Ahit Sandığı
Alıntıla
kure star outline
Avatar
Ana YazarSibel KİRAL13 Temmuz 2026 13:48

ORCID ID

0009-0002-0111-1960

Ahit Sandığı, Yahudi geleneğine göre Hz. Mûsâ’nın Sina Dağı’nda Tanrı Yehova’dan aldığı On Emir’in yazılı olduğu 2 taş levhayı içeren, altın kaplamalı ahşap bir sandığa verilen isimdir (Karesh & Hurvitz, 2006: 33; Besalel, 2001: 73; Aydın, 2005: 12; Gürkan, 2012: 53). Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan ahdin sembolü olarak kabul edilen bu sandık, içerdiği ilahî hükümler nedeniyle Yahudi inancında en kutsal nesne sayılmıştır (Başaran, 2020: 238). Hem bu kutsallığı hem de Tanrı’nın kudretini ve yardımını sürekli üzerinde hissetmek isteyen İsrailoğulları, Ahit Sandığı’nı daima yanlarında taşımış; hatta bazen savaşlara bile götürmüşlerdir (Başaran, 2020: 236). Eski Ahit’te Ahit Sandığı’na dair “Şehadet Sandığı” (Çıkış, 30/26), “Tanrı’nın Sandığı” (Yeşu, 4/11) ve “Rabbin Sandığı” gibi ifadeler yer almakta; bu isimlendirmeler sandığın hem dinî hem de tarihî işlevine işaret etmektedir (Werblowsky & Wigoder, 1997: 3). Tanah’taki anlatıma göre Hz. Mûsâ tarafından zanaatkâr Bezalel’e akasya ağacından yaptırıldığı belirtilen Ahid Sandığı’nın şekli ve ölçüleri, Tanrı tarafından bildirilmiştir (Küçük, 1998: 535; Besalel, 2001: 73; Karesh & Hurvitz, 2006: 32).Tevrat’a göre sandığı koruma görevi Levililere verilmiştir. Yaygın kanaate göre Ahit Sandığı, önce Sina Dağı’nda ardından Şekem ve Şilo gibi kutsal yerleşim yerlerinde ve son olarak da MÖ 957’de Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Bet-Ha Mikdaş mabedinde muhafaza edilmiştir (Aydın, 2005: 424; Gürkan, 2012: 194). Ahit Sandığı, MÖ 586’da Babil Kralı II. Nebukadnezar’ın Yahuda Krallığı’na son verip Süleyman Mabedi’ni yıktırmasına kadar mabedin en kutsal bölümünde (kodeş ha-kodaşim) muhafaza edilmiştir. Babil Sürgünü ile kaybolan sandığın akıbeti kesin olarak bilinmemektedir. Konuya dair son atıf MÖ 7. yüzyıla uzanmakta olup sandığın Peygamber Yeremya tarafından gizlendiği ya da Babil’e götürüldüğü yönünde çeşitli yorumlar bulunmaktadır. Bu çerçevede, İkinci Mabed döneminde Ahit Sandığı’nın artık mevcut olmadığı ileri sürülmüştür (Başaran, 2020: 239).Ahit Sandığı’nın simgesel anlamı bir yana, işgalci İsrail’in 1948’den beri, kutsal mekânlar üzerinden kimlik ve egemenlik iddiasını pekiştirmek için ‘Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmeyi ve gayrimeşru varlığını kalıcı kılmayı hedeflediği görülmektedir. Bu bağlamda, Mescid-i Aksâ’nın altında yürütülen arkeolojik kazıların, hem mabedin yeniden inşasına zemin hazırladığı hem de kayıp olduğu iddia edilen Ahit Sandığı’nı ortaya çıkarmayı amaçladığı düşünülmektedir (Özbay, 2019: 22). Söz konusu kazılar, yalnızca tarihsel ya da dinî bir araştırma değil, aynı zamanda siyonist ideolojinin “kutsal toprakların kadim tek sahibi” olduğu yönündeki egemenlik iddialarına da meşruiyet sağlayan ideolojik bir araç olarak değerlendirilmektedir (Filiz, 2019: 77). Bu ideolojik yaklaşım doğrultusunda, tapınak inşasını yeniden canlandırmayı amaçlayan radikal Yahudi gruplar【1】 ortaya çıkmış【2】 ve bu gruplar, bazı Evanjelik Hristiyan örgütlerin finansal desteğiyle güçlenmiştir. İsrail’in Burak Duvarı boyunca izinsiz ve denetimsiz şekilde yürüttüğü tünel kazıları, Mescid-i Aksâ ve Harem-i Şerif’in yapısal bütünlüğünü tehdit ettiği iddiasıyla Müslüman kamuoyunda tepkiyle karşılanmış; bu durum, Aksa’nın yıkılarak yerine Üçüncü Tapınak’ın inşa edileceği yönündeki endişeleri derinleştirmiştir. Bu endişeler üzerine Arap devletlerinin UNESCO nezdindeki girişimleri sonucunda Kudüs, 1982 yılında “Tehlike Altındaki Dünya Mirası” olarak ilan edilmiştir. Ancak İsrail, bu uluslararası kararlara rağmen kazı ve gasp faaliyetlerine hala devam etmektedir (Reiter, 2017: 28-30).Siyonist Yahudiler, bu amaçla, kutsal metin anlatılarını kullanmış ve bu anlatılar çerçevesinde arkeolojik çalışmalar yürütmüştür. Bu minvalde yapılan arkeolojik çalışmalar, çoğunlukla Yahudi varlığını ortaya çıkarmaya odaklanırken, bölgenin yerlileri olan Filistin halkını ise büyük ölçüde görmezden gelmiştir (El-Haj, 1992; 18). Bu anlayış çerçevesinde, 18. yüzyılda başlayan ve 19 ile 20. yüzyıllarda ivme kazanan Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi çalışmaları ortaya çıkmıştır. Kutsal metinlerdeki anlatıları arkeolojik verilerle karşılaştırmayı amaçlayan bu disiplin (Temiztürk, 2019: 400), bölgeyi tarihsel olarak bir “Yahudi yurdu” şeklinde yansıtmakta ve mevcut Yahudi varlığına tarihsel bir zemin kazandırmaya çalışmaktadır (Kurt, 2020: 213-237). Arkeoloji, bu bağlamda bir bilim dalı olmanın ötesine geçerek modern İsrail’in sınırlarını genişletmeye hizmet eden ideolojik bir araç hâline gelmektedir.Bu çerçevede, 1967 saldırganlığı ile Kudüs’ün doğusunu işgal eden İsrail, hemen ardından başlattığı kazılarla, özellikle Kudüs ve çevresindeki yerleşimlerin tarihsel ve kültürel kimliğini Yahudileştirmeyi hedeflemiştir. Örneğin, biri 1968 yılında Harem-i Şerif’in güneybatısında başlatılan Kudüs kazısı, diğeri de 1969 yılında Yeni Yahudi Mahallesi’nde başlatılan ikinci kazı çalışması olmak üzere iki proje, İsrail’in en büyük arkeolojik faaliyetleri arasında kabul edilmektedir (el-Haj, 1992: 130). Bu süreçte arkeoloji, mekânın kimliğini değiştirmede önemli bir araç haline gelmiş; özellikle Davud Krallığı ve İkinci Tapınak Dönemi’ne odaklanarak gerçekleştirilen kazılar, varsayılan Yahudi tarihini görünür kılarken, Filistinlileri ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda, kazılar nedeniyle Maidan, Shafar ve Mağaribe【3】 mahalleleri boşaltılmış ve ardından büyük ölçüde yıkılmıştır. Filistin halkının zorla yerlerinden edilmesiyle【4】 birlikte bu bölgeler önemli oranda sit alanı ilan edilmiş; Yahudilere ait anıtlar, arkeolojik kalıntıların sergilendiği müzeler ve parklar inşa edilmiştir (Kurt, 2020: 231). Ayrıca, bu kazılarda elde edilen arkeolojik materyaller, medya ve uluslararası platformlar aracılığıyla dünya kamuoyuna sunularak, İsrail’in tarihsel hak iddialarına meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. Böylece arkeolojik faaliyetler, İsrail’in işgal ettiği topraklara ilişkin geliştirdiği tarihsel ve kültürel kurguları【5】 uluslararası alanda meşrulaştırmayı hedefleyen ideolojik bir araç olmanın yanı sıra diplomatik bir enstrümana da dönüşmüştür (Kurt, 2020: 228). Örneğin, Kudüs’ün ABD Başkanı Donald Trump tarafından 6 Aralık 2017 yılında İsrail’in başkenti olarak tanınması sürecinde, bu kararın diğer devletler tarafından da kabul görmesi için arkeolojik veriler diplomatik ikna aracı olarak kullanılmıştır (Özbay, 2019: 61-62; Kurt, 2020: 235).İsrail, uluslararası hukukun işgal olarak tanımladığı topraklardaki egemenlik iddialarını, arkeolojik bulgular ve “Ahit Sandığı” gibi dini semboller üzerinden meşrulaştırmaya çalışarak, “tarihsel hak” söylemi inşa etmektedir. Bu kurgu, Filistin topraklarının ilahi bir vaatle kendilerine bahşedildiği iddiasına dayanmakta ve siyonist ideolojinin şiddet eylemlerine kutsal bir kılıf sunmaktadır. Oysaki bu topraklar, binlerce yıldır burada yaşayan Filistinli yerli halkın tarihsel ve kültürel mirasıdır. Ahit Sandığı’nı bulma, mabedi inşa etme gibi bahanelerle Filistinlilere ait kutsal mekânların tahrip edilmesi düşünülemez. Tarihsel hakikatler çarpıtılarak, gerçekliği olmayan ideolojik varsayımları tarihe doğrulatmaya çalışmak anlamsızdır. Arkeoloji başta olmak üzere tarihsel mirası ortaya çıkaracak bilim alanlarını bu şekilde hoyratça kullanmak şüphesiz vicdanlarda mahkûm edilecektir. Dahası bir halka soykırım uygulayıp, tarih inşa etmeye çalışmak bir insanlık suçu olarak tarihe not edilmektedir.

Ahit Sandığı

Ahit Sandığı, Yahudi geleneğine göre Hz. Mûsâ’nın Sina Dağı’nda Tanrı Yehova’dan aldığı On Emir’in yazılı olduğu 2 taş levhayı içeren, altın kaplamalı ahşap bir sandığa verilen isimdir (Karesh & Hurvitz, 2006: 33; Besalel, 2001: 73; Aydın, 2005: 12; Gürkan, 2012: 53). Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan ahdin sembolü olarak kabul edilen bu sandık, içerdiği ilahî hükümler nedeniyle Yahudi inancında en kutsal nesne sayılmıştır (Başaran, 2020: 238). Hem bu kutsallığı hem de Tanrı’nın kudretini ve yardımını sürekli üzerinde hissetmek isteyen İsrailoğulları, Ahit Sandığı’nı daima yanlarında taşımış; hatta bazen savaşlara bile götürmüşlerdir (Başaran, 2020: 236). Eski Ahit’te Ahit Sandığı’na dair “Şehadet Sandığı (Çıkış, 30/26), “Tanrı’nın Sandığı” (Yeşu, 4/11) ve “Rabbin Sandığı” gibi ifadeler yer almakta; bu isimlendirmeler sandığın hem dinî hem de tarihî işlevine işaret etmektedir (Werblowsky & Wigoder, 1997: 3). Tanah’taki anlatıma göre Hz. Mûsâ tarafından zanaatkâr Bezalel’e akasya ağacından yaptırıldığı belirtilen Ahid Sandığı’nın şekli ve ölçüleri, Tanrı tarafından bildirilmiştir (Küçük, 1998: 535; Besalel, 2001: 73; Karesh & Hurvitz, 2006: 32).


Tevrat’a göre sandığı koruma görevi Levililere verilmiştir. Yaygın kanaate göre Ahit Sandığı, önce Sina Dağı’nda ardından Şekem ve Şilo gibi kutsal yerleşim yerlerinde ve son olarak da MÖ 957’de Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Bet-Ha Mikdaş mabedinde muhafaza edilmiştir (Aydın, 2005: 424; Gürkan, 2012: 194). Ahit Sandığı, MÖ 586’da Babil Kralı II. Nebukadnezar’ın Yahuda Krallığı’na son verip Süleyman Mabedi’ni yıktırmasına kadar mabedin en kutsal bölümünde (kodeş ha-kodaşim) muhafaza edilmiştir. Babil Sürgünü ile kaybolan sandığın akıbeti kesin olarak bilinmemektedir. Konuya dair son atıf MÖ 7. yüzyıla uzanmakta olup sandığın Peygamber Yeremya tarafından gizlendiği ya da Babil’e götürüldüğü yönünde çeşitli yorumlar bulunmaktadır. Bu çerçevede, İkinci Mabed döneminde Ahit Sandığı’nın artık mevcut olmadığı ileri sürülmüştür (Başaran, 2020: 239).


Ahit Sandığı’nın simgesel anlamı bir yana, işgalci İsrail’in 1948’den beri, kutsal mekânlar üzerinden kimlik ve egemenlik iddiasını pekiştirmek için ‘Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmeyi ve gayrimeşru varlığını kalıcı kılmayı hedeflediği görülmektedir. Bu bağlamda, Mescid-i Aksâ’nın altında yürütülen arkeolojik kazıların, hem mabedin yeniden inşasına zemin hazırladığı hem de kayıp olduğu iddia edilen Ahit Sandığı’nı ortaya çıkarmayı amaçladığı düşünülmektedir (Özbay, 2019: 22). Söz konusu kazılar, yalnızca tarihsel ya da dinî bir araştırma değil, aynı zamanda siyonist ideolojinin “kutsal toprakların kadim tek sahibi” olduğu yönündeki egemenlik iddialarına da meşruiyet sağlayan ideolojik bir araç olarak değerlendirilmektedir (Filiz, 2019: 77). Bu ideolojik yaklaşım doğrultusunda, tapınak inşasını yeniden canlandırmayı amaçlayan radikal Yahudi gruplar【1】 ortaya çıkmış【2】 ve bu gruplar, bazı Evanjelik Hristiyan örgütlerin finansal desteğiyle güçlenmiştir. İsrail’in Burak Duvarı boyunca izinsiz ve denetimsiz şekilde yürüttüğü tünel kazıları, Mescid-i Aksâ ve Harem-i Şerif’in yapısal bütünlüğünü tehdit ettiği iddiasıyla Müslüman kamuoyunda tepkiyle karşılanmış; bu durum, Aksa’nın yıkılarak yerine Üçüncü Tapınak’ın inşa edileceği yönündeki endişeleri derinleştirmiştir. Bu endişeler üzerine Arap devletlerinin UNESCO nezdindeki girişimleri sonucunda Kudüs, 1982 yılında “Tehlike Altındaki Dünya Mirası” olarak ilan edilmiştir. Ancak İsrail, bu uluslararası kararlara rağmen kazı ve gasp faaliyetlerine hala devam etmektedir (Reiter, 2017: 28-30).


Siyonist Yahudiler, bu amaçla, kutsal metin anlatılarını kullanmış ve bu anlatılar çerçevesinde arkeolojik çalışmalar yürütmüştür. Bu minvalde yapılan arkeolojik çalışmalar, çoğunlukla Yahudi varlığını ortaya çıkarmaya odaklanırken, bölgenin yerlileri olan Filistin halkını ise büyük ölçüde görmezden gelmiştir (El-Haj, 1992; 18). Bu anlayış çerçevesinde, 18. yüzyılda başlayan ve 19 ile 20. yüzyıllarda ivme kazanan Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi çalışmaları ortaya çıkmıştır. Kutsal metinlerdeki anlatıları arkeolojik verilerle karşılaştırmayı amaçlayan bu disiplin (Temiztürk, 2019: 400), bölgeyi tarihsel olarak bir “Yahudi yurdu” şeklinde yansıtmakta ve mevcut Yahudi varlığına tarihsel bir zemin kazandırmaya çalışmaktadır (Kurt, 2020: 213-237). Arkeoloji, bu bağlamda bir bilim dalı olmanın ötesine geçerek modern İsrail’in sınırlarını genişletmeye hizmet eden ideolojik bir araç hâline gelmektedir.


Bu çerçevede, 1967 saldırganlığı ile Kudüs’ün doğusunu işgal eden İsrail, hemen ardından başlattığı kazılarla, özellikle Kudüs ve çevresindeki yerleşimlerin tarihsel ve kültürel kimliğini Yahudileştirmeyi hedeflemiştir. Örneğin, biri 1968 yılında Harem-i Şerif’in güneybatısında başlatılan Kudüs kazısı, diğeri de 1969 yılında Yeni Yahudi Mahallesi’nde başlatılan ikinci kazı çalışması olmak üzere iki proje, İsrail’in en büyük arkeolojik faaliyetleri arasında kabul edilmektedir (el-Haj, 1992: 130). Bu süreçte arkeoloji, mekânın kimliğini değiştirmede önemli bir araç haline gelmiş; özellikle Davud Krallığı ve İkinci Tapınak Dönemi’ne odaklanarak gerçekleştirilen kazılar, varsayılan Yahudi tarihini görünür kılarken, Filistinlileri ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda, kazılar nedeniyle Maidan, Shafar ve Mağaribe【3】 mahalleleri boşaltılmış ve ardından büyük ölçüde yıkılmıştır. Filistin halkının zorla yerlerinden edilmesiyle【4】 birlikte bu bölgeler önemli oranda sit alanı ilan edilmiş; Yahudilere ait anıtlar, arkeolojik kalıntıların sergilendiği müzeler ve parklar inşa edilmiştir (Kurt, 2020: 231). Ayrıca, bu kazılarda elde edilen arkeolojik materyaller, medya ve uluslararası platformlar aracılığıyla dünya kamuoyuna sunularak, İsrail’in tarihsel hak iddialarına meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. Böylece arkeolojik faaliyetler, İsrail’in işgal ettiği topraklara ilişkin geliştirdiği tarihsel ve kültürel kurguları【5】 uluslararası alanda meşrulaştırmayı hedefleyen ideolojik bir araç olmanın yanı sıra diplomatik bir enstrümana da dönüşmüştür (Kurt, 2020: 228). Örneğin, Kudüs’ün ABD Başkanı Donald Trump tarafından 6 Aralık 2017 yılında İsrail’in başkenti olarak tanınması sürecinde, bu kararın diğer devletler tarafından da kabul görmesi için arkeolojik veriler diplomatik ikna aracı olarak kullanılmıştır (Özbay, 2019: 61-62; Kurt, 2020: 235).


İsrail, uluslararası hukukun işgal olarak tanımladığı topraklardaki egemenlik iddialarını, arkeolojik bulgular ve “Ahit Sandığı” gibi dini semboller üzerinden meşrulaştırmaya çalışarak, “tarihsel hak” söylemi inşa etmektedir. Bu kurgu, Filistin topraklarının ilahi bir vaatle kendilerine bahşedildiği iddiasına dayanmakta ve siyonist ideolojinin şiddet eylemlerine kutsal bir kılıf sunmaktadır. Oysaki bu topraklar, binlerce yıldır burada yaşayan Filistinli yerli halkın tarihsel ve kültürel mirasıdır. Ahit Sandığı’nı bulma, mabedi inşa etme gibi bahanelerle Filistinlilere ait kutsal mekânların tahrip edilmesi düşünülemez. Tarihsel hakikatler çarpıtılarak, gerçekliği olmayan ideolojik varsayımları tarihe doğrulatmaya çalışmak anlamsızdır. Arkeoloji başta olmak üzere tarihsel mirası ortaya çıkaracak bilim alanlarını bu şekilde hoyratça kullanmak şüphesiz vicdanlarda mahkûm edilecektir. Dahası bir halka soykırım uygulayıp, tarih inşa etmeye çalışmak bir insanlık suçu olarak tarihe not edilmektedir.

Kaynakça

Aydın, Mehmet (2005). Ansiklopedik Dinler Sözlüğü. Konya: Yaprak Grafik. Başaran, İsmail (2020). “Ahit Sandığı: Eski İsrail’in En Kutsal Ayinsel Eşyası”. Türk İslâm Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, (15), 235-245. Besalel, Yusuf (2001). Yahudilik Ansiklopedisi. İstanbul: Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın. el-Haj, Nadia Abu (1992). Facts on the Ground: Archaeological Practice and Territorial Self-Fashioning in Israeli Society. London: The University Of Chicago Press. Filiz, Aynur (2019). Eski Ahit Tora’da Yer Alan İbrahim Anlaşmasına Göre “Vaat Edilmiş Topraklar” Ve İsrail Devlet İnşası [Yüksek Lisans Tezi]. İstanbul: İstanbul Arel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Gürkan, Salime Leyla (2012). Anahatlarıyla Yahudilik. İstanbul: İsam Yayınları. Karesh, Sara & Hurvitz, Mıtchell M. (2006). Encyclopedia of Judaism. New York: FactsOnFile Publishing. Kurt, Menderes (2020). “Filistin’deki İşgale Meşruiyet Üreten Bir Yöntem Olarak İsrail Arkeolojisi”. Tarih İncelemeleri Dergisi, (35), 213-242. Özbay, Ömer Faruk (2019). Dış Politika Karar Alma Sürecinde İnanç Etkisi: Kudüs Örneği [Yüksek Lisans Tezi]. Gaziantep: Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Reiter, Yitzhak (2017). Contested Holy Places İn Israel/ Palestine: Sharing and Conflict Resolution. New York: Routledge Press. Temiztürk, Halil (2019). “Kitab-ı Mukaddes Arkeolojisinin Ortaya Çıkışı ve Metodolojik Tartışmalar” Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 19 (2 ), 395-423. Werblowsky, R. J & Geoffrey Wigoder (1997). The Oxford Dictionary of theJewish Religion. New York: Oxford University Press.

Dipnotlar

  • [1]

    Ayrıca bkz. Yahudi Fundamentalizmi

  • [2]

    Bkz. Mescid-i Aksâ’nın Yahudileştirilmesi

  • [3]

    Bkz. Kürt Mahallesi ; Meğâribe Mahallesi-1 ; Meğâribe Mahallesi-2

  • [4]

    Ayrıca bkz. Evlerin Yıkımı ; Mülkiyet-1 ; Mülkiyet-2 ; Mülksüzleştirme ; Mülteciler ; Yerinden Etme

  • [5]

    Bkz. Demografik Manipülasyon; İsrail’in Filistin Tezviratı; Manipülasyon; Propaganda; Siyonist İşgal

Atıf İçin

apaKiral, S. (2026). Ahit Sandığı. H. Y. Başdemir & M. Uçar (Ed.), Filistin Sözlüğü. (ss. 90-93) Anadolu Ajansı - AA Kitap.
isnadKiral, Sibel. “Ahit Sandığı”. Filistin Sözlüğü. ed. Hasan Yücel Başdemir - Metin Uçar. 90-93. Ankara: Anadolu Ajansı - AA Kitap, 2026.

Filistin Sözlüğü AA Kitap ve Filistin Akademik Düşünce Platformu tarafından hazırlanmıştır.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Tartışmalar

Henüz Tartışma Girilmemiştir

"Ahit Sandığı" maddesi için tartışma başlatın

Tartışmaları Görüntüle
KÜRE'ye Sor