Beşar Esad Rejiminin Çöküşü

fav gif
Kaydet
Alıntıla
kure star outline
Olayın Türü
Siyasi rejim değişikliğiİç savaş sonrası iktidar devriÇok aktörlü silahlı çatışma sonrası geçiş dönemi
Yer
Suriye Arap Cumhuriyeti
Çöken Rejim
BAAS Rejimi
Yeni Kurulan Hükûmet
Ahmed el-Şeraa Hükûmeti
Başlıca Tarihler
29–30 Kasım 2024: Halep’in büyük bölümünün ve İdlib’in tamamının muhalif güçlerin kontrolüne geçmesi5 Aralık 2024: Hama kent merkezinin muhaliflerce ele geçirilmesi6 Aralık 2024: Dera il merkezinin muhalif kontrolüne geçmesi7 Aralık 2024: Humus kent merkezinde muhalif denetimin sağlanmasıSuveyda ilinin tamamı ve Kuneytra il merkezinin el değiştirmesi8 Aralık 2024: Şam’da rejim güçlerinin kamu kurumlarından çekilmesiBaşkentin fiilen muhalif denetime geçmesiBeşar Esad’ın ülkeyi terk etmesi ve Baas rejiminin fiilî sona erişi

Beşar Esad rejiminin çöküşü, Suriye’de 1963’ten itibaren Baas Partisi’nin şekillendirdiği otoriter siyasal düzenin ve 2000’den beri ülkeyi yöneten Beşar Esad liderliğinin Aralık 2024’te fiilen sona ermesiyle sonuçlanan uzun süreli siyasi, askerî ve toplumsal bir çözülme sürecini ifade eder. Bu süreç, yalnızca mevcut iktidarın devrilmesi anlamına gelmekle kalmamış, aynı zamanda altmış yılı aşkın bir süre boyunca devlet aygıtı, güvenlik kurumları ve toplumsal yapıyla iç içe geçmiş Baas rejiminin kurumsal sürekliliğini de kırmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, klasik bir hükümet değişikliğinden ziyade, devletin kim tarafından, nasıl ve hangi araçlarla yönetileceğine ilişkin temel soruların yeniden gündeme geldiği köklü bir rejim dönüşümü niteliği taşımaktadır.


Esad Rejiminin Çöküşünün Ardından Şam (Anadolu Ajansı)

Esad rejiminin çöküşü, 2011’de barışçıl protestolarla başlayan ve kısa sürede çok aktörlü, bölgesel ve küresel güçlerin dâhil olduğu karmaşık bir iç savaşa evrilen çatışma döngüsünün son halkası olarak görülmektedir. On yılı aşkın bir süre boyunca rejim, ağır insan hakları ihlalleri iddiaları, zorla yerinden etmeler, kuşatma ve bombardıman taktikleri, savaş ekonomisine dayalı ağlar ve dış askerî-siyasal destek sayesinde ayakta kalmayı başarmıştır. Ancak bu direniş, hem devlet kurumlarının işleyişini hem de toplumun sosyoekonomik dokusunu aşındırmış; ülke genelinde altyapı yıkımı, demografik kırılma ve mülteci hareketleri gibi kalıcı etkiler yaratmıştır. Esad döneminde güvenlik aygıtına dayanan yönetim biçimi, zamanla istihbarat kurumları ve Sednaya gibi hapishaneler üzerinden şekillenen korku iklimiyle anılır hâle gelmiş; bu miras, rejimin çöküşü sonrasında da toplumsal hafıza ve geçiş adaleti tartışmalarının merkezinde yer almıştır.


Aralık 2024’te Humus ve Münbiç gibi stratejik kentlerde yaşanan kontrol değişimleri, Şam çevresindeki askerî ve güvenlik unsurlarının çözülmesi ve nihayet devlet başkanının başkentten ayrılarak ülke dışına çıkması, rejim çöküşünün görünür dönüm noktalarını oluşturmuştur. Bu gelişmelere eşlik eden uluslararası tepkiler, İsrail’in Suriye’deki belirli askerî hedeflerine yönelik hava saldırıları, Rusya’nın Esad ve ailesine iltica imkânı tanıması ve muhalif unsurların ülke içinde fiilî bir yönetim yapısı kurma girişimleri, çöküş sürecinin bölgesel ve küresel boyutlarını ortaya koymuştur. Aynı dönemde yeni yönetim altında istihbarat kurumlarının yeniden yapılandırılması, savunma bürokrasisi ve Merkez Bankası gibi kilit kurumlara yapılan atamalar, geçiş sürecinde devlet aygıtının sürekliliği ile hesaplaşma ihtiyacı arasındaki gerilimi görünür kılmıştır.

Tarihsel Arka Plan

Baas Partisi’nin İktidara Gelişi ve Devletin Dönüşümü (1963–2000)

Suriye’de Baas Partisi 8 Mart 1963 darbesiyle iktidarı ele geçirerek ülkedeki siyasal düzeni köklü biçimde dönüştürmüştür. Darbe sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl rejimi, siyasal yaşamın çerçevesini belirleyen temel hukuki zemin hâline gelmiş ve 2011’e kadar yürürlükte kalmıştır. Baas ideolojisi, Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve anti-emperyalizm vurgularını bir araya getirerek hem dış politikada hem de içerdeki meşruiyet söyleminde belirleyici olmuştur. Bu dönemde parti, yalnızca bir siyasal örgüt değil, devlet aygıtının tüm katmanlarını idare eden ve bürokrasiyi hiyerarşik biçimde denetleyen bir çatı yapı olarak konumlanmıştır.


1960’ların sonu ve 1970’lerin başı, Baas içi fraksiyon mücadelelerinin yoğunlaştığı, ordu ve parti kadrolarının yeniden tasnif edildiği bir dönem olmuştur. 1970 yılında gerçekleştirilen ve “Düzeltici Hareket” (Haraka Tas’hihiyye) adı verilen süreçle birlikte Hafız Esad, hem Baas Partisi hem de ordu içinde üstünlük sağlayarak ülkedeki fiilî iktidarı tek elde toplamıştır. 1971’de cumhurbaşkanı seçilen Esad, 1973 Anayasası ile başkanlık makamını geniş yetkilerle donatmış; yürütme erki, yasama ve yargı üzerinde belirleyici hâle gelmiştir. Partinin bölgesel komuta organları, sendikalar, meslek örgütleri ve öğrenci birlikleri gibi kurumsal yapılar, “ön cephe” niteliği taşıyan toplumsal denetim mekanizmalarına dönüştürülmüştür.


BAAS'ın Düşmesinin Ardından Ele Geçirilen Bir Tank (Anadolu Ajansı)

Bu süreçte ordu ve güvenlik aygıtı, rejimin dayandığı en önemli iki sütun olarak öne çıkmıştır. Genelkurmay, belirli etnik ve mezhepsel gruplara öncelik tanıyan bir kadrolaşma politikasıyla yeniden yapılandırılmış; özellikle belirli kırsal bölgelerden gelen subayların terfi süreçlerinde avantajlı konuma yerleştirilmesi, rejimin sadakat ağlarını güçlendirmiştir. İstihbarat kurumları (el-muhaberat), birbirini denetleyen çok sayıda servis ve şube üzerinden organize edilerek hem siyasal muhalefeti bastırma hem de toplumun gündelik hayatını takip etme işlevini üstlenmiştir. Böylece Baas rejimi, partinin, ordunun ve istihbaratın iç içe geçtiği bir “güvenlik devleti” yapısına kavuşmuştur.

Hafız Esad’dan Beşar Esad’a Aile Temelli Liderlik Süreci

Hafız Esad döneminde siyasal iktidar giderek aile, akrabalık ve dar çevre ilişkilerine dayalı bir yapı hâlini almıştır. Cumhurbaşkanlığı makamı, parti ve ordu komuta kademesiyle birlikte, Esad ailesine mensup ya da aileyle yakın bağlara sahip isimlerin kontrol ettiği kapalı bir karar alma çekirdeğine yaslanmıştır. Ekonomik alanda devletçi modelin yanı sıra belirli iş çevreleriyle kurulan patronaj ilişkileri, rejimin hem kent orta sınıfları hem de bürokratik elitler üzerindeki etkisini pekiştirmiştir. Bu düzen, formel olarak cumhuriyetçi bir çerçeve içinde olmakla birlikte fiilen aile yapısına dayalı bir rejime dönüşmüştür.


2000 yılında Hafız Esad’ın ölümü sonrasında Beşar Esad’ın cumhurbaşkanı olması, dışarıdan bakıldığında kuşak değişimi ve kısmi reform beklentilerini gündeme getirmiştir. Beşar Esad’ın devlet başkanlığı için gerekli yaş sınırının düşürülmesi, hukuki çerçevenin siyasal ihtiyaçlara göre esnetilebildiğini göstermiştir. Yeni cumhurbaşkanı başlangıçta modernleşme ve ekonomik açılım söylemini öne çıkarmış, bilgi teknolojileri, yükseköğretim ve hizmet sektörlerinde reform vurgusu yapmıştır.


Bununla birlikte, güvenlik aygıtının merkezi konumu, muhalefet üzerindeki baskı ve tek partiye dayalı siyasal sistemde anlamlı bir değişiklik gerçekleşmemiştir. Ordu içindeki seçkin birlikler ve Cumhuriyet Muhafızları gibi yapılar, hem rejimin devamı hem de saray çevresinin güvenliği için kritik bir rol üstlenmiştir. Bu durum, devlet aygıtının önemli bölümlerinin ülke çapında temsil kabiliyetinden ziyade belirli bir iktidar çekirdeğini koruma işlevine odaklandığı bir düzen ortaya çıkarmıştır.

2011 Öncesi Siyasal, Ekonomik ve Toplumsal Gerilimler

2011 öncesinde Suriye, uluslararası alanda göreli istikrar görüntüsü veren, ancak yapısal gerilimler taşıyan bir ülke konumundaydı. Siyasal alanda tek parti egemenliği, olağanüstü hâl rejiminin sürekliliği ve muhalif oluşumların kurumsal olarak varlık gösterememesi gerginliği artıran başlıca faktörler olmuştur.


Ekonomik alanda 2000’li yıllarla birlikte uygulanan kısmi liberalleşme politikaları, özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişini teşvik eden düzenlemeler, büyüme oranlarını dönemsel olarak artırmakla birlikte gelir dağılımı eşitsizliğini derinleştirmiştir. Doğrudan Esad ailesiyle yakın ilişkileri bulunan iş çevreleri büyük ölçekli projelerde öncelik kazanırken, kırsal bölgelerde yaşayan nüfus ile kentlerin yoksul kesimleri bu dönüşümden sınırlı biçimde faydalanabilmiştir. Tarımsal üretimi olumsuz etkileyen kuraklık dönemleri ve yetersiz sosyal politika araçları, özellikle kırsal kesimlerde ekonomik kırılganlığı artırmıştır.


Toplumsal düzeyde mezhepsel, etnik ve bölgesel farklılıklar, resmi söylemde kabul edilmeyen ancak gündelik hayatta varlığını sürdüren gerilim alanları oluşturmuştur. Farklı kimlik gruplarının siyasal ve idari kadrolara erişimi, güvenlik aygıtına katılımı ve ekonomik fırsatlardan pay alma düzeyi arasında belirgin asimetriler ortaya çıkmıştır. Bu asimetriler, kent varoşlarında biriken sosyal hoşnutsuzlukla birleştiğinde toplumsal yapının altında önemli bir basınç yaratmıştır. 2011’de başlayan protesto dalgasının arka planında, bu birikimli gerilimlerin ve kırılganlıkların etkili olduğu görülmektedir.

Suriye İç Savaşının Seyri ve Esad Rejiminin Direniş Mekanizmaları (2011–2023)

2011 Protestoları ve Silahlı Çatışmaya Geçiş

Suriye’de 2011 yılının ilk aylarında ortaya çıkan protesto dalgası, Tunus ve Mısır başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerde yaşanan halk hareketlerinin etkisiyle güç kazanmış, ancak yerel dinamikler tarafından biçimlendirilmiştir. Mart 2011’de Dera’da duvarlara rejim karşıtı sloganlar yazan çocukların gözaltına alınması ve işkence iddiaları, yerel düzeyde bir tepkiyi tetiklemiş, güvenlik güçlerinin sert müdahalesi kısa sürede ülke genelinde gösterilere dönüşen bir süreci başlatmıştır. Başlangıçta siyasi reform, olağanüstü hâlin kaldırılması, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve yolsuzlukla mücadele gibi talepler ön plana çıkarken, rejimin gösterileri güvenlik tehdidi olarak tanımlaması ve kitlesel protestoları dağıtmak için gerçek mermi kullanımına varan yöntemlere başvurması, krizi derinleştirmiştir.


Deyr Atiyye'de Yıkılan Bir Esad Heykeli (Anadolu Ajansı)

2011 yazına gelindiğinde Hama, Humus ve Banias gibi kentler de yoğun protestolara sahne olmuş, devlet güçleri ile göstericiler arasındaki çatışmalar giderek silahlı bir niteliğe bürünmüştür. Ordudan firar eden subay ve askerlerin sayısının artması, bu unsurların bir kısmının Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altında örgütlenmesi, krizin iç savaş boyutuna evrilmesinde önemli bir eşik olmuştur. Kırsal alan ile kent çevrelerinde muhalif denetimli “cep”lerin oluşması, rejimin ülke genelindeki fiili egemenliğinin kırılmasına yol açmıştır. Aynı dönemde güvenlik aygıtının yaygın tutuklama, gözaltında kayıp ve ağır işkence iddialarıyla anılması, rejimin meşruiyetini iç ve dış kamuoyu nezdinde daha da tartışmalı hâle getirmiştir.


2012 ve 2013 yılları, çatışmanın çok taraflı ve parçalı bir yapıya kavuştuğu, özellikle Halep, Humus ve Şam çevresinin yoğun savaş sahnelerine dönüştüğü bir dönem olmuştur. Bir yandan rejim, ağır silahlar ve hava bombardımanına dayalı bir askerî strateji izlerken; diğer yandan muhalif saflarda ideolojik, bölgesel ve örgütsel farklılıklara sahip çok sayıda silahlı grup ortaya çıkmıştır. Bu parçalanma, rejime karşı tek merkezli bir komuta yapısının oluşmasını engellemiş; sahadaki dengeler, yerel aktörlerle dış destekler arasındaki ilişkilere bağlı olarak sık sık değişmiştir.

İç Savaşın Uluslararasılaşması

Baas rejiminin zayıflamasıyla Suriye’deki çatışma kısa sürede bölgesel ve küresel güçlerin müdahalelerine açık bir zemine dönüşmüştür. İran, rejime verdiği siyasi ve ekonomik desteğin yanı sıra, danışmanlık faaliyetleri ve müttefik milis grupların sahaya sevki yoluyla savaşın seyrini doğrudan etkileyen bir aktör hâline gelmiştir. Lübnan Hizbullahı’nın Suriye’de rejim yanında savaşması, çatışmanın Lübnan iç dengeleri ve İsrail ile gerilim hattı açısından da yeni riskler doğurmasına neden olmuştur. Körfez ülkeleri ve bazı Batılı devletler ise farklı muhalif gruplara siyasi, ekonomik ve zaman zaman askerî yardım sağlayarak sahadaki güç dengesine müdahil olmuşlardır.


2014 sonrası dönemde Irak ve Suriye topraklarında etkinlik kazanan DEAŞ’ın ortaya çıkışı, çatışmanın niteliğini daha da karmaşık hâle getirmiştir. DEAŞ’ın Musul’un yanı sıra Suriye’nin doğu ve kuzeydoğusunda geniş alanları ele geçirmesi, hem rejim hem de muhalif gruplar için yeni bir güvenlik tehdidi doğurmuş, uluslararası toplumun önceliklerini rejim değişimi tartışmalarından terörle mücadele gündemine doğru kaydırmıştır. ABD öncülüğünde kurulan koalisyonun DEAŞ’a karşı hava operasyonları, Suriye hava sahasının fiilen çok aktörlü bir çatışma alanına dönüşmesine yol açmıştır.


2015 yılında Rusya’nın doğrudan askerî müdahalede bulunması, savaşın seyrinde belirleyici bir kırılma noktası olmuştur. Rus hava kuvvetlerinin rejim lehine yürüttüğü bombardımanlar, özellikle Halep ve çevresinde muhalif mevzilerin geri püskürtülmesini kolaylaştırmış; rejim güçlerinin kaybettiği bazı alanları yeniden ele geçirmesine imkân tanımıştır. Rusya’nın konuşlandırdığı hava savunma sistemleri ve üsler, Suriye’yi aynı zamanda Moskova açısından stratejik bir ileri karakol hâline getirmiştir. Bu durum, çatışmayı yalnızca iç savaş olmaktan çıkarıp, büyük güçler arasında nüfuz mücadelesinin sürdüğü bir sahaya dönüştürmüştür.


Türkiye’nin sınır güvenliği, mülteci akınları, DEAŞ ve diğer radikal örgütlerle mücadele, ayrıca sınır hattındaki silahlı terör yapılarının konumuna ilişkin kaygıları doğrultusunda yürüttüğü operasyonlar da iç savaşın uluslararası boyutunu derinleştirmiştir. Farklı bölgesel aktörlerin Suriye’de zaman zaman örtük, zaman zaman açık biçimde karşı karşıya gelmesi, ülkeyi iç çatışmalarla dış müdahalelerin iç içe geçtiği bir savaş alanına dönüştürmüştür.

Rejimin Ayakta Kalma Stratejileri

Esad rejimi, 2011’den itibaren karşı karşıya kaldığı çok boyutlu krize rağmen uzun süre ayakta kalmayı, büyük ölçüde güvenlik aygıtına dayalı yönetim tarzını sürdürmeyi ve kontrol ettiği alanlarda kurumsal sürekliliği korumayı hedefleyen stratejiler yardımıyla başarabilmiştir. Bu stratejiler arasında en dikkat çeken unsurlardan biri, askerî güç kullanımının seçici ve yoğun bir şekilde uygulanması olmuştur. Rejim, başkent Şam, sahil hattı ve önemli ulaşım koridorları gibi stratejik bölgeleri korumaya öncelik vererek, kaynaklarını bu hatların savunulmasına yöneltmiştir. Kuşatma ve ağır bombardıman taktikleriyle muhalif kontrolündeki bölgeleri izole etmeye, yerel uzlaşı anlaşmaları ve “tahliye koridorları” yoluyla muhalif savaşçıları ve sivilleri başka bölgelere yönlendirmeye çalışmıştır.


Güvenlik aygıtının çok katmanlı yapısı, rejimin iç tehdit algısını yönetmesinde önemli rol oynamıştır. Farklı istihbarat servisleri ve özel birlikler, hem birbirlerini denetleyen hem de toplum üzerindeki gözetimi sürdüren bir sistem oluşturmuştur. Bu yapı, rejimin üst düzey kadroları arasında koordine edilen bir korku ve sadakat dengesi yaratmış; ordu içindeki olası darbe girişimlerine karşı da caydırıcı bir işlev görmüştür. Sednaya gibi hapishaneler, ağır işkence ve yargısız infaz iddialarıyla anılan mekânlar olarak, rejimin muhalefet üzerindeki baskı kapasitesini sembolize eden unsurlar hâline gelmiştir.


Rejim'in Çöküşünün Hemen Sonrasında Halep Merkezi (Anadolu Ajansı)

Ekonomik düzeyde rejim, savaş koşullarında “savaş ekonomisi” olarak tanımlanabilecek bir modelle varlığını sürdürmüştür. Devlet kaynakları, savaş ağaları, milis gruplar ve rejime yakın iş çevreleri arasında paylaştırılan bir patronaj sistemi üzerinden dağıtılmış; sınır ticareti, kaçakçılık, yerel vergi ve harçlar, yardım konvoylarından elde edilen rantlar gibi kanallar, bu ağların finansmanında rol oynamıştır. Bu yapı, toplumun geniş kesimleri için ciddi yoksullaşma ve kırılganlık anlamına gelirken, rejime sadık belirli grupların savaş koşullarında dahi göreli imtiyazlı konumlarını sürdürmesine imkân tanımıştır.


Dış destekler de rejimin dayanma kapasitesini artıran bir başka unsur olmuştur. İran ve Rusya’dan sağlanan askerî, ekonomik ve diplomatik destek, rejimin hem sahada hem de uluslararası platformlarda yalnız kalmasını engellemiştir. Bazı dönemlerde yürütülen müzakere süreçleri ve ateşkes girişimleri, rejim için askerî açıdan yeniden toparlanma imkânı sağlayan “nefes alma” aralıkları işlevi görmüştür. Uluslararası toplumun önceliklerinin zamanla rejim değişiminden terörle mücadeleye kayması ise Esad yönetimine manevra alanı açmış; “istikrar” ve “devletin çöküşünü engelleme” söylemleri, rejimin kendisini zorunlu bir muhatap olarak sunmasına katkı sağlamıştır.


Bütün bu faktörlerin birleşimi, 2011’den itibaren ciddi meşruiyet ve kapasite kayıpları yaşayan Esad rejiminin, 2020’li yılların başına kadar iktidarını korumasına imkân tanımıştır. Ancak aynı süreç, devlet kurumlarının aşınması, toplumdaki travmalar ve ülkenin demografik-sosyal dokusundaki kırılmalarla birlikte düşünüldüğünde, ilerleyen yıllarda rejimin çözülmesini hızlandıracak yapısal bir zemin de hazırlamıştır.

Kırılma Noktaları: Esad Rejimini Zayıflatan Orta ve Uzun Vadeli Dinamikler

Askerî Dengelerde Aşınma ve Cephe Hatlarındaki Yıpranma

Suriye iç savaşının uzun sürmesi, Esad rejiminin askerî kapasitesini nicel ve nitel açıdan aşındıran temel unsurlardan biri olmuştur. 2011 sonrası dönemde ordu, hem çatışmalarda hayatını kaybeden personel hem de firar ve saf değiştirme vakaları nedeniyle ciddi bir insan gücü kaybına uğramıştır. Zorunlu askerlik süresinin uzatılması, yedeklerin tekrar tekrar silah altına çağrılması ve genç erkek nüfusun önemli bir bölümünün ülkeyi terk etmesi, ordunun personel tabanının daralmasına yol açmıştır. Bu süreç, yalnızca cephelerdeki savaş gücünü zayıflatmakla kalmamış, aynı zamanda toplum ile ordu arasındaki ilişkiyi de gerilimli hâle getirmiştir. Aileler, askerî hizmetin fiilen “belirsiz süreli” bir yükümlülüğe dönüşmesinden kaynaklı huzursuzluk yaşamış, bu durum rejime yönelik hoşnutsuzluk kanallarından biri hâline gelmiştir.


Cephe düzeni bakımından rejim, savaşın büyük bölümünde ülke genelinde tüm alanları aynı yoğunlukta tutma imkânına sahip olmamıştır. Stratejik öncelik Şam, sahil kuşağı ve ana ulaşım arterlerini korumak üzerine kurulmuş; bu çerçevenin dışında kalan pek çok kırsal alan ve küçük yerleşim, zaman zaman muhalif grupların, zaman zaman da farklı silahlı aktörlerin denetimine bırakılmıştır. Bu parçalı kontrol yapısı, rejimin ulusal ölçekte egemenlik iddiasını zayıflatırken, fiilî olarak “farklı iktidar bölgeleri”nin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim çatışmanın ilerleyen yıllarında, belirli bölgelerde rejim güçlerinin varlığının yalnızca üsler, kontrol noktaları ve güvenli koridorlarla sınırlı kaldığı, buna karşın gündelik yönetimin yerel milisler veya muhalif yapılar tarafından yürütüldüğü karmaşık düzenler ortaya çıkmıştır.


Askerî açıdan bir diğer kırılma, rejimin dış destek olmaksızın büyük ölçekli operasyonları sürdüremeyecek noktaya gelmesidir. Özellikle hava kuvvetlerinin bakım, mühimmat ve teknik personel gereksinimi; kara birliklerinin zırhlı araç, topçu ve lojistik desteğe bağımlılığı; İran ve Rusya gibi müttefiklerin sağladığı malzeme, eğitim ve danışmanlık olmaksızın karşılanamaz hâle gelmiştir. Bu durum, rejim ordusunun zamanla “müttefik desteğiyle ayakta tutulan” bir yapıya dönüşmesine ve karar alma süreçlerinde dış aktörlerin ağırlığının artmasına yol açmıştır. Savaş süresince oluşturulan milis yapıları ve yerel savunma birlikleri, kısa vadede cephelerde boşluk doldurmuş olsa da, komuta zincirinin parçalanmasına ve savaş sonrasında merkezi otoritenin güvenlik üzerindeki denetiminin zayıflamasına zemin hazırlamıştır.

Devlet Kurumlarında Erozyon ve Meşruiyet Krizi

Uzun süreli iç savaş, Suriye’de devlet kurumlarının işlevselliğini aşındıran ve Esad rejiminin meşruiyetini zedeleyen yapısal bir erozyon yaratmıştır. Merkezi idare, savaşın yoğun olduğu bölgelerde vergi toplama, temel kamu hizmetlerini sunma ve hukuksal düzeni sürdürme kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiştir. Elektrik, su, sağlık ve eğitim gibi alanlarda hizmet sunumundaki kesintiler, uzun süreli altyapı yıkımı ve nitelikli personel göçüyle birleştiğinde, devletin gündelik hayat üzerindeki düzenleyici rolü zayıflamıştır. Bazı bölgelerde nüfus, temel ihtiyaçlarını insani yardım kuruluşları, yerel konseyler veya fiilî güç sahipleri aracılığıyla karşılamak zorunda kalmış; bu da devletin tek otorite olduğu algısını aşındırmıştır.


Humus'ta Bulunan Toplu Mezarlardan Bir Görsel (Anadolu Ajansı)

Savaş ekonomisi ve yaygın yolsuzluk, kurumsal erozyonu hızlandıran bir başka faktör olmuştur. Resmî kurumların kaynakları, savaşın finansmanı ve rejime yakın çevrelerin korunması amacıyla yoğun biçimde kullanılırken, bürokratik rüşvet, komisyon ve kayırmacılık mekanizmaları günlük hayatın parçası hâline gelmiştir. Kontrol noktalarından geçirilen mal ve insanların “gayriresmî vergi” adı altında ek maliyetlere tabi tutulması, devlet memurlarının maaşlarının hızla erimesi, kamu çalışanlarının bir kısmının muhalif güçlere katılmasında etkili olmuştur. Böylece devlet aygıtı ile savaş ekonomisi iç içe geçmiş; rejime hizmet eden kurumların bir bölümü, toplum gözünde aynı zamanda ekonomik sömürü ve keyfî uygulamalarla özdeşleşmiştir.


Bu süreç, rejimin meşruiyetini hem iç hem de dış düzlemde tartışmalı hâle getirmiştir. İçeride, geniş kesimler için devlet artık güvenlik ve refah sağlayan bir yapıdan ziyade, zor kullanma ve ekonomik baskı aracı olarak algılanmaya başlamıştır. Dışarıda ise insan hakları ihlalleri, kimyasal silah kullanımı iddiaları ve zorla yerinden etmelerle ilgili raporlar, Esad yönetiminin uluslararası alandaki imajını kalıcı biçimde zedelemiştir. Diplomatik olarak belli dönemlerde bazı bölge ülkeleriyle ilişkilerin kısmen yumuşaması, bu algıyı bütünüyle değiştirmeye yetmemiştir. Uzun vadede kurumsal kapasitelerin zayıflaması, rejimin ülke bütünlüğü üzerinde tam kontrol kurmasını zorlaştıran temel etkenlerden biri hâline gelmiş ve ileride yaşanacak çöküş için zemin hazırlamıştır.

Uluslararası Baskının Birikimi

Suriye’de iç savaşın başlamasından kısa süre sonra devreye giren uluslararası baskı mekanizmaları, zamanla rejimin ekonomik ve diplomatik manevra alanını daraltarak kırılganlığını artırmıştır. ABD ve Avrupa Birliği başta olmak üzere pek çok ülke tarafından uygulanan yaptırımlar, Esad yönetimiyle bağlantılı kişi ve kurumları, enerji ve finans sektörlerini, belirli şirketleri ve bankacılık kanallarını hedef almıştır. Bu yaptırımlar, rejimin dış finansmana erişimini sınırlarken, Suriye ekonomisinin dış ticaret, yatırım ve bankacılık ilişkilerini büyük ölçüde kısıtlamıştır. Yaptırımların en ağır etkisi, zaten savaş koşullarında yıpranmış olan toplumun geniş kesimleri üzerinde hissedilmiş; rejim karşıtı hoşnutsuzluğu derinleştirmiştir.


Diplomatik alanda Suriye yönetimi uzun süre boyunca uluslararası platformlarda giderek yalnızlaşan bir aktör görünümü vermiştir. Birleşmiş Milletler’de gündeme gelen karar tasarıları, insan hakları konseyinde yürütülen tartışmalar ve çeşitli bağımsız soruşturma mekanizmalarının raporları, rejimin savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediğine ilişkin iddiaları güçlendirmiştir. Bazı dönemlerde gerçekleştirilen müzakere süreçleri ve ateşkes girişimleri, sahadaki şiddeti belli bir süre sınırlasa da, kalıcı siyasal çözüme ulaşamamış; bu da Esad yönetiminin “uzlaşma yoluyla barış” üretme kapasitesini sorgulatmıştır.


Bölgesel düzlemde ise Suriye dosyası, komşu ülkelerin güvenlik ve iç politika gündeminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Sınır ötesi güvenlik tehditleri, radikal örgütlerin sınır bölgelerinde gösterdiği faaliyetler ve bölgesel güçlerin Suriye içindeki vekil aktörler üzerinden yürüttüğü rekabet, Esad yönetimini sürekli olarak dış baskı altında tutmuştur.


İsrail’in Suriye içinde belirli askerî ve güvenlik hedeflerine yönelik hava saldırıları, rejimin ağır silah kapasitesi ve bölgesel ittifakları üzerinde ilave baskı oluşturmuştur. Suriye topraklarının, özellikle İran bağlantılı yapıların faaliyetleri nedeniyle, zaman zaman bölgesel güç mücadelesinin sahnesine dönüşmesi, rejimi hem askerî hem diplomatik açılardan savunma konumuna itmiştir. Uzun vadede bu baskıların birikimli etkisi, rejimin manevra kabiliyetini daraltmış, dış desteğe bağımlılığını artırmış ve Aralık 2024’teki çöküş sürecine giden dönemde, içeride yaşanan askerî ve kurumsal zafiyetleri telafi edemez hâle getirmiştir.

2024 Öncesi Siyasal ve Askeri Gelişmeler

2023–2024 Eşiğinde Cephe Düzeninde Değişim

2020’lerin başına gelindiğinde Suriye’deki cephe hatları, savaşın ilk yıllarındaki hızlı ilerleme ve geri çekilme döngülerine kıyasla büyük ölçüde “donmuş” bir görüntü veriyordu. Ülke fiilen farklı nüfuz alanlarına bölünmüş, rejim Şam, sahil hattı, Humus’un önemli kısımları ve bazı ana ulaşım koridorlarını elinde tutarken; muhalif gruplar kuzeybatıda daraltılmış ama hâlâ varlığını koruyan bir bölgeye sıkışmıştı. Bu görünürdeki durağanlık, çatışmanın sona erdiği anlamına gelmemiş; düşük yoğunluklu çatışmalar, topçu atışları ve hava saldırıları çeşitli cephelerde devam etmiştir.


Rejimi Çökerten Harekatın Komutanlarından Biri Röportaj Verirken (Anadolu Ajansı)

Rejim açısından bakıldığında, bu görece sabit cephe düzeni, askerî bakımdan bir “pat durumunu” ifade ediyor, ancak iktidarın ülke genelindeki egemenlik iddiasıyla örtüşmeyen bir tablo ortaya koyuyordu. Devlet, resmî söylemde Suriye’nin “bütün topraklarında egemenlik” vurgusunu sürdürmekle birlikte, fiiliyatta bazı bölgelerde yalnızca sembolik düzeyde varlık gösterebiliyor, idare ve hizmet sunumuna ilişkin yetkileri yerel aktörlere veya müttefik güçlere bırakmak zorunda kalıyordu. Rejimin kontrolündeki bölgelerde bile, cephe hattına yakın yerleşim yerlerinde sık sık çatışma seslerinin duyulduğu, güvenlik bariyerlerinin gündelik hayatın doğal parçaları hâline geldiği bir ortam oluşmuştu.


Bu dönemde cephe hatlarında gözlenen en önemli değişim, doğrudan geniş çaplı toprak kayıplarından ziyade askerî varlığın niteliğindeki dönüşüm oldu. Düzenli ordu birliklerinin sayısı ve etkinliği, uzun savaşın yıpratıcı etkileri nedeniyle gerilerken, yerel savunma birlikleri, milis ağları ve rejime bağlı paramiliter oluşumlar cephelerde daha görünür hâle geldi. Bu yapıların bir kısmı belirli coğrafi bölgelerle, bir kısmı da belirli toplumsal gruplar ve ekonomik çıkar ağlarıyla sıkı biçimde bağlantılıydı. Böylece rejim, ülke bütününde tek merkezden komuta edilen bir ordudan ziyade, farklı sadakat ilişkilerine dayanan parça parça güvenlik yapılara yaslanan bir askerî düzen içine sürüklendi. Bu durum, ilerleyen aşamada cephe hatlarının hızla çözülmesine elverişli bir zemin hazırladı.

Güvenlik Aygıtında Çatlaklar ve Saf Değiştirmeler

Suriye’de iç savaş süresince rejimin en güçlü dayanağı olarak görülen güvenlik aygıtı, 2020’li yılların başında hem kurumsal hem de toplumsal düzeyde aşınma belirtileri göstermeye başladı. Yıllara yayılan çatışma, istihbarat kurumları ve özel birlikler üzerinde yoğun bir yorgunluk birikimine yol açtı; kadrolar, sürekli teyakkuz hâli ve sahadaki ağır şiddet pratiklerinin getirdiği psikolojik yükle karşı karşıya kaldı. Bu durum, kurum içi disiplin sorunlarını, görevden kaçma ve yolsuzluk vakalarını artırırken, güvenlik aygıtının “her şeyi gören ve denetleyen” yapı imajını içeriden zayıflattı.


Güvenlik kurumları içerisinde, özellikle orta kademe subay ve personel düzeyinde, savaşın gidişatına ve rejimin izlediği politikalara ilişkin rahatsızlıklar daha sık dile getirilmeye başladı. Bu rahatsızlıklar her zaman açık bir siyasi muhalefete dönüşmemekle birlikte, emirlerin geciktirilmesi, sahada uygulama biçimlerinin esnetilmesi veya “görmezden gelme” pratikleriyle kendini gösterebiliyordu. Bazı bölgelerde, güvenlik birimleri ile yerel milisler arasında yetki, kaynak paylaşımı ve nüfuz alanı konusunda gerilimler yaşandı; bu gerilimler, zaman zaman çatışma ve cinayetlere varan olaylara yol açtı. Böylece rejimin iç güvenlik mimarisi, dışarıya kapalı ve yekpare bir yapı olmaktan uzaklaşıp, kendi içinde rekabet hâlinde alt yapılara bölünme eğilimi gösterdi.


Saf değiştirmeler, savaşın erken yıllarındaki toplu firarlara kıyasla daha az görünür ve daha parçalı olsa da, 2023–2024 eşiğinde rejim için stratejik önem taşıyan alanlarda artan bir risk unsuru hâline geldi. Bazı yerel komutanların, kendi bölgelerindeki milisleri ve güvenlik ağlarını korumak amacıyla fiilen “tarafsız” kalmaya yönelmesi, hattâ yer yer muhalif unsurlarla örtük anlaşmalar yapması, cephe denklemini belirsizleştirdi. Rejimin merkezî otoritesi bu tür girişimleri bastırmak için zaman zaman sert tasfiyelere başvurdu; ancak her tasfiye, güvenlik aygıtı içinde korku ve güvensizliği artırarak diğer kadroların da rejime olan bağlılığını sorgulamasına zemin hazırladı. Güvenlik kurumlarındaki bu çatlaklar, Aralık 2024’teki hızlı çözülüşte kritik rol oynayacak bir altyapı oluşturdu.

Bölgesel Aktörlerin Hesapları

Suriye krizinin bölgesel boyutu, 2020’li yılların başında yeni bir evreye girdi. Uzun süre “rejimin gidici olduğu” varsayımıyla hareket eden pek çok bölgesel aktör, çatışmanın kalıcılaştığı ve Esad yönetiminin belirli bölgelerde denetimini sürdürdüğü bir tabloyla karşı karşıya kalınca, hesaplarını yeniden gözden geçirdi. Bir yandan rejimle diplomatik ilişkileri kademeli olarak normalleştirme yönünde adımlar atılırken, diğer yandan Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olma çabası farklı kanallar üzerinden sürdürüldü. Böylece Şam’ın Arap dünyasıyla yeniden temas kurduğu, ancak bu temasların kırılgan ve koşullu olduğu bir dönem ortaya çıktı.


Bu süreçte komşu ülkelerin güvenlik ve iç siyaset gündemlerinde Suriye dosyasının ağırlığı devam etti. Mülteci meselesi, sınır güvenliği, radikal örgütlerin hareketliliği ve sınır ötesi suç ağları, Suriye ile kurulan ilişkilerin ana belirleyicileri arasında yer aldı. Bazı devletler, rejimle sınırlı normalleşmeyi, özellikle sınır ticareti ve güvenlik koordinasyonu gibi alanlarda pratik kazanımlar elde etmenin aracı olarak değerlendirdi; bazıları ise siyasi normalleşmeyi insani yardımlar, yeniden inşa ve mülteci geri dönüşleri gibi başlıklarla bağlantılı bir “adım adım” yaklaşımına bağladı.


Rusya ve İran gibi rejimin başlıca müttefikleri açısından da 2023–2024 eşiği, Suriye dosyasının başka jeopolitik önceliklerle rekabet ettiği bir dönemdi. Başka sahalardaki askerî ve ekonomik yükler, Suriye’deki angajmanın maliyetini artırırken, Şam yönetiminin bu müttefiklere bağımlılığını daha görünür kıldı. Bu bağımlılık, Esad rejimine kısa vadede hayatta kalma imkânı tanırken, uzun vadede karar alma özerkliğini daralttı ve rejimin iç denge hesaplarını daha kırılgan hâle getirdi. Bölgesel aktörlerin farklı ve zaman zaman çelişen hedefleri, Suriye sahasını çok katmanlı bir rekabet alanına dönüştürürken, rejimin hem içeride hem dışarıda uyum sağlaması güç bir denklemin ortasında kalmasına yol açtı. Tüm bu gelişmeler, Aralık 2024’teki ani çözülüşten önce, rejimin üzerinde biriken baskının askerî alanla sınırlı olmadığını; diplomatik ve ekonomik düzlemlerde de kritik bir eşiğe yaklaşıldığını gösteren işaretler üretti.

Beşar Esad Rejiminin Çöküşü (Aralık 2025)

Kasım Sonundan Aralık Başına: Hızlanan Muhalif İlerleyiş

2024 sonbaharının son haftalarında, uzun süredir görece sabit kalan cephe düzeni hızla çözülmeye başladı. Kuzeybatıda, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) öncülüğünde örgütlenen muhalif güçler, yaklaşık bir yıl önce güneydeki gruplara “hazır olun” mesajı göndermiş ve kuzey–güney ekseninde eşgüdümlü bir operasyon hazırlığına girişmişti. Bu hazırlığın açık işaretleri, 27 Kasım’da Halep’in batı kırsalında rejim güçleriyle başlayan çatışmalar ve bunu izleyen hızlı toprak kayıplarıyla ortaya çıktı.


29 Kasım’da HTŞ öncülüğündeki birlikler, Halep kentinin çeperinde yer alan bir dizi yerleşimi ele geçirerek rejim için kritik olan kuzeybatı savunma hattını kırdı. Bu gelişme, rejimin beş yılı aşkın bir süredir ilk kez bu ölçekte geri çekilmek zorunda kalması anlamına geliyordu. 30 Kasım’a gelindiğinde muhalif gruplar Halep kent merkezinin büyük bölümünde denetim kurmuş, aynı gün İdlib vilayetinin tamamında fiilî hâkimiyet sağlamıştı. Böylece Halep–İdlib hattı boyunca rejimin kontrolü kısa süre içinde çözüldü.


Rejim'in Düşüşünün Ardından Şam Meydanı (Anadolu Ajansı)

5 Aralık’ta Hama kent merkezinin ele geçirilmesi, iktidarın tarihsel hafızasında özel bir yere sahip bir şehrin el değiştirmesine yol açtı. 1982’de Hafız Esad dönemindeki şiddetli bastırma operasyonlarıyla simgeleşen Hama’da muhaliflerin üstünlük sağlaması, Esad ailesi iktidarının sembolik temellerinden birinin sarsılması şeklinde yorumlandı. Aynı günlerde Halep, Hama ve çevresindeki ilerleyiş, rejimin uzun yıllar boyunca dayandığı iç ulaşım eksenlerini tehdit etmeye başladı.


Güney cephesinde de eş zamanlı bir hazırlık yürütülüyordu. Şam, Dera ve Kuneytra üçgeninde etkin gruplar, “Şam’ı Kurtarma Operasyon Odası” adı altında yaklaşık 25 farklı muhalif fraksiyonu üç güney vilayetinde bir araya getiren bir koordinasyon yapısı kurdu. Komutanlar arasındaki iletişim büyük ölçüde şifreli mesajlaşma kanallarıyla sağlandı; alınan kararlar hiyerarşik olarak alt birliklere aktarıldı. Böylece uzun süre parçalı biçimde hareket eden yerel gruplar, ortak siyasi hedefler ve operasyon planları etrafında birleşmeye başladı.


Muhalifler cephe hattında klasik askerî saldırılar yürütürken, rejim askerlerine silah bırakma çağrılarıyla psikolojik baskıyı da artırdı. Güneyde görevli bir muhalif komutan, bir gece içinde yaklaşık 5 bin askerden teslim olma veya saf değiştirme niyeti taşıyan telefonlar aldığını, bu askerlerin önemli bir kısmının ailelerinin ısrarıyla teslim olmayı tercih ettiğini ifade etmektedir. Bu tür örnekler, 2024 sonuna gelindiğinde rejim ordusunun geniş kesimlerinde savaşma iradesinin ciddi ölçüde aşındığını gösteren somut işaretler olarak öne çıktı.

Humus’un ve Stratejik Geçiş Güzergahlarının Kaybı

Aralık 2024 başında kuzeybatıdaki hızlı ilerleyişi izleyen en kritik gelişme, merkezî Suriye’de yer alan Humus ve çevresinin kaybı oldu. Humus, coğrafi konumu itibarıyla Şam ile Halep, Hama ve sahil hattını birbirine bağlayan karayollarının kavşak noktası olarak uzun yıllar boyunca rejimin lojistik omurgasını oluşturmuştu. Muhalif güçler, önce ilin bazı yerleşimlerinde ilerleme kaydetti, ardından 7 Aralık’ta Humus kent merkezinde tam denetim kurdu.


Humus’ta beklenen “son savunma” kısa sürede çözüldü; muhalifler kente günler değil, saatler içinde hâkim oldu. Bu durum, merkezî savunma planlarının çöktüğünü ve güvenlik aygıtının geniş ölçekli, koordineli bir savunma yapma kapasitesini kaybettiğini ortaya koydu. Humus’un kaybı, Şam’ı kuzeyden çevreleyen son büyük halkalardan birinin kopması anlamına geliyordu.


Kronolojiye bakıldığında, 30 Kasım’da Halep kent merkezinin büyük bölümünün ve İdlib’in tamamının, 5 Aralık’ta Hama kent merkezinin, 7 Aralık’ta ise Humus’un muhaliflerin eline geçmesiyle, Halep–İdlib–Hama–Humus hattı boyunca uzanan geniş bir kuşak rejim kontrolünden çıktı. Bu kuşak, hem başkente kuzeyden giden ana yolları hem de iç bölgeler ile sahil arasındaki askerî sevkiyat hatlarını ciddi biçimde kesintiye uğrattı.


Aynı günlerde güney cephesinde de önemli ilerlemeler yaşandı. 6 Aralık’ta Ürdün sınırındaki Dera il merkezinin muhaliflerin kontrolüne geçmesi, 2018 sonrasında yeniden kurulmaya çalışılan güney denetimini fiilen sona erdirdi. 7 Aralık’ta Suveyda ilinin tamamı ile Kuneytra il merkezi yerel muhalif yapıların eline geçti. Kuzeyde ise Suriye Milli Ordusu, Tel Rıfat başta olmak üzere Halep kırsalındaki bazı yerleşimlerde PKK/YPG’ye karşı operasyonlar yürüttü; böylece sahadaki denge yalnızca rejim–muhalif ekseninde değil, diğer silahlı aktörler bakımından da değişmeye başladı.


Bu çok cepheli ilerleyiş, rejim açısından sadece toprak kaybı değil, ülke içi ulaşım ağının çözülmesi anlamına gelmiştir. Halep ve Hama’nın düşmesinin ardından kuzeyden gelecek takviye imkânları büyük ölçüde ortadan kalktı; Humus’un kaybıyla birlikte Şam, hem kuzey hem güneyden sıkıştırılan, lojistik bakımdan kuşatma altına girmiş bir başkent konumuna geriledi.

Şam’ın Düşüşü ve Esad’ın Ülkeyi Terk Edişi

7 Aralık 2024’te muhaliflerin Humus kent merkezine girmesinin hemen ardından, birlikler Şam’ın güneybatı banliyölerine doğru ilerledi ve aynı gün başkentin güney mahallelerine ulaştı. Şehir içinde rejim güçlerinin çekilmesiyle birlikte, Şam’ın farklı bölgelerinde rejim karşıtı gösteriler yoğunlaştı; güvenlik birimlerinin dağılmasıyla sokaklarda silahlı muhalifler ve kalabalık gruplar görünür hâle geldi.


8 Aralık sabahına gelindiğinde muhalif gruplar ve göstericiler, başkentin pek çok noktasında fiilen kontrol sağlamış; rejim güçleri kamu kurumlarının bulunduğu merkezî bölgelerden ve ana arterlerden büyük ölçüde çekilmişti. Savunma ve İçişleri bakanlıklarına ait binalar, devlet televizyonu ve diğer resmî kurumlar kısa sürede muhaliflerin eline geçti. Böylece başkentin kontrolünün kaybedilmesiyle birlikte, 1963’ten beri süren Baas rejimi ve yaklaşık yarım yüzyılı bulan Esad ailesi iktidarı fiilen sona ermiş oldu.


Esad'ın Ülkeden Ayrılmasının Ardından Duvara Yazılan "Doktor Kaçtı" Yazısı (Anadolu Ajansı)

Şam’ın düşüşü sırasında güvenlik zincirinin ne kadar hızlı çözüldüğünü gösteren bireysel tanıklıklar dikkat çekicidir. Başkentin kuzeyindeki en-Nebek’te görevli, 37 yıllık kıdeme sahip bir general, bulunduğu kışlada bir süre sonra kendisinden başka kimseyi bulamadığını, gece saatlerinde yoldan geçen sivillerin Esad’ın ülkeyi terk ettiğini haber vermesi üzerine üniformasını çıkararak görev yerini terk ettiğini anlatmaktadır. Bu tür örnekler, ordunun üst ve orta kademelerinde rejim için savaşma iradesinin ne derece zayıfladığını ortaya koymuştur.


Medyada, muhaliflerin sabaha karşı devlet televizyonu binasını ele geçirerek stüdyoya girdikleri, ekranlara çıkıp onlarca yıllık Esad rejiminin sona erdiğini ilan ettikleri, ardından stüdyoda rejim bayrağını indirip muhalefetin üç yıldızlı bayrağını astıkları aktarılmıştır. Uzun yıllar boyunca iktidarın sembollerini taşıyan devlet televizyonu, bu görüntülerle birlikte kısa süreliğine de olsa yeni dönemin ilan edildiği bir platforma dönüşmüştür.


Aynı zaman diliminde yapılan açıklamalarda, Beşar Esad’ın başkentten ayrıldığı ve ülke dışına çıktığı doğrulanmış; Esad’ın, Suriye’den ayrıldığı ifade edilmiştir. Rusya’nın Esad ve ailesine sığınma imkânı tanıdığı, böylece ailenin yaklaşık 50 yıla yayılan iktidar döneminin sona erdiği belirtilmiştir.


Rejimin başbakanı Muhammed Gazi el-Celali, sosyal medyada yayımladığı video mesajda, halkın seçeceği yeni bir hükümetle çalışmaya ve devlet dosyalarını yeni yönetime devretmeye hazır olduklarını açıklamış; kamu mallarına zarar verilmemesi çağrısında bulunmuştur. Bu açıklama, yönetici elit içinde fiilî durumun kabul edildiğini ve geçiş sürecinde en azından bazı unsurların kurumların korunmasına odaklandığını göstermektedir.

İsrail Hava Saldırıları ve Bölgesel Dengelerin Değişimi

Esad rejiminin çöküşü, Suriye sınırlarının ötesinde de hızlı yansımalar doğurmuştur. 8 Aralık 2024’te, rejimin Şam’daki kontrolünü kaybettiği gün, başkentin Kafr Susa semtinde yer alan bir güvenlik kompleksi ile füze geliştirme faaliyetleriyle ilişkilendirilen devlet araştırma merkezine üç hava saldırısı düzenlendi. Bu saldırılar, gümrük idaresinin ana binasında ve askerî istihbarat birimlerinin bulunduğu yan binalarda ağır hasara yol açtı; araştırma tesisinde hassas askerî verilerin, ekipmanların ve güdümlü füze bileşenlerinin depolandığı altyapı tahrip edildi.


Aynı gün ülkenin güneybatısında en az yedi hedef daha vuruldu. Bu hedefler arasında Suveyda kenti yakınlarındaki Khalkhala hava üssü de yer alıyordu. Suriye ordusunun bir gece önce bu üsten çekildiği, geride önemli miktarda füze, hava savunma sistemi ve mühimmat bıraktığı bildirildi. Diğer saldırılar, Mezzah askerî havaalanı yakınlarındaki mühimmat depolarını hedef alarak rejimin elinde bulunan stratejik silah stoklarına ciddi zarar verdi.


9 Aralık’ta açıklanan yeni yaklaşımda, Suriye’deki “ağır stratejik silahların” tamamının imhasını hedefleyen daha kapsamlı bir politika benimsendi. Ülke genelinde kara-hava füze sistemleri, uzun menzilli roket ve seyir füzeleri, kıyı savunma füzeleri ve benzeri ağır silahların hava saldırılarıyla sistematik biçimde hedef alınacağı duyuruldu. Ayrıca Suriye ile işgal altındaki Golan Tepeleri arasında 1974 tarihli ayrıştırma anlaşmasıyla oluşturulmuş 400 kilometrekarelik tampon bölgede sınırlı bir kara varlığı bulundurulacağı ifade edildi.


Bu yaklaşımın gerekçesi, rejimin devrilmesi sonrasında Suriye’de dağınık hâle gelen stratejik silahların ve olası kimyasal mühimmatın kontrolsüz aktörlerin eline geçme riskini engellemek olarak açıklandı. Böylece Esad sonrası dönemde Suriye, bir yandan İran’ın bölgedeki nüfuzuna indirilen stratejik bir darbe, diğer yandan da kontrolsüz silah hareketliliği ve yeni güvenlik tehditleri açısından dikkatle yönetilmesi gereken bir risk alanı olarak tanımlandı.


Saldırılar ve ardından gelen doktrin değişikliği, Esad rejiminin çöküşünün yalnızca iç siyasal bir hadise olmadığını; başta İsrail olmak üzere bölgedeki devletlerin güvenlik politikalarını yeniden tanımlamalarını zorunlu kılan bir jeopolitik kırılma yarattığını gösterdi. Golan sınır hattında tahkimatın güçlendirilmesi, mayın temizleme faaliyetlerinin ve yeni bariyer çalışmalarının hızlanması, Suriye’deki iktidar değişiminin kısa sürede bölgesel güvenlik gündeminin merkezine oturduğunu ortaya koymuştur.

Baas Rejiminin Sembol Olarak Çözülüşü

Aralık 2024’te yaşananlar, yalnızca askerî ve kurumsal bir iktidar kaybı değil, Baas rejiminin ve Esad ailesi yönetiminin sembolik varlığının da hızlı bir biçimde çözülmesini beraberinde getirdi. Şam’dan Esad ailesinin memleketi Lazkiye’ye, Halep’ten Hama’ya uzanan geniş bir coğrafyada Hafız Esad heykelleri ve rejimle özdeşleşmiş anıtlar hedef alındı. Halk, Esad döneminin sembolü olarak görülen heykelleri yıktı; sokaklardaki portre ve bayraklar indirildi, parçalandı. Böylece rejimin kamusal mekândaki izleri sistematik biçimde ortadan kaldırılmaya başlandı.


Başkentte başkanlık sarayı ve diğer sembolik yapılar, rejim karşıtı kitlelerin hedefi hâline geldi. Şam’ın pek çok mahallesinde, özellikle camilerde sabah namazının ardından rejimin çöküşü tekbirler ve sloganlarla kutlandı. Aynı gün içinde devlet televizyonu ekranlarında, muhalifler adına konuşan bir temsilci rejimin devrildiğini, cezaevlerindeki tüm tutukluların serbest bırakıldığını ve “özgür Suriye devleti”nin kurumlarının korunması gerektiğini ilan etti.


BAAS Rejiminin Kesin Yenilgisinden Sonraki Gün Şam (Anadolu Ajansı)

Devlet televizyonu binasının ele geçirilmesinden kısa süre sonra, stüdyoda Esad dönemi bayrağı indirilerek muhalefetin üç yıldızlı bayrağı çekildi. Hama’daki tarihî su değirmenleri önünde fotoğraf çektiren muhalifler, Şam’a giden yollarda terk edilmiş tanklar ve askeri araçlar, rejimin gündelik hayatın görsel ve mekânsal dokusundaki varlığının da geri dönüşü zor bir biçimde zayıfladığını gösteren sahneler olarak kayda geçti.


Bu sembolik tasfiye süreci, ülke dışındaki Suriyeliler arasında da yankı uyandırdı. Lübnan’da, Türkiye’de ve başka ülkelerde yaşayan mülteci toplulukları, rejimin devrilmesini kitlesel kutlamalarla karşıladı; uzun yıllar süren savaş ve göçün ardından bu gelişmeyi yeni bir başlangıcın işareti olarak yorumladı. Böylece Baas rejiminin çöküşü, yalnızca Suriye içinde hafıza mekânlarının ve resmî sembollerin değiştiği bir döneme değil, ülke dışındaki Suriyelilerin hafızasında rejimle özdeşleştirilen geçmişle yüzleşmenin başlangıcına da işaret etti.


Aynı zamanda, rejimi deviren silahlı ve siyasi yapılar başkentte kamu düzeninin korunmasına yönelik ayrıntılı tedbirler açıkladı. Rastgele ateş açanlara, kamu malına ve özel mülke zarar verenlere ve devlete ait silahları teslim etmeyenlere yönelik hapis cezaları öngörüldü; Şam’da 16.00–05.00 saatleri arasında sokağa çıkma yasağı ilan edildi. HTŞ lideri Ahmed eş-Şera (Ebu Muhammed el-Culani), kamu kurumlarına yaklaşılmaması çağrısında bulunarak bu kurumların resmî devre kadar eski başbakanın gözetiminde kalacağını ifade etti. Bu yaklaşım, bir yandan eski rejimin sembollerini tasfiye ederken, diğer yandan devlet aygıtının bütünüyle çökmesini engellemeye dönük bir denge arayışını yansıttı.


Sonuç olarak Aralık 2024 süreci, Esad rejiminin askerî ve kurumsal olarak mağlubiyetiyle birlikte, Baas ideolojisi ve Esad ailesi etrafında inşa edilmiş sembolik evrenin de hızla çözüldüğü bir dönem oluşturdu. Heykellerin, bayrakların, hapishanelerin ve devlet televizyonunun aynı zaman aralığında dönüşmesi, rejim sonunun sıradan bir iktidar değişimi değil, çok katmanlı bir rejim tasfiyesi olduğunu gösteren bir tablo ortaya koydu.

Rejim Sonrası İlk Günler

Geçici Otoritenin İnşası ve Devlet Kurumlarının Devamlılığı

Esad’ın ülkeyi terk etmesiyle ortaya çıkan ilk sorun, başkentte ve rejimin eski kontrol alanlarında oluşan otorite boşluğunun nasıl doldurulacağı oldu. Silahlı muhalif yapıların liderliği, özellikle de Heyet Tahrir Şam’ın başındaki Ahmed el-Şeraa (Ebu Muhammed el-Culani), bu boşluğun kontrolsüz bir çökmeye dönüşmemesi için hızlı şekilde adım atmaya çalıştı. İlk açıklamalarda, rejimin son başbakanı Muhammed Gazi el-Celali’nin, devlet kurumlarının “teslim edilene kadar” gözetimini üstleneceği, yani fiilen bir tür sivil emanetçi rolü oynayacağı duyuruldu. Böylece, bir yandan eski rejim figürlerinin meşruiyeti son bulurken, diğer yandan bürokrasinin, arşivlerin ve kritik kamu hizmetlerinin ani bir çöküş yaşamadan yeni yönetime devredilmesi hedeflendi.


El-Şeraa’nın metni, askeri unsurların kamu binalarına yaklaşmasını yasaklıyor, başkentte silahların havaya ateşlenmesini ve kontrolsüz kutlamaları açıkça suç haline getiriyordu. Bu vurgu, hem yeni otoritenin kendisini “düzen sağlayıcı” olarak konumlandırma isteğini, hem de savaş yıllarında iç içe geçmiş “milis mantığı” ile “devlet mantığı”nı birbirinden ayırma çabasını yansıtıyordu. Gündelik hayatın sürmesi için hayati önemdeki altyapı ve iletişim hatlarında da benzer bir yaklaşım benimsendi; örneğin telekomünikasyon bakanı İyad el-Hatib ile muhalif yapıların atadığı temsilciler doğrudan temas kurarak telefon ve internet hizmetlerinin kesintisiz şekilde devam etmesi konusunda anlaşmaya vardı.


Ahmed Eş-Şeraa Cumhurbaşkanı İlan Edildikten Hemen Sonra (Anadolu Ajansı)

Bu ilk düzenlemelerin hemen ardından, 10 Aralık’ta Şam’da devlet televizyonu üzerinden yapılan açıklama ile geçici hükümetin başına Muhammed el-Beşir’in getirildiği ilan edildi. El-Beşir, kamuoyunda çok tanınmayan, ancak kuzeybatıda muhaliflerin kontrol ettiği bir cepte daha önce “Salvation Government” adıyla yürütülen idari yapıda tecrübe edinmiş bir isimdi. Kısa konuşmasında, 1 Mart tarihine kadar “geçici başbakan” sıfatıyla görev yapacağını, bu süre içinde hem eski rejim bürokrasisinden hem de İdlib çevresinde faaliyet gösteren idari kadrolardan seçilen isimlerle karma bir kabine oluşturulacağını açıkladı. İlk kabine toplantısında dosyaların ve kurumların devrine odaklanılması, yeni yönetimin önceliğinin sembolik tasfiyeden çok, işleyen bir idarenin sürekliliği olduğunu gösterdi.


Muhalif askeri komuta, şehirlerin içinde ağır silahlı unsurların varlığını azaltmak için savaşçıların kademeli olarak geri çekilmesi talimatını verdi. Buna paralel olarak, Hayet Tahrir Şam’la ilişkilendirilen polis ve iç güvenlik birimleri başta Şam olmak üzere büyük şehirlerde devriyeye çıktı. Böylece, çatışma sürecinde cephede yer alan silahlı gruplar ile iç güvenliği sağlayacak daha “kurumsal” bir yapının ayrıştırılması hedeflendi. Bu ayrıştırma, hem sivillerin silahlı unsurlarla temasını sınırlamayı hem de yeni otoritenin kendisini “milis iktidarı” değil, “devlet çekirdeği” olarak sunmasını mümkün kılıyordu.

Şam’da Gündelik Hayatın Yeniden Başlaması

Başkent Şam’da, yönetim değişikliğinin hemen ardından sokak manzarası da hızla değişmeye başladı. Esad’ın düşmesinin üzerinden birkaç gün geçmeden bankalar yeniden açıldı; kapalı kepenkler kalktı, sokakları süpüren temizlik işçileri görevlerine döndü, ana arterlerde trafik yeniden akmaya başladı. Savaş yıllarında sıkça görülen ağır silahlı kontrol noktalarının ve zırhlı araçların yerini, daha hafif donanımlı güvenlik unsurları ve polis devriyeleri aldı. İlk günlerde sokaklarda çok sayıda silahlı muhalif görülse de, komuta kademesinin geri çekilme talimatının uygulanmasıyla birlikte bu görüntü kademeli olarak azaldı.


Ekonomik göstergeler, en azından psikolojik düzeyde bir rahatlamaya işaret eden sinyaller verdi. İç savaş boyunca ciddi değer kaybı yaşayan Suriye lirası, Esad’ın kaçışından sonraki ilk hafta içinde dolar karşısında yaklaşık yüzde 20 oranında değer kazandı. Bu artış, tek başına yapısal bir iyileşmenin işareti olmamakla birlikte, yıllardır kriz içinde yaşayan bir toplum için sembolik önemde olmuş; yeni döneme dair ihtiyatlı bir iyimserliği ve dış dünyadan gelecek mali destek beklentisini yansıtmıştır. Petrol ve akaryakıt sıkıntısının bir miktar hafiflemesi, benzin istasyonları önündeki kuyrukların azalmaya başlaması, şehir içi ulaşımın düzenli işleyebilmesi için kritik bir adım oldu.


Eğitim alanında da normalleşme adımları atılmaya çalışıldı. Şam’da okullar, Esad’ın ülkeyi terk etmesinden bir hafta kadar sonra yeniden açıldı; uzun süre aralıklı işleyen eğitim süreci, yeni yönetimin öncelik verdiği başlıklardan biri hâline geldi. Bazı okullarda öğrencilerin yüzlerine muhalefetin üç yıldızlı bayrağının renkleri boyandı; bu, yeni siyasal simgelerin gündelik hayata nüfuzunu gösteren bir ayrıntı oldu.


Şehrin sosyal ve kültürel dokusunda da kısa sürede gözle görülür değişimler yaşandı. Eski şehirde yer alan Hristiyan Bab Tuma semtinde restoranlar, Esad’ın devrilmesinden sonra ilk kez akşam saatlerinde yeniden açıldı. Pazar günleri kilise ayinlerinin olağan akışı içinde yapılması, bir yandan farklı dini cemaatlerin yeni dönemde “normalleşme” beklentisini, diğer yandan da muhalif yönetimin bu alanlarda kontrolü artırmak yerine meşruiyet yaratma isteğini yansıtıyordu.

Toplumsal Tepki

Rejim sonrası ilk günlerin en belirgin unsurlarından biri, sokaklarda gözlenen kitlesel kutlamalar oldu. Şam’da ve diğer büyük şehirlerde binlerce kişi, Esad’ın devrilmesinin ardından günlerce meydanlarda ve ana caddelerde toplandı; ilk cuma namazı sonrasında kadın, erkek ve çocuklardan oluşan kalabalıklar, silahlı ve üniformalı savaşçılarla yan yana yürüdü.


Sembolik düzlemde, rejimle hesaplaşma süreci de hızla başladı. Şam Üniversitesi kampüsü yakınında bulunan Hafız Esad heykeli öğrenciler tarafından devrilip yerlerde sürüklendi; çevrede toplanan kalabalık, heykelin üzerine basarak ve yeni bayrağı sallayarak rejimle özdeşleşmiş görsel hafızaya yönelik genel tepkiyi ortaya koymuş oldu. Esad ailesinin memleketi Kardaha’daki Hafız Esad türbesinin silahlı kişiler tarafından ateşe verilmesi, bu sembolik hesaplaşmanın coğrafi olarak da başkentin ötesine taştığını gösterdi. Bu tür eylemler, bir yandan muhalifler açısından “intikam” duygusunu tatmin eden eylemler olarak görülürken, diğer yandan yeni yönetim açısından kontrol edilmesi gereken bir öfke dalgası yaratmıştır.


Esad Rejimi'nin Düşmesinden Birkaç Saat Sonrası (Anadolu Ajansı)

Toplumsal belirsizlik duygusu, bu kutlama havasını gölgeleyen önemli bir unsur olarak varlığını sürdürdü. Eski rejimin güvenlik aygıtının tamamen tasfiye edilip edilmediği, yeni yönetimin ne ölçüde kapsayıcı olacağı, azınlık gruplarının ve rejime yakın kesimlerin güvenliklerinin nasıl sağlanacağı gibi sorular, sokak tartışmalarında ve özel sohbetlerde sıkça dile getirildi. Birleşmiş Milletler özel temsilcisi düzeyinde yapılan açıklamalarda, adalet arayışının “intikam mekanizmalarına” dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekilmesi, sahadaki güçlü hesaplaşma isteği ile uluslararası toplumun “hesap verme ama intikam almama” çizgisi arasındaki gerilimi yansıtıyordu.


Bu ikili tablo (bir yanda zafer vurgusu, diğer yanda süren korkular ve geleceğe dair belirsizlik) rejim sonrası ilk günlerin karakteristik özelliği hâline geldi. Geçiş otoritesi, bir yandan kamu düzenini ve hizmetleri ayakta tutmaya, diğer yandan farklı toplumsal grupların beklentilerini yönetmeye çalışırken; Suriye toplumu da, on üç yıl süren savaşın ardından ilk kez “sonraki aşamanın” nasıl şekilleneceğine dair açık tartışmalar yürütmeye başladı.

İnsani Boyut, Hafıza ve Geçiş Adaleti

Sednaya Hapishanesi’nin İfşası ve Kurumsallaşmış Şiddet

Esad rejiminin çöküşünden sonra açığa çıkan yapılardan biri, uzun yıllar boyunca “insan mezbahası” olarak anılan Sednaya Hapishanesi oldu. Askerî cezaevi niteliğindeki bu kompleks, baba ve oğul Esad dönemlerinde, özellikle de 2011 sonrası iç savaş sürecinde, sistematik işkence ve öldürme pratiklerinin merkezî mekânlarından biri hâline gelmişti. Sednaya’da tutulanların yalnızca güvenlik suçlamalarıyla isnat edilen kişilerden ibaret olmadığı, siyasi muhalifler, protestocular, gazeteciler ve rastgele gözaltına alınan sivillerin de bu yapıya sevk edildiği, savaş boyunca farklı kaynakların aktardığı ortak bir çerçevedir.


Hapishane yerleşkesinde “beyaz bina” ve “kırmızı bina” olarak adlandırılan iki ana gözaltı tesisi bulunuyordu. Bu binalar, sıradan bir cezaevi mimarisinin ötesinde hiyerarşik bir düzeni yansıtıyordu. Gözaltına alınanlar, “et dolabı” olarak anılan beyaz kamyonlarla cezaevine getirilmekte; daha girişte ağır darp ve aşağılama ile karşılaşmaktaydı. Hücrelerin aşırı kalabalık, havalandırmanın yetersiz, temel hijyen koşullarının yok denecek kadar sınırlı olması, Sednaya’yı hem fiziksel hem de psikolojik yıkım mekânına dönüştürmüştü.


Rejimin Düşüşünün Ardından Sednaya Hapishanesi (Anadolu Ajansı)

Rejim sonrası dönemde hapishane sahasında yürütülen incelemeler, bu şiddet düzeninin bazı somut izlerini ortaya koydu. Cezaevi yerleşkesinde idam ve toplu öldürme amaçlı kullanıldığı belirtilen bir “infaz odası” tespit edildi; bu odada, duvar ve zeminlerde tutulanlara yönelik ağır şiddetin ve kitlesel öldürme pratiklerinin izleri kayda geçirildi. Aynı kompleks içinde farklı blokların, kısa süreli sorgu merkezleri ile uzun süreli tecrit alanları arasında işlevsel bir ayrım gözetilerek tasarlandığı; böylece mahkûmların hem bilgi elde edilmesi hem de kolektif cezalandırma amacıyla farklı rejimlere tabi tutulduğu anlaşıldı.


Sednaya’nın kapılarının açılması, yalnızca fizikî bir mekânın incelenmesi anlamına gelmedi; aynı zamanda, rejimin güvenlik mimarisinin merkezindeki politikanın görünür hâle gelmesini sağladı. Cezaevinde tutulmuş kişiler, maruz kaldıkları işkence biçimlerini, yakınlarının akıbeti hakkında yıllarca bilgi alamamayı ve “kayıp” statüsünün yarattığı belirsizliği dile getirdi. Hapishanenin yerleşkesinde ve çevresinde yapılan araştırmalar, infaz edilen ya da işkence sonucu ölen mahkûmların çoğu zaman ailelerine haber verilmeksizin farklı bölgelere taşındığını, bazı durumlarda cesetlerinin de bir şiddet aracına dönüştürüldüğünü gösterdi. Böylece Sednaya, Esad rejiminin güvenlik aygıtının toplumu hangi araçlarla denetim altında tuttuğunu somutlaştıran bir sembol hâline geldi.


Rejim sonrası dönemde cezaevi alanına yönelik arama-kurtarma ve delil toplama faaliyetleri de başlatıldı. Arama ekipleri, çökmüş yapılar, yer altı kısımları ve olası gizli bölmeler üzerinde sistemli taramalar yürüttü; mahsur kalmış olma ihtimali bulunan kişilere ulaşılmaya çalışıldı ve aynı zamanda ileride yürütülecek hukuki süreçler için fizikî delillerin korunması hedeflendi. Sednaya’nın savaş boyunca bir “kayıp mekânı” olarak işlediği düşünüldüğünde, bu çalışmalar hem yaşayanların korunması hem de ölenlerin akıbetinin kayda geçirilmesi açısından insani ve hukuki bir eşik niteliği taşıdı.

Toplu Mezarların Ortaya Çıkışı ve Kayıpların İzini Sürmek

Esad rejiminin çökmesinin ardından ülke genelinde yürütülen arama–tarama faaliyetleri, başta Şam çevresi olmak üzere birçok bölgede toplu mezarların ortaya çıkmasına yol açtı. Başkentin dışındaki Bağdat Köprüsü bölgesinde tespit edilen bir alan, bu sürecin sembolik örneklerinden biri oldu. Burada, içlerinde insan kalıntıları bulunan çuvalların istiflendiği, bu kalıntıların farklı dönemlerde öldürüldüğü düşünülen sivillere ait olduğu değerlendirildi. Alanın seçimi, cesetlerin gelişigüzel değil, belli bir plan çerçevesinde, yerleşim yerlerinden görece uzakta, ulaşımı kolay ama denetimi yüksek noktalara taşındığını düşündürdü.


Saha gözlemleri, bu mezarlığın Sednaya Hapishanesi ve diğer cezaevlerindeki ağır şartlar nedeniyle yaşamını yitirenlerden, gözaltında kaybolanlardan ve sahada infaz edilenlerden oluşan karma bir profili yansıttığını göstermiştir. Bazı çuvallarda farklı kişilere ait kemik parçalarının bir arada bulunması, gömü işlemlerinin aceleyle ve kimlik tespiti yapılmadan gerçekleştirildiğini ortaya koydu. Yan yana istiflenmiş çuvallar, üzerlerine yazılmış numaralar ya da işaretler ve çevredeki kişisel eşya parçaları, bu alanın, ölü bedenlerin kimliksizleştirilmesine dayalı bürokratik bir ölüm pratiğinin parçası olarak işlediğini gösteren unsurlar hâline geldi.


Sednaya Hapishanesi'ndeki İnfaz Odası (Anadolu Ajansı)

Toplu mezarların tespit edilmesiyle birlikte, yerel sivil savunma ekipleri ve gönüllü gruplar, alanları koruma altına almak ve delilleri sistematik biçimde kaydetmek üzere çalışmalar başlattı. Bu süreçte, çuvalların açılması, kalıntıların tek tek çıkarılması, kişisel eşyaların ayrılması ve fotoğraf–video kayıtlarının alınması gibi adımlar izlendi. Amaç, ileride yürütülebilecek kimlik tespit süreçleri ve olası yargılamalar için hem fizikî hem de dijital delil havuzu oluşturmak, aynı zamanda mezarların yağmalanmasını veya delillerin tahribini engellemekti.


Toplu mezarların ortaya çıkarılması, ailelerin kayıp yakınlarının izini sürme çabasını da yeniden canlandırdı. Bağdat Köprüsü çevresinde ve başka bölgelerde, yıllardır haber alamadıkları çocuklarının, kardeşlerinin ya da eşlerinin akıbetini öğrenme umuduyla mezarlık alanlarına gelen kişilerin varlığı kaydedildi. Bazı aileler, çuvallardan çıkan kıyafet parçalarını, ayakkabıları veya kişisel eşyaları inceleyerek bir işaret bulmaya çalıştı.


Bununla birlikte, ülke genelinde kaç toplu mezar bulunduğu, bu mezarlarda kaç kişinin gömülü olduğu ve kimlik tespit süreçlerinin ne kadarının tamamlanabileceği henüz net değildir. Savaşın seyri boyunca farklı vilayetlerde çok sayıda kayıt dışı gömü alanı oluşturulduğu bilinse de, bu alanların sistemli biçimde tespiti ve adli incelemeye konu edilmesi zaman alacaktır.

Mülteciler, Dönüşler ve Toplumsal Hafıza

Suriye iç savaşı boyunca milyonlarca kişi ülke içinde yerinden edildi veya komşu ülkelere sığındı; bu durum, 21. yüzyılın en büyük zorunlu göç hareketlerinden birini doğurdu. Esad rejiminin devrilmesi, bu geniş nüfus hareketinin geri dönüş dinamiklerini doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oluşturdu. Yeni dönemde, savaşın en yoğun yaşandığı bölgelerden bazılarında çatışma ortamının sona ermesi, bazı mültecilerin geri dönme ihtimalini gündeme taşıdı; ancak savaşın bıraktığı fizikî yıkım, ekonomik belirsizlik ve güvenlik endişeleri, “toplu ve hızlı geri dönüş” senaryosunu sınırlayan unsurlar olarak varlığını korudu.


Yurtdışındaki Suriyeliler arasında, rejimin çöküşünü kitlesel kutlamalarla karşılayan gruplar olduğu gibi, yeni dönemde de dışlanma, misilleme veya yeniden çatışma riskinden endişe duyan kesimler de bulunmaktadır. Uzun yıllar boyunca başka ülkelerde yaşamış, yeni ekonomik ve sosyal ağlar kurmuş kişiler, dönüş kararını yalnızca politik ve güvenlik kriterlerine göre değil, yerleştikleri toplumlarda oluşturdukları yaşamlarla kıyaslayarak vermektedir. Bu nedenle, Esad sonrası dönemde mülteci hareketlerinin seyri, sadece sınırların açılıp açılmamasıyla değil, yeni yönetimin vatandaşlık ilişkisini nasıl tanımladığı ve hukuki güvenceleri ne ölçüde somutlaştırdığı ile de yakından bağlantılı hale gelmiştir.

Geçiş Adaleti Tartışmaları ve Adalet–İntikam Gerilimi

Esad rejiminin çöküşü, savaş boyunca işlenen insan hakları ihlallerinin nasıl ele alınacağı sorusunu da gündeme taşıdı. Sednaya Hapishanesi’nde ve diğer gözaltı merkezlerinde maruz kalınan işkence pratikleri, Şam çevresinde ve ülkenin güneyinde ortaya çıkarılan toplu mezarlar ve sivillere yönelik sistematik saldırılar, geçiş adaleti mekanizmalarının zorunluluğunu gösteren olgular hâline geldi. Delillerin korunması, tanık ifadelerinin kayıt altına alınması ve komuta zinciri içindeki sorumluluğun ortaya çıkarılması, hem ulusal hem uluslararası düzeyde tartışılan başlıklar arasındadır.


Bu bağlamda temel gerilim, “adalet” talebi ile “intikam” eğilimi arasındaki ince çizgide ortaya çıkmaktadır. Kayıplarının akıbetini öğrenemeyen, işkence ve zorla kaybetme pratiklerine maruz kalan mağdurlar açısından, fail konumundaki kişilerin yargılanması ve cezalandırılması, yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda kişisel ve kolektif bir tanınma talebidir. Ancak bu talebin, geniş topluluklara yönelen kolektif cezalandırma pratiklerine veya yeni dönemde keyfî gözaltı ve infazlara dönüşmemesi, geçiş sürecinin meşruiyeti açısından kritik önemde kabul edilmiştir.


Sednaya Hapishanesindeki "Beyaz Bina" (Anadolu Ajansı)

Toplu mezarlarda ve hapishanelerde yürütülen çalışmalar, ileride oluşturulabilecek bir hakikat komisyonu ya da karma mahkeme için teknik temel sağlayabilecek niteliktedir. Ceset kalıntılarının kimliklendirilmesi, ölüm koşullarının tespiti ve bu verilerin sistematik biçimde arşivlenmesi, komuta kademesinin ve sahadaki uygulayıcıların sorumluluk zincirinin kurulması bakımından önem taşımaktadır.


Sonuç olarak, Esad rejiminin çöküşü, Suriye’de yalnızca bir iktidar değişimini değil, on üç yıla yayılan savaşın insani mirasıyla yüzleşme sürecini de beraberinde getirmiştir. Sednaya Hapishanesi’nin kapılarının açılması, toplu mezarların ortaya çıkarılması, mültecilerin ve yerinden edilmişlerin geleceğe dair tereddütleri ve farklı toplumsal kesimlerin hafızaları, bu sürecin temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Geçiş adaletinin nasıl tasarlanacağı ve uygulanacağı, hem yeni devlet yapısının meşruiyetini hem de Suriye toplumunun uzun vadeli barış ve birlikte yaşama ihtimalini doğrudan etkileyecek bir belirleyici olarak öne çıkmaktadır.

Uluslararası Tepkiler ve Bölgesel Dengeler

Esad Rejiminin Sonuna Verilen İlk Tepkiler

Beşar Esad rejiminin Aralık 2024’te fiilen sona erdiğinin anlaşılmasıyla birlikte, uluslararası alanda hızlı ve birbirinden kısmen farklılaşan tepkiler ortaya çıktı. Birçok devlet, yapılan ilk açıklamalarda “olumlu ama temkinli” bir dil benimsedi; Esad’ın ayrılışı, on yılı aşkın süre devam eden çatışma döngüsünün sonlandırılması bakımından önemli bir eşik olarak görülürken, yeni dönemde güvenlik boşluğu doğmaması gerektiği vurgulandı.


Avrupa başkentlerinden gelen açıklamalar, ağırlıklı olarak sivillerin korunması, insani yardım koridorlarının açılması ve yeni yönetimin uluslararası insancıl hukuk kurallarına uyma yükümlülüğüne işaret etti. Bazı ülkeler, Suriye’deki siyasi geçiş sürecine destek vermeye hazır olduklarını bildirirken, bu desteği “kapsayıcı bir siyasi süreç”, “hukukun üstünlüğü” ve “özgür seçimler” gibi şartlarla ilişkilendirdi.


ABD ve bazı Batılı aktörler, Esad’ın gitmesini memnuniyetle karşıladıklarını belirtti ancak hemen ardından radikal silahlı grupların güç kazanması, stratejik silahların ve olası kimyasal kapasitenin denetimsiz kalması, sınır ötesi güvenlik tehditleri gibi riskleri öne çıkardı. Bu çerçevede, yeni yönetimin hem ülke içinde güvenliği sağlayabilecek kapasitede olması hem de uluslararası güvenlik normlarına açık bir şekilde uyacağını göstermesi gerektiği dile getirildi.


Sednaya'nın Duvarlarına Bırakılan Notlar (Anadolu Ajansı)

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve ilgili temsilciler, Esad rejiminin çöküşünü, Suriye halkının uzun süredir devam eden acılarının sona ermesi için bir fırsat olarak nitelendirirken, geçiş döneminde “intikam değil adalet” anlayışının benimsenmesi çağrısında bulundu. Açıklamalarda, tüm tarafların hak ihlallerinden sorumlu tutulması gerektiği ve bunun yalnızca eski rejim kadrolarıyla sınırlı olamayacağı vurgulandı; böylece yeni yönetim ve sahadaki silahlı gruplar açısından da bir tür uyarı niteliği ortaya çıktı.


Körfez ülkeleri ve Arap dünyasının diğer aktörleri, Esad’ın devrilmesini, bölgesel diplomasi açısından yeni bir sayfa açma ihtimaliyle ilişkilendirdi. Bazı başkentler, Suriye’nin Arap Birliği içindeki yerinin kalıcı ve kapsamlı bir siyasi geçişe bağlı olarak yeniden tanımlanabileceğini belirtirken, diğerleri daha hızlı bir normalleşme ve ekonomik işbirliği sürecinden yana tutum aldı. Ortak nokta, Suriye’nin bölgesel sistemin dışında tutulmasının sürdürülebilir olmadığı, ancak yeni yönetimin meşruiyetini seçimler ve kurumsal reformlarla pekiştirmesi gerektiği yönündeydi.

Komşu Ülkeler ve Bölgesel Güç Dengesi

Komşu ülkeler açısından Esad rejiminin çöküşü, yalnızca Suriye iç dengelerinde değil, kendi iç siyaset ve güvenlik önceliklerinde de doğrudan etkileri olan bir gelişme oldu. Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak, savaş boyunca hem göç hareketleri hem de sınır güvenliği bakımından Suriye krizinin başlıca muhatapları hâline gelmişti. Yeni dönemde bu ülkelerin öncelikleri, sınır hattında istikrarlı bir yapı kurulması, radikal örgütlerin hareket alanının daraltılması ve mülteci meselesinin yönetilebilir bir çerçeveye oturtulmasıdır.


Türkiye açısından bakıldığında, kuzey Suriye’deki de facto durum ve mülteci nüfusun büyüklüğü nedeniyle Esad sonrası dönem, aynı anda hem risk hem de fırsat barındıran bir evreye işaret etmektedir. Bir yandan ülke sınırları boyunca yeni bir çatışma dalgası ve denetimsiz silahlı gruplar ortaya çıkma ihtimali endişe kaynağıdır; diğer yandan merkezi bir siyasi otoritenin güçlenmesi, sınır ticaretinin ve ulaşım hatlarının kademeli biçimde normalleşmesi için gerekli bir önkoşul olarak görülmektedir.


Sednaya Hapishanesi'nde Bırakılan Bir Not (Anadolu Ajansı)

Lübnan ve Ürdün, ekonomik kırılganlıkları ve yüksek mülteci nüfusları nedeniyle Suriye’deki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Bu iki ülke için kısa vadeli öncelik, yeni yönetimin sınır geçişlerini ve güvenlik koordinasyonunu aksatmayacak, radikal unsurların hareketliliğini sınırlayacak bir kapasiteye sahip olmasıdır. Aynı zamanda, uluslararası toplumun yeniden inşa ve insani yardım süreçlerine sağlayacağı katkının, komşu ülkelerdeki baskıyı hafifletecek şekilde tasarlanması beklenmektedir.


İran ve Körfez monarşileri açısından ise Esad sonrası Suriye, bölgesel nüfuz mücadelesinin yeni cephesini oluşturmaktadır. İran, uzun yıllar boyunca rejime siyasi, ekonomik ve askeri destek sağlamış; Suriye’yi hem “direniş ekseni”nin bir halkası hem de bölgedeki nüfuzunun coğrafi uzantısı olarak değerlendirmişti. Rejimin devrilmesi, bu stratejinin önemli ölçüde sorgulanmasına yol açtı. Yeni yönetimin İran’la ilişkileri hangi çerçevede sürdüreceği, silahlı grupların ve lojistik hatların geleceği, bu ülke açısından önemli belirsizlik noktalarıdır.


Körfez ülkeleri ise bir süredir Suriye ile ilişkilerinde ikili bir yaklaşım benimsemişti: Bir yandan Esad yönetimiyle sınırlı düzeyde diplomatik normalleşmeye yönelirken, diğer yandan Esad sonrası senaryolara hazırlık anlamına gelebilecek siyasi ve ekonomik temas kanallarını açık tutuyorlardı. Rejim değişikliğiyle birlikte, yeni yönetimle ilişkilerde ekonomik destek, enerji projeleri, yeniden inşa ihaleleri ve finansal işbirliği başlıklarının öne çıkmıştır; ancak bu süreç, yeni siyasi kadroların dış politikada nasıl bir çizgi izleyeceğine ve iç dengeleri ne ölçüde istikrara kavuşturabileceklerine bağlıdır.

İsrail’in Güvenlik Doktrini ve Suriye Dosyasının Yeniden Tanımlanması

Esad rejiminin çöküşü, İsrail açısından hem risk hem de fırsat içeren bir gelişme olarak görüldü. Bir yandan, Suriye’deki merkezi otoritenin zayıflaması, İran bağlantılı grupların ve diğer silahlı yapıların kontrolsüz hareket etmesi ihtimalini gündeme getirirken, diğer yandan Esad’ın devrilmesi, İran’ın Suriye üzerinden kurduğu askeri altyapıya ciddi bir darbe olarak yorumlandı.


İsrail’in kısa vadeli önceliği, Suriye içinde bulunan ağır stratejik silahların (özellikle uzun menzilli roket ve füze sistemleri ile hava savunma unsurlarının) denetimsiz grupların eline geçmesini engellemek ve yeni rejimin İsrail'e yönelik potansiyel gücünü kırmak oldu. Bu çerçevede, başkent çevresinde ve ülkenin güneyinde yapılan hava saldırıları, rejimden geriye kalan mühimmat depolarını, füze üretim ve araştırma tesislerini, radar ve hava savunma mevzilerini hedef aldı.


Golan Tepeleri çevresindeki hatların güvenliği, İsrail’in doktrininde öncelikli yerini korudu. 1974’ten bu yana var olan ayrıştırma ve tampon bölge düzeni, Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte yeniden değerlendirildi; sınır hattında mayın temizliği, yeni bariyerlerin güçlendirilmesi ve gözetleme kapasitesinin artırılması gibi adımlar gündeme geldi.


İsrail’in Suriye dosyasına yaklaşımında belirginleşen bir diğer unsur, bu ülkenin yalnızca bir “tehdit kaynağı” olarak değil, aynı zamanda bölgesel oyun içerisinde diplomatik pazarlık unsuru olarak değerlendirilmesidir. Esad sonrası dönemde yeni yönetimin, İran’la ilişkilerini sınırlayıp sınırlamayacağı, Lübnan’daki silahlı hareketlerle bağlarını nasıl tanımlayacağı ve Suriye topraklarının üçüncü aktörler tarafından hangi amaçlarla kullanılmasına izin vereceği, İsrail açısından belirleyici sorular hâline gelmiştir.


Bu bağlamda Suriye, Esad sonrası dönemde de bölgesel güç dengeleri ve güvenlik mimarisi açısından kritik bir konumda kalmaya devam etmektedir. Eski rejimin devrilmesi, bazı tehdit unsurlarını zayıflatmış, ancak aynı zamanda yeni ve belirsiz risk alanları doğurmuştur. İsrail’in ve diğer bölgesel aktörlerin bu belirsizlikle nasıl başa çıkacağı, Suriye’deki geçiş sürecinin yalnızca iç dinamiklerle değil, dış baskı ve beklentilerle de şekilleneceğini göstermektedir.


Böylece Esad rejiminin çöküşü, sadece iç savaşın son halkası değil, aynı zamanda Suriye’nin bölgesel sisteme nasıl yeniden eklemleneceği, hangi ittifak ağlarının güçleneceği ve bölge güvenlik doktrinlerinin nasıl güncelleneceği sorularının da başlangıç noktası hâline gelmiştir.

Günün Önerilen Maddesi
08.12.2025 tarihinde günün önerilen maddesi olarak seçilmiştir.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Yazar Bilgileri

Avatar
YazarEdanur Karakoç2 Ocak 2025 13:15
Avatar
YazarOnur Çolak8 Aralık 2025 06:02
Katkı Sağlayanlar
Katkı Sağlayanları Gör
Katkı Sağlayanları Gör

Etiketler

Tartışmalar

Henüz Tartışma Girilmemiştir

"Beşar Esad Rejiminin Çöküşü" maddesi için tartışma başlatın

Tartışmaları Görüntüle

İçindekiler

  • Tarihsel Arka Plan

    • Baas Partisi’nin İktidara Gelişi ve Devletin Dönüşümü (1963–2000)

    • Hafız Esad’dan Beşar Esad’a Aile Temelli Liderlik Süreci

    • 2011 Öncesi Siyasal, Ekonomik ve Toplumsal Gerilimler

  • Suriye İç Savaşının Seyri ve Esad Rejiminin Direniş Mekanizmaları (2011–2023)

    • 2011 Protestoları ve Silahlı Çatışmaya Geçiş

    • İç Savaşın Uluslararasılaşması

    • Rejimin Ayakta Kalma Stratejileri

  • Kırılma Noktaları: Esad Rejimini Zayıflatan Orta ve Uzun Vadeli Dinamikler

    • Askerî Dengelerde Aşınma ve Cephe Hatlarındaki Yıpranma

    • Devlet Kurumlarında Erozyon ve Meşruiyet Krizi

    • Uluslararası Baskının Birikimi

  • 2024 Öncesi Siyasal ve Askeri Gelişmeler

    • 2023–2024 Eşiğinde Cephe Düzeninde Değişim

    • Güvenlik Aygıtında Çatlaklar ve Saf Değiştirmeler

    • Bölgesel Aktörlerin Hesapları

  • Beşar Esad Rejiminin Çöküşü (Aralık 2025)

    • Kasım Sonundan Aralık Başına: Hızlanan Muhalif İlerleyiş

    • Humus’un ve Stratejik Geçiş Güzergahlarının Kaybı

    • Şam’ın Düşüşü ve Esad’ın Ülkeyi Terk Edişi

    • İsrail Hava Saldırıları ve Bölgesel Dengelerin Değişimi

    • Baas Rejiminin Sembol Olarak Çözülüşü

  • Rejim Sonrası İlk Günler

    • Geçici Otoritenin İnşası ve Devlet Kurumlarının Devamlılığı

    • Şam’da Gündelik Hayatın Yeniden Başlaması

    • Toplumsal Tepki

  • İnsani Boyut, Hafıza ve Geçiş Adaleti

    • Sednaya Hapishanesi’nin İfşası ve Kurumsallaşmış Şiddet

    • Toplu Mezarların Ortaya Çıkışı ve Kayıpların İzini Sürmek

    • Mülteciler, Dönüşler ve Toplumsal Hafıza

    • Geçiş Adaleti Tartışmaları ve Adalet–İntikam Gerilimi

  • Uluslararası Tepkiler ve Bölgesel Dengeler

    • Esad Rejiminin Sonuna Verilen İlk Tepkiler

    • Komşu Ülkeler ve Bölgesel Güç Dengesi

    • İsrail’in Güvenlik Doktrini ve Suriye Dosyasının Yeniden Tanımlanması

Bu madde yapay zeka desteği ile üretilmiştir.

KÜRE'ye Sor