Akşamın şehre yavaş yavaş yerleştiği saatlerdi. Hava tam kararmamıştı henüz; dükkânların ışıkları yanmış, pencerelerde sarı lambalar görünmeye başlamıştı. Yıllardır gitmediğim bir mahalleden geçiyordum. Yolumu kısaltmak için bir ara sokağa saptım. O sokağı daha önce gördüğüme emin değildim ama garip bir şekilde yabancı da gelmiyordu. Bazı yerler vardır; ilk kez görürsünüz ama sanki hafızanızın bir köşesinde çoktan yer edinmiş gibidir. Belki bir pencerenin ışığı, belki duvara yaslanmış eski bir bisiklet, belki de sokaktaki sessizliğin tanıdıklığıdır bunu yaratan. Bir süre yürüdüm. Sonra fark ettim ki aslında sokağı değil, o hissi tanımıştım. İnsan bazen bir yere değil, kendinden bir parçaya rastlar.
Şehirlerle insanlar arasındaki benzerliği ilk kez ne zaman düşündüğümü hatırlamıyorum. Belki uzun bir yürüyüş sırasında, belki de kalabalığın içinden geçerken. Ama zamanla şunu fark ettim: Bir insanı tanımaya çalışmakla bir şehri tanımaya çalışmak arasında tuhaf bir akrabalık var. İlk günlerde görülen şeyler genellikle aynıdır. Meydanlar, ana caddeler, ışıklı vitrinler, herkesin bildiği yerler... İnsanlar da böyledir biraz. İlk karşılaşmalarda görünen taraflarını gösterirler. Konuşma biçimlerini, alışkanlıklarını, sevdikleri şeyleri. Başkalarının kolayca görebileceği yerlerini. Ama bir şehri gerçekten tanımak için haritadan çıkmak gerekir bazen. Bir insanı tanımak da öyle.
Çünkü her şehrin, turistlerin uğramadığı sokakları vardır. Eski apartmanların gölgesinde kalmış küçük meydanları, yalnızca mahalle sakinlerinin bildiği parkları, yıllardır aynı yerde duran ama kimsenin dikkat etmediği dükkânları... İnsanların da böyle yerleri olduğunu düşünüyorum. Herkesin bildiği taraflarının gerisinde, pek gösterilmeyen odalar taşıdığını. Çocukluktan kalmış kırgınlıklar, kimseye anlatılmayan korkular, yıllardır unutulduğu sanılan ama bir sesle yeniden hatırlanan anılar... Bazı insanlar ilk bakışta kolay okunuyor gibi görünür. Sonra biraz daha yaklaştığınızda yollar çoğalır. Köşeler belirir. Sessizlikler anlam kazanmaya başlar.
Belki bu yüzden yakınlık, sanıldığı kadar hızlı kurulan bir şey değildir. Bir şehre alışmak zaman ister. Başta her şey karmaşık görünür. Hangi otobüs nereye gider, hangi sokak nereye çıkar bilinmez. Sonra fark etmeden yön duygusu gelişir. İnsan belirli köşeleri tanımaya başlar. Bazı ışıkları bekler olur. Bazı yolları ezberler. Bir insana alışmak da biraz buna benziyor. İlk başta yabancı gelen bazı sessizlikler zamanla tanıdıklaşıyor. Hangi konuda susacağını, hangi konuda uzun uzun konuşacağını öğreniyorsunuz. Bazı tepkilerini önceden tahmin edebiliyorsunuz. Ama bu, o insanı tamamen bildiğiniz anlamına gelmiyor. Yalnızca şehirde biraz daha uzun kalmış oluyorsunuz.
Bazı şehirler dışarıdan karmaşık görünür. Kalabalık, gürültülü, dağınık. Oysa içinde yaşadıkça görünmeyen bir düzen fark edilir. Sokakların kendi mantığı vardır. İnsanların birbirine görünmez bağlarla tutunduğu bir ritim vardır. Bazı insanlar da böyledir. İlk bakışta dağınık, kararsız ya da çelişkili görünürler. Fakat zaman geçtikçe o karmaşanın içinde kendine özgü bir denge olduğu anlaşılır. Öte yandan bazı şehirler de dışarıdan düzenli görünür ama içinde kaybolmak çok kolaydır. İnsan ruhu da bundan çok farklı değil sanırım.
Hafıza ise hem şehirlerde hem insanlarda benzer izler bırakıyor. Eski bir binanın duvarında yılların yorgunluğu nasıl görünüyorsa, bazı insanların yüzlerinde de yaşadıkları zamanın gölgesi duruyor. Bir sokağın adı değişebilir ama eski sakinleri o sokağı hâlâ eski adıyla anar. İnsan da bazen kendine böyle davranıyor. Değiştiğini söylüyor ama içinde hâlâ yıllar önceki bir ses yaşamaya devam ediyor. Geçmiş tamamen gitmiyor. Yalnızca katmanların arasına yerleşiyor.
Bu yüzden yıllar sonra dönülen şehirler biraz hüzünlüdür. Çünkü insan aynı yere geri döndüğünü sanır ama aslında ne şehir aynıdır ne de kendisi. Çocukken dev gibi görünen park küçülmüştür. Her gün önünden geçilen bina daha solgun görünür. Bir zamanlar çok önemli olan bir köşe artık sıradanlaşmıştır. Ama belki asıl değişen şehir değildir. Şehre bakan gözlerdir. İnsanların birbirini yıllar sonra yeniden gördüğünde yaşadığı şaşkınlık da biraz bundan kaynaklanıyor olabilir. Karşısındaki kişi değişmiştir elbette ama onu gören kişi de değişmiştir.
Bazen bir şehirde yaşarsınız ama ona ait hissedemezsiniz. Sokaklarını bilirsiniz, duraklarını ezberlersiniz, hangi saatte hangi ışığın yanacağını öğrenirsiniz ama yine de içinizde küçük bir yabancılık kalır. İnsan ilişkilerinde de buna benzeyen şeyler oluyor. Çok uzun süre tanıdığımız insanlar vardır; hayatımızın içinde yer alırlar ama tam olarak içeri giremezler. Bazılarıysa çok kısa sürede tanıdık gelir. Sanki yıllardır bildiğimiz bir sokağa yeniden dönmüşüz gibi. Bunun nedenini açıklamak zordur. Belki bazı sokaklar ve bazı insanlar yalnızca doğru zamanda anlam kazanıyordur.
Şehirleri sevmenin de insanları sevmenin de ortak bir yanı var galiba: İkisi de tam anlamaya değil, anlamaya çalışmaya dayanıyor. Çünkü ne bir şehrin bütün sokaklarını gezmek mümkün ne de bir insanın bütün iç dünyasını görmek. Bir noktadan sonra eksik kalan yerlerle yaşamayı öğreniyoruz. Haritada işaretlenmemiş yollarla. Açılmamış kapılarla. Sorulmamış sorularla.
Akşam biraz daha koyulaşıyor şimdi. Bir sokaktan geçerken ışığı yanan bir pencereye bakıyor insan. İçeride kim yaşıyor bilmiyor. Nasıl bir hayat sürüyor, hangi düşüncelerle uyuyor, sabah ne hissederek uyanıyor bilmiyor. Ama o pencerenin ardında görünmeyen bir dünya olduğunu biliyor. Belki insanları tanımaya çalışırken de aynı şey oluyor. Gördüğümüz şeyler kadar göremediklerimiz de var. Bildiklerimiz kadar bilmediklerimiz.
Ve belki bazı insanlar gerçekten şehirler gibidir. Ne kadar uzun süre kalırsan kal, ne kadar çok sokaktan geçersen geç, bir köşede hâlâ hiç uğramadığın birkaç sokak daha kalır.