örneği olarak Kadın Hakları Bildirgesi çalışmasına değinen Bayraktar, bildirgenin uzun soluklu bir akademik sürecin ürünü olduğunu ifade etmiştir: “KADEM’de ‘kendi bakışımızla bir kadın hakları bildirgesi neden yazmayalım?’ dedik. Aylarca bunun üzerine çalıştık, farklı disiplinlerden akademisyenlerimizle dünyadaki bütün örnekleri inceledik.”
Bu incelemeler sonucunda mevcut bildirgelerin büyük ölçüde birbirini tekrar ettiğini gördüklerini belirten Bayraktar, kendi kaynaklarına dönüldüğünde farklı ilkelerin ortaya çıkabildiğini vurgulamıştır: “Bütün bu örneklerin az çok birbirini tekrar ettiğini gördük. Kendi kaynaklarımıza döndüğümüz zaman ise biraz daha farklı, biraz daha renkli prensipler içerebileceğimizi fark ettik.”
Bayraktar, bildirgede insanın “eşref-i mahlûkat” olarak ele alındığını ve bunun Batı’dan alınmış bir yaklaşım değil, doğrudan İslam medeniyetinin temel kabullerinden biri olduğunu ifade etmiştir: “Bizim medeniyetimiz ne der? İnsan eşref-i mahlûkattır, yani en şerefli varlıktır. Kadın haklarında da bizim temel bakışımız buradan başlamalıdır dedik.”
Bildirgede kadın ve erkeğin yaratılış itibarıyla eşit kabul edilmesinin de yine kendi dinî ve medenî kaynaklara dayandığını belirten Bayraktar, metnin ayırt edici yönlerinden birine özellikle dikkat çekmiştir: “Hiçbir kadın hakları bildirgesinde çalışmayan kadının, yani ev kadınlarının haklarından bahsedildiğini görmezsiniz. Bu bildirge bunu ilk kez yapan bildirge oldu.”
Ayrıca modern dünyada cinsel kimlik üzerinden yürütülen toplumsal mühendislik projelerinin kadın hakları alanı için ciddi bir tehdit oluşturduğunu da vurgulamıştır: “Modern dünyada cinsel kimlik üzerinden yürütülen toplum mühendisliği projelerinin, kadın hakları alanı içinde bir tehdit olduğunu ve bununla mücadele edilmesi gerektiğini ilk defa bir kadın hakları bildirgesinde yazdık.”
Bayraktar, konuşmasını kadın alanındaki çalışmaların temel hareket noktasını şu ifadelerle özetleyerek tamamlamıştır: “Temel şeyimiz ne oldu? Kendi sorunlarımız, kendi çözümlerimiz, kendi bakışımız ve bunu kendi kaynaklarımızdan aldığımız güçle yapmak. KADEM de bunun gayretinde.”
Kapanış oturumunun devamında Abdullah Eren, gün içerisinde gerçekleştirilen KÜRE sunumuna atıfta bulunarak bilginin güç ilişkileriyle olan bağlantısına değinmiştir. “Bilgi güçtür” ifadesinin yaygın bir kabul olduğunu hatırlatan Eren, bilginin aynı zamanda bir tahakküm aracına dönüşebildiğine ilişkin tartışmalara dikkat çekmiştir. Bu çerçevede, Küre sunumunda özgün bir “bilgi tasarımı” yaklaşımının görüldüğünü belirterek, projenin içeriği ve amacı hakkında değerlendirmede bulunması için sözü Selçuk Bayraktar’a vermiştir.
Bayraktar, konuşmasına KÜRE projesinde emeği geçen isimlere teşekkür ederek başlamıştır. Küre koordinatörü ve ekip üyelerine atıfla, projenin kısa sürede geniş bir topluluğu harekete geçirdiğini ve kendisi açısından uzun süredir zihninde yer eden bir ihtiyaca karşılık verdiğini ifade etmiştir. Bayraktar, hakikat kavramının zamanla yıpranmayacak bir değer olduğuna vurgu yaparak, algı ve çarpıtmaların ötesinde kalıcı olanın hakikat olduğunu ifade etmiştir. İnsanlık tarihine referansla, bilginin nesiller arası aktarımına dikkat çekmiş ve insanı diğer canlılardan ayıran temel özelliğin bu birikim olduğunu belirtmiştir: “İnsanoğlu, diğer canlılardan farklı olarak müktesbatı edinir ve bunu sonraki nesillere aktarır. Kunduz milyonlarca yıldır aynı barajı yapar; ama insan bilgiyi biriktirir, üstüne koyar, zamanı gelince düzeltir.”
Bayraktar, yazının icadı, kalemin kullanımı ve matbaa ile birlikte bilginin yayılma kapasitesinin arttığını; ancak bu süreçte dezenformasyonun da yaygınlaştığını ifade etmiştir. Buna rağmen, yazılı kültür sayesinde bilginin muhalifleriyle birlikte geliştiğini ve medeniyetin bu yolla inşa edildiğini belirtmiştir.
Konuşmasında çağdaş döneme ilişkin iki temel gelişmeye dikkat çeken Bayraktar, bunlardan ilkinin müellifi belirsiz dijital ansiklopediler olduğunu, ikincisinin ise yapay zeka algoritmaları olduğunu ifade etmiştir. Yapay zekanın yalnızca teknik alanlarda değil, sanat, felsefe, edebiyat ve siyaset gibi alanlarda da içerik üretir hâle geldiğini şu sözlerle dile getirmiştir: “Bilgisayar bir anda sanattan felsefeye, siyasetten edebiyata bülbül gibi şakımaya başladı. Her şeyi biliyormuş gibi görünüyor. Şekil olarak o kadar düzgün ki, inanmamanız mümkün değil.”
Bu noktada ciddi bir problemle karşı karşıya olunduğunu belirten Bayraktar, yapay zeka sistemlerinin ikna edici cevaplar üretmesine rağmen hatalı bilgiler sunabildiğini, bunun da hakikate erişimi zorlaştırdığını vurgulamıştır. Kendi deneyiminden bir örnek paylaşarak enerji kaynaklarıyla ilgili yaptığı bir karşılaştırmayı yapay zekaya sorduğunu, sistemin çok hızlı ve düzenli bir yanıt verdiğini ancak sonuçta ciddi bir hesaplama hatası bulunduğunu anlatmıştır: “Muazzam bir cevap verdi, saniyeler içinde. Ama sonra baktık ki 100 bin kat gibi bir hata yapmış. Bir başkasına sorduk, o da hata yaptı. Şekil harika ama sonuç yanlış.”
Bayraktar, bu tür durumlarda insanın başvuracağı güvenilir bir hakikat kaynağının giderek ortadan kalktığını ifade ederek, fizik ve kimya kitaplarına dönme alışkanlığının kaybolduğunu dile getirmiştir. Dijital platformlarda yanlış bilgi yer aldığında hesap sorulabilecek bir muhatabın bulunmadığını vurgulamıştır: “Vikipedi’ye gidiyorsunuz, yanlış yazıyorsa hesap soracağınız kimse yok. Bir nick var ama gerçek insan mı belli değil.”
Bu duruma kendi hakkında yer alan hatalı bir bilgiyi örnek gösteren Bayraktar, doğum yeriyle ilgili yanlış bir bilginin düzeltilmediğini ve resmİ belge sunulmasına rağmen kabul edilmediğini ifade etmiştir. Bu durumu, hakikatin değersizleştirilmesi olarak değerlendirmiştir. Konuşmasının bu bölümünde Bayraktar, insanlığın er ya da geç hakikate ihtiyaç duyacağını vurgulamış ve hakikatin maskeler ardında savunulamayacak kadar değerli olduğunu ifade etmiştir: “Hakikat, sütre gerisinden maskelerle savunulacak kadar değersiz bir şey değil. Hakikatin ardında pahası ne olursa olsun durmamız gerekiyor.”
Bu çerçevede KÜRE Dijital Ansiklopedi projesinin önemine değinen Bayraktar, projenin dezenformasyon ve yapay zeka çağında güncellenebilir, sorumluluğu olan ve güvenilir bir bilgi kaynağı olmayı hedeflediğini belirtmiştir. Güncel olaylarda doğru ve hızlı bilgiye duyulan ihtiyaca dikkat çekerek, Küre’nin bu ihtiyaca karşılık vermeyi amaçladığını ifade etmiştir. Bu konudaki konuşmasını, katılımcıları Küre Dijital Ansiklopedi’ye katkı sunmaya davet ederek tamamlamıştır: “Hepinizi Küre Dijital Ansiklopedi’ye davet ediyorum. Sağ olun.”
Kapanış oturumunun devamında katılımcılardan gelen sorular alınmıştır. Bu bölümde, bilimsel araştırma ve fonlama imkânları, özgün yazılım ve işletim sistemleri, tasarım alanında kariyer geliştirme, kadının toplumsal konumu ve sivil toplum çalışmaları, endüstriyel tasarımın savunma sanayiindeki yeri ve geleneksel değerler temelinde üretim süreçleri gibi başlıklar ele alınmıştır. Konuşmacılar, yöneltilen sorulara söyleşi formatında yanıtlar vermiş; tasarım, bilgi üretimi ve toplumsal sorumluluk arasındaki ilişkiye dair değerlendirmelerde bulunmuştur.
Etkinliğin kapanış bölümünde Abdullah Eren, daha iyi bir geleceğin nasıl inşa edilebileceği ve bu sürecin hangi ilkelere dayanması gerektiği yönünde kapsamlı bir soru yöneltilmiştir. Bu soruya yanıt veren Selçuk Bayraktar, dünyaya yön veren inşa faaliyetlerinin yalnızca teknik veya bilimsel süreçler olmadığını, aynı zamanda değer üreten ve dayatan bir mahiyet taşıdığını belirtmiştir. Bayraktar, konuşmasında dünyayı inşa eden aktörlerin aynı zamanda kendi normatif çerçevelerini de geçerli kıldıklarını şu ifadelerle dile getirmiştir: “Dünyaya baktığımızda, dünyayı inşa edenlerin değerlerinin hüküm sürdüğü bir dünya olduğunu görüyoruz. Kim inşa ediyorsa, o inşa etme faaliyetini kendisi bir değer önermese dahi, bir ahlaki ağırlığı olmasa dahi geçerli hale getiriyor. Ahlak neredeyse orada ahlaki geçerlilik kazanıyor. Bu ne demek? Dünyayı inşa ediyorsanız sizin doğrularınız hükmediyor.”
Konuşmasının devamında, bu durumun güncel küresel krizlerde açık biçimde görüldüğünü ifade eden Bayraktar, teknik ve askeri güce sahip aktörlerin, en temel insani ve hukuki normları dahi geçersiz kılabildiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, güç ile ahlaki meşruiyet arasındaki kopuşa dikkat çekmiş ve şöyle konuşmuştur: “Ne kadar çarpık olursa olsun, hemen yanı başımızda bir soykırım yaşanıyor. ‘Bebeğini de öldürürüm, annesini de öldürürüm’ denilebiliyor. Peki buna neye dayanarak yapıyor? Dünyadaki büyük güce dayanarak yapıyor. Teknikle, bilimle ve müesseseleriyle dünyayı inşa etmiş olmanın verdiği güçle yapıyor.”
Bayraktar, bu noktada “dünyayı inşa etmek” kavramının yalnızca maddi üretimle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bir “neden” sorusunu da zorunlu kıldığını belirtmiş; Kültür Medeniyet Vakfı’nın bu soruya cevap arayışıyla faaliyet yürüttüğünü ifade etmiştir. Konuşmasının bu bölümünde, geleceğe dair umut vurgusu şu sözlerle dile getirilmiştir: “Evet, dünya çok büyük bir karanlığa sürükleniyor. Ama medeniyetimizin güneş yüzlü çocukları, dosdoğru bir düsturla, doğruluktan ayrılmadan, takipçi olmadan, alanlarında lider olmayı hedefleyerek bugünün değil, geleceğin yarışlarına hazırlanırlarsa; bu karanlıktan çıkacak olanlar da, dünyayı yeniden inşa edecek olanlar da onlar olacaktır.” Bayraktar, konuşmasını adalet, iyilik, merhamet ve hürriyetin hâkim olduğu bir dünya temennisiyle sonlandırmıştır.
Bu değerlendirmenin ardından söz alan Sümeyye Erdoğan Bayraktar, geleceğe dair tasavvurun yalnızca ideal bir hedef olarak kalmaması gerektiğini, bu tasavvurun somut pratiklerle desteklenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Erdoğan Bayraktar, konuşmasında özellikle bireysel sorumluluk ve ahlaki tutarlılık üzerinde durmuş ve şu ifadeleri kullanmıştır: “Bütün tasarımlar, bütün tasavvurlar bir hayalle başlar ama o hayal ettiğimiz, savunduğumuz değerleri ilk başta kendimiz yaşamaya çalışmalıyız. İlk başta kendimiz iyi olmaya çalışmalıyız. İlk başta kendimiz kötüyle mücadele etmeliyiz.”
Konuşmasında kadın çalışmaları bağlamında benimsedikleri yaklaşımı da bu çerçevede ele alan Erdoğan Bayraktar, güven, onur ve adalet kavramlarının yalnızca belirli bir toplumsal kesim için değil, tüm insanlık için geçerli olduğunu belirtmiş; bu değerlerin yaşatılmasının pasif bir beklentiyle değil, aktif bir çabayla mümkün olacağını ifade etmiştir: “Savunduğumuz değerleri yaşatmak için kendimizden başlamalıyız ama sonrasında da çevremizde ve toplumumuzda bunların yaşatılması için proaktif bir şekilde sesimizi yükseltmeli, faaliyetler gerçekleştirmeliyiz.”
Erdoğan Bayraktar, katılımcıların fiziksel olarak etkinlikte bulunmasının dahi bu çabanın bir parçası olduğunu belirterek, yüz yüze etkileşimin taşıdığı anlamı şu sözlerle dile getirmiştir: “Hepimiz evimizin rahatında oturabilirdik. Ama buradaki etkileşim, buradaki enerji başka hiçbir yerde bulunamaz.”
Programın Tamamlanması
Kapanış oturumunun sonunda konuşmacılara teşekkür edilmiş; KÜME Vakfı bünyesinde tasarım düşüncesini merkeze alan çalışmaların sürdürüleceği ifade edilmiştir. Program, vakıf yöneticileri, konuşmacılar ve katılımcıların birlikte yer aldığı toplu fotoğraf çekimi ile sona ermiştir.