12 Mart Muhtırası

fav gif
Kaydet
kure star outline
Olay
Askerî muhtıraAskerî müdahale
Tarih
12 Mart 1971
Yer
AnkaraTürkiye Geneli
İmzacılar
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh TağmaçKara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk GürlerHava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin BaturDeniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celâl Eyiceoğlu
Hedef
Süleyman Demirel hükümetini düşürmekPartilerüstü bir hükümet kurmakSiyasal düzeni askerî kontrol altına almakSilahlı eylem ve protestoları bastırmak
Sebep/İddialar
Mevcut hükümetin tıkanmasıÖğrenci hareketleri ve üniversite olaylarıİşçi hareketleri ve 15-16 Haziran 1970 olaylarıSağ-sol çatışmalarının yoğunlaşması
Uygulanış
Metin saat 12.05’te imzalandıSaat 13.00 TRT haberlerinde kamuoyuna duyurulduSaat 15.05’te Millet Meclisinde okunduDemirel hükümeti aynı gün istifa ettiNihat Erim başkanlığında partilerüstü hükümet kuruldu
Sonuç
11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesiAskerî yargının genişlemesiTİP’in kapatılmasıGrev ve lokavtların yasaklanmasıÜniversite özerkliğinin daraltılmasıTRT özerkliğinin sınırlandırılmasıYayın yasakları ve toplatma kararlarıTemel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması

12 Mart Muhtırası, 12 Mart 1971’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyicioğlu’nun imzasıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına ve Millet Meclisi Başkanlığına sunulan askerî içerikli bir siyasal müdahale belgesidir. Metin, hükümet ile parlamentoyu ülkeyi anarşi, kardeş kavgası ve sosyal-ekonomik huzursuzluk içine sürüklemekle suçlamış; anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirecek “kuvvetli ve inandırıcı” bir hükümetin demokratik kurallar içinde hızla kurulmasını talep etmiştir. Bu isteğin yerine getirilmemesi hâlinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareyi doğrudan devralacağı açıkça belirtilmiş, böylece muhtıra yalnızca bir görüş açıklaması değil, hükümet üzerinde doğrudan sonuç doğuran bir siyasal baskı unsuru hâline gelmiştir.【1】Nitekim muhtıra metni 12 Mart günü saat 12.05’te imzalanmış, saat 13.00 TRT haberlerinde kamuoyuna duyurulmuş ve aynı gün saat 15.05’te Millet Meclisinde okunmuştur.


12 Mart 1971, Türk siyasal hayatında 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 arasındaki askerî müdahaleler zincirinin ayırt edici halkalarından biri olarak öne çıkar. Bu tarihte doğrudan bir askerî yönetim kurulmasa da, Meclisin açık bırakıldığı fakat siyasal alanın askerî komuta kademesinin çizdiği sınırlar içinde yeniden düzenlendiği bir dönem başlamıştır. Bu yönüyle olay, yalnızca bir gün içinde verilmiş bir muhtıra olarak değil, yaklaşık üç yıl süren ve literatürde çoğu kez “ara rejim” olarak anılan bir yeniden yapılanma evresinin başlangıcı olarak değerlendirilmiştir.【2】Muhtıranın ortaya çıktığı zemin ise tek boyutlu değildir: 1960’ların sonlarında artan siyasal şiddet, ekonomik yavaşlama, parlamento içi tıkanma, ordu içindeki farklı müdahale eğilimleri ve 9 Mart girişiminin tasfiyesi, 12 Mart’ı hem sivil siyaset krizinin hem de askerî hiyerarşi içindeki güç mücadelesinin ürünü hâline getirmiştir. Bu nedenle 12 Mart Muhtırası, Türkiye’de asker-sivil ilişkileri, anayasal düzen, vesayet, reform söylemi ve demokratik meşruiyet tartışmalarının kesiştiği temel kırılma noktalarından biri olarak ele alınmaktadır.

Tanım, Kapsam ve Tarihsel Konum

12 Mart Muhtırası, 12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst komuta kademesi tarafından hazırlanarak Cumhurbaşkanına, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına ve Millet Meclisi Başkanlığına sunulan askerî içerikli siyasal bir müdahale metnidir. Metin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyicioğlu’nun imzasını taşımaktadır. Üç paragraftan oluşan metinde Parlamento ve hükümet, ülkeyi “anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar” içine sürüklemekle suçlanmış; anayasanın öngördüğü reformları uygulayacak, Atatürkçü görüş doğrultusunda hareket edecek ve “kuvvetli ve inandırıcı” nitelikte bir hükümetin demokratik usuller içinde kurulması istenmiş; bunun gerçekleşmemesi hâlinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin idareyi doğrudan üstleneceği bildirilmiştir.【3】 Metnin bu yapısı, muhtıranın hükümet üzerinde baskı oluşturan bir darbe ültimatomu niteliği taşıdığını göstermektedir.


12 Mart 1971 günü yaşanan süreç, müdahalenin işleyiş biçimini açık biçimde ortaya koymaktadır. Metin sabah saatlerinde son biçimine getirilmiş, saat 12.05’te imzalanmış, ardından TRT’ye gönderilerek saat 13.00 haber bülteninde okunmuş ve aynı gün saat 15.05’te Millet Meclisinde açıklanmıştır. Muhtıranın ilanından sonra Başbakan Süleyman Demirel hükümeti istifa etmiş, metin aynı gün içinde doğrudan hükûmet değişikliğine yol açmıştır. Müdahalenin etkisi, metnin yayımlandığı günle sınırlı kalmamış; hükümet değişikliği, partilerüstü kabine arayışı, sıkıyönetim uygulamaları, anayasal değişiklikler ve askerî vesayetin sivil siyaset üzerindeki etkileriyle birlikte 1971-1973 dönemini kapsayan daha geniş bir siyasal çerçeve oluşturmuştur.


Türk siyasal tarihi içindeki yeri bakımından 12 Mart, 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 arasındaki askerî müdahaleler dizisinin orta halkasında yer almaktadır. 27 Mayıs’ta yönetime doğrudan el konulmuş ve Millî Birlik Komitesi eliyle siyasal iktidar fiilen devralınmıştır. 12 Mart’ta ise Meclis ve anayasal kurumlar tamamen kapatılmamış, fakat hükümet askerî baskı altında istifaya zorlanmış ve yeni düzenleme sivil hükümetler üzerinden yürütülmüştür.


Bu fark nedeniyle 12 Mart, doğrudan askerî yönetim kurmayan fakat siyasal karar alanını askerî iradeye tâbi kılan bir müdahale biçimi olarak ele alınmıştır. Literatürde “çok partili dönemde demokrasiyi kesintiye uğratan ikinci askerî müdahale”, “yerinden alma darbesi” ve "pretoryan müdahale" gibi kavramsallaştırmalar aynı olguyu farklı yönlerden açıklamak için kullanılmıştır.【4】

12 Mart Muhtırası'nı Hazırlayan Kuvvet Komutanları (Anadolu Ajansı)


12 Mart’ın oluşumu, ordu içindeki güç dengeleriyle de bağlantılıdır. 1971 başlarında Türk Silahlı Kuvvetleri içinde farklı müdahale eğilimleri bulunmaktaydı. Üst komuta kademesi ile daha radikal bir askerî yönetim tasarımı üzerinde duran çevreler aynı çizgide değildi. 9 Mart 1971 için hazırlanan girişimin başarısız kalması ve bu çevrelerin tasfiye edilmesi, 12 Mart metninin biçimlenmesinde etkili oldu.


Bu nedenle 12 Mart Muhtırası, yalnızca sivil siyaset karşısında geliştirilmiş bir askerî tavır değil, aynı zamanda ordu içindeki müdahale biçimleri arasındaki farklılaşmanın sonucunda ortaya çıkan bir üst komuta müdahalesi niteliği taşımaktadır. Muhtıra metnindeki reform vurgusu ile açık müdahale tehdidinin aynı metinde birlikte yer alması, bu ikili yapının metne de yansıdığını göstermektedir.


Muhtıranın hukukî boyutu, müdahalenin tanımıyla doğrudan ilişkilidir. Müdahaleyi gerçekleştiren askerî çevreler bunu Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesiyle ilişkilendirmiştir.【5】Buna karşılık 1961 Anayasası, hiçbir organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını hükme bağlamaktaydı. Bu çerçevede 12 Mart, “anayasal düzeni koruma” söylemiyle gerekçelendirilmiş; ancak anayasal yetki sınırları bakımından kanuna aykırı bir güç kullanımı olarak yer almıştır. 1971 ve 1973 anayasa değişiklikleriyle temel haklar alanının daraltılması, özerk kurumların sınırlandırılması ve yürütmenin güçlendirilmesi, müdahalenin hukuk düzeni üzerindeki etkilerini genişletmiştir.


12 Mart, 1960 sonrasında yerleşen asker-sivil ilişki modelinin devamı içinde ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs sonrasında ordunun siyasal kriz dönemlerinde kendisini rejimin yönlendirici ve denetleyici gücü olarak konumlandırması, 12 Mart’ta yeniden görünür hâle gelmiştir. 12 Mart sonrasında kurulan hükümetler, yapılan anayasal değişiklikler, sıkıyönetim uygulamaları ve 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimi çevresindeki askerî baskı, müdahalenin etkisinin 12 Mart günüyle sınırlı kalmadığını göstermektedir. Bu nedenle 12 Mart, yalnızca bir hükümet değişikliği değil; 1970’lerin ilk yarısındaki siyasal düzenin, devlet güvenliği anlayışının ve askerî vesayet mekanizmalarının yeniden kurulması sürecinin başlangıç noktalarından biri olarak ele alınmaktadır.

1960’ların Sonlarında Türkiye

12 Mart Muhtırası’nın ortaya çıktığı dönem, tek bir kriz alanıyla açıklanabilecek bir yapı göstermemektedir. 1960’ların sonlarında Türkiye’de siyasal temsil mekanizmalarının zayıflaması, parlamento içi dengelerin bozulması, öğrenci ve işçi hareketlerinin yaygınlaşması, şehirlerde artan ideolojik şiddet, ekonomik büyümedeki yavaşlama ve ordu içindeki müdahale eğilimlerinin güç kazanması aynı zaman diliminde birbirini tetikleyen gelişmeler hâlinde ilerlemiştir. Buna karşılık krizlerle birlikte artan hareketlilik, devlet yapısı ve parti sistemi içinde sürdürülebilir bir denge oluşturma çabalarının yetersiz kalmasına neden olmuştur. Böylece 12 Mart’a giden zemin, yalnızca güvenlik sorunu ya da hükümet bunalımı değil; siyasal, toplumsal, ekonomik ve kurumsal unsurların üst üste geldiği çok katmanlı bir kriz alanı oluşturmuştur.

Adalet Partisi İktidarının Son Döneminde Siyasal Tıkanma

Adalet Partisi’nin son iktidar dönemindeki siyasal tıkanma, 1969 seçimlerinden sonra parti içi muhalefetin büyümesiyle belirginleşti. Demirel hükümeti 12 Kasım 1969’da 165 güvensizlik oyuna karşı 263 güvenoyu ile göreve başladı; ancak aynı günlerde parti içi iktidar mücadelesi de sertleşmişti. Hükümet programının görüşülmesi için AP’nin Meclis ve Senato grupları ortak toplandığında 146 muhalif üye toplantıya katılmadı.【6】Bu sırada Millet Meclisi Başkanı Ferruh Bozbeyli’nin ileride genel başkanlık için aday olacağı yönündeki söylentiler de parti içindeki saflaşmayı derinleştirdi.【7】Böylece 1969 sonundan itibaren sorun yalnızca muhalefet partileriyle rekabet olmaktan çıktı ve AP içinde Demirel yönetimine karşı örgütlü bir itiraz dönemi başladı.


Parti içi gerilim 1970 başında daha açık bir biçim aldı. CHP, Süleyman Demirel hakkında gensoru önergesi verdi; görüşmeler sırasında CHP’li milletvekilleri, Demirel’in kardeşinin Ziraat Bankasından 26 milyon lira kredi aldığı iddiasını Meclis gündemine taşıdı.【8】AP yönetimi, görüşmelerde konuşma süresinin on dakika ile sınırlandırılmasını istedi. AP milletvekilleri Ekrem Dikmen ile Kadri Eroğan bu sınırlamaya karşı çıkarak CHP ile birlikte oy kullandı. Grup toplantısında bu konuda bağlayıcı karar bulunmamasına rağmen her iki isim Haysiyet Divanına sevk edilerek partiden ihraç edildi.【9】Bu ihraçlar parti içi muhalefeti daha da büyüttü. İhracın kaldırılmasını ve parti içi uygulamaların değiştirilmesini isteyen 72 AP’li milletvekili Süleyman Demirel’e bir muhtıra verdi. Bu metin, daha sonra “72’ler muhtırası” olarak anılmış ve AP içindeki muhalefetin ortak belgesi hâline gelmiştir.【10】Ferruh Bozbeyli, Meclis Başkanı olduğu için 72’lerin içinde yer almamakla birlikte Demirel’e bu arkadaşlarla yeniden görüşülmesi gerektiğini ifade etmiştir.【11】


72’ler hareketi yalnızca ihraç meselesiyle sınırlı değildi. Muhalifler, artan sosyal, ekonomik ve siyasal istikrarsızlığın önlenmesini, parti programına ters düşen uygulamalara son verilmesini ve parti üyelerinin ihraç edilmesinin durdurulmasını talep ediyordu. Parti içi muhalefetin bu talepleri, hükümetin yönetim tarzına ve Demirel’in parti üzerindeki denetimine dönük daha geniş bir itirazı yansıtmaktaydı. Aynı dönemde Ethem Kılıçoğlu ile Cevat Önder gibi isimler de Demirel’i partiyi ikiye bölmekle suçlamış ve Haysiyet Divanına sevk edilmişti.【12】Böylece AP içindeki ayrışma, tek tek şahısların itirazı olmaktan çıkıp kurumsal bir kriz hâline geldi.


Bu kriz 11 Şubat 1970’te yapılan bütçe oylamasında hükümet bunalımına dönüştü. Daha sonra “41’ler” olarak anılan 41 AP milletvekili bütçeye karşı oy verdi ve Demirel hükümeti düştü.【13】 Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, hükümeti kurma görevini yeniden Demirel’e verdi. Demirel, istifa etmek zorunda kalan kabinedeki isimlerin önemli bir kısmını koruyarak yeni kabineyi kurdu; ancak bu durum parti içi krizi sona erdirmedi. Hükümet yeniden kurulmuş olsa da sürekli düşme tehlikesi altında kaldı. Bütçe oylaması, AP içindeki muhalefetin artık Meclis aritmetiğini değiştirecek düzeye ulaştığını gösterdi.


Bütçe krizinin ardından AP Disiplin Kurulu birçok milletvekilini partiden uzaklaştırdı ya da ihraç etti. 41 kişinin tamamı Haysiyet Divanına verildi, 26’sı ihraç edildi.【14】Bu süreçte parti içi muhalefet ayrı bir parti kurma yoluna gitti. Meclis Başkanlığından 19 Ekim 1970’te, AP’den ise Kasım 1970’te ayrılan Ferruh Bozbeyli’nin etrafında toplanan grup 18 Aralık 1970’te Demokratik Parti’yi kurdu. Partinin kurucuları arasında Saadettin Bilgiç, Faruk Sükan, Mehmet Turgut, Cevat Önder, İlhan Darendelioğlu, Talat Asal, Nilüfer Gürsoy, Neriman Ağaoğlu, Yüksel Menderes ve Mutlu Menderes de yer aldı. Bozbeyli genel başkan, Bilgiç ile Yüksel Menderes genel başkan yardımcısı oldu. Demokratik Parti, TBMM’de 41, Cumhuriyet Senatosunda 8 üyeyle siyasal hayatına başladı.【15】


12 Mart Belgeseli (TRT Arşiv)

Demokratik Parti’nin kuruluşu, AP içindeki bölünmeyi kurumsallaştırdı. Yeni parti, kapatılan Demokrat Parti’nin gerçek mirasçısı olduğu iddiasını öne çıkardı; siyasal af çıkarılmasını ve eski Demokrat Partililere yönelik yasakların kaldırılmasını savundu. Ferruh Bozbeyli’nin yanı sıra Saadettin Bilgiç, Faruk Sükan ve eski Demokrat Parti çevrelerinden gelen isimler, bu yeni partinin hem sembolik hem örgütsel omurgasını oluşturdu. AP tabanındaki çözülmeyi derinleştiren tek gelişme bu da değildi. 26 Ocak 1970’te kurulan Milli Nizam Partisi de Anadolu’daki küçük ve orta ölçekli girişimci çevrelere seslenerek AP tabanından oy çekebilecek yeni bir hat oluşturdu. Böylece Demirel’in partisi, bir yandan merkez sağdaki Demokratik Parti ayrılığı, diğer yandan Milli Nizam Partisi’nin yükselişi nedeniyle taban bütünlüğünü korumakta zorlandı.


Siyasal tıkanma yalnızca AP içindeki bölünmeyle de sınırlı değildi; muhalefet cephesinde de istikrarlı bir blok oluşamamıştı. CHP içinde İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Kemal Satır ve Nihat Erim çevreleri arasında çizgi farkları belirgindi. 1967’de Turhan Feyzioğlu, Orhan Öztrak ve Ferit Melen’in kurduğu Güven Partisi, CHP’nin “ortanın solu” çizgisine karşı merkeze yakın bir seçenek olarak ortaya çıkmıştı. 1971’e gelindiğinde siyasal alan, AP’nin iç bölünmeleri, CHP’nin çizgi tartışmaları, Güven Partisi’nin varlığı, MHP adını alan CKMP’nin milliyetçi hattı ve Milli Nizam Partisi’nin yükselişi arasında parçalı bir görünüm taşıyordu. Bu parçalanma, Mecliste iktidara karşı güçlü ve tek parça bir alternatifin doğmasını engelledi; buna karşılık mevcut iktidarın da tam bir otorite kuramadığı bir yapı üretti.


Aralık 1970’te TBMM’de Süleyman Demirel hakkında yürütülen soruşturma girişimi de siyasi atmosferin sertliğini ortaya koymuştur. 16 Aralık 1970’te Başbakan hakkındaki iddiaların soruşturulmasına ilişkin önerge 276’ya karşı 309 oyla reddedildi.【16】Görüşmeler sırasında soruşturma hazırlık komisyonu başkanı Naci Çerezci’nin açıklamaları Mecliste tartışmalara sebep oldu; Demirel kürsüye çıkarak soruşturma açılması yönünde talepte bulundu. Ancak oylamanın hemen ertesinde parti içi muhalefet AP’den ayrılarak yeni bir parti kurma kararını netleştirdi ve iki gün sonra Demokratik Parti kuruldu. Böylece Meclis içi hesaplaşma ile parti bölünmesi aynı haftada birbirine bağlandı.


1970 sonuna gelindiğinde Demirel hükümeti hukuken görevdeydi; fakat AP içindeki muhalefet nedeniyle parlamento çoğunluğu üzerinde tam denetim kuramıyor, bütçe ve güvenoyu gibi temel başlıklarda sürekli kriz riski taşıyor, muhalefetin gensoru ve soruşturma girişimleriyle karşılaşıyor, merkez sağ tabanını Demokratik Parti ve Milli Nizam Partisi karşısında bir arada tutmakta zorlanıyordu. Bu tablo, hükümetin yalnızca dış muhalefetle değil, kendi siyasal tabanındaki dağılmayla da mücadele ettiği bir döneme işaret etmektedir.


12 Mart’a gidilirken Adalet Partisi iktidarının son dönemindeki siyasal tıkanma, Demirel karşıtı 72’ler hareketi, 11 Şubat 1970 bütçe oylaması, 41’lerin ret oyları, disiplin soruşturmaları, Ferruh Bozbeyli ve Saadettin Bilgiç çizgisinin kopuşu ve Demokratik Parti’nin 18 Aralık 1970’te kurulması gibi somut olaylar üzerinden gelişmiştir. Bu gelişmeler, merkez sağın bütünlüğünü bozmuş ve yürütmenin Meclis içindeki siyasal ağırlığını zayıflatmıştır.

Toplumsal Hareketlilik, Öğrenci Eylemleri ve Şiddet Ortamı

1960’ların sonlarında toplumsal hareketlilik, üniversiteler, sendikalar, meslek kuruluşları ve sokak siyaseti üzerinden genişledi. Siyasi ve ekonomik kriz ortamı; dernekleşme, yayın faaliyetleri, öğrenci örgütlenmeleri ve sendikal yapılar için önceki döneme göre daha geniş bir alan açtı. Bu genişleme, kısa sürede yalnızca kurumsal temsil çerçevesinde kalmadı; üniversite kampüslerinden şehir merkezlerine, amfilerden fabrika çevrelerine taşan kitlesel bir siyasal görünürlük oluşturdu. 1968 sonrasında gençlik hareketleri; antiemperyalizm, bağımsızlık, üniversite reformu, sosyal adalet ve devlet yapısının dönüşümü gibi başlıklar etrafında daha sert ve örgütlü bir çizgiye yöneldi. Aynı dönemde sağ-milliyetçi çevreler de öğrenci örgütlenmeleri alanında daha görünür hâle geldi. Böylece üniversiteler, yalnızca eğitim kurumları değil, dönemin ideolojik ayrışmasının en yoğun biçimde yaşandığı alanlardan biri oldu.


Öğrenci hareketlerinin yükselişi 1968 dalgasının Türkiye’ye yansımasıyla daha belirgin bir boyut kazandı. Üniversite işgalleri, boykotlar, forumlar ve protestolar, önce eğitim sistemi ve üniversite yönetimleriyle ilgili talepler etrafında başladı; ardından Amerikan karşıtlığı, NATO eleştirileri ve 6. Filo protestolarıyla daha geniş bir siyasal içerik kazandı. Özellikle İstanbul ve Ankara’daki yükseköğretim kurumlarında örgütlenen öğrenci çevreleri, dönemin siyasal dili üzerinde etkili oldu.【17】Dev-Genç, Fikir Kulüpleri Federasyonu çevresi, üniversite dernekleri ve çeşitli sol gençlik grupları, kampüs eylemlerini toplumsal muhalefetin parçası hâline getirdi. Buna karşılık sağ öğrenci örgütlenmeleri de aynı dönemde güçlenince kampüs içindeki kutuplaşma giderek derinleşti. Üniversitelerdeki gerilim, yönetim binalarının işgali, derslerin aksaması ve öğretim üyeleri üzerindeki baskılarla daha sert bir nitelik kazandı.【18】


Bu dönemde öğrenci hareketleri ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar da sıklaştı. Polis müdahaleleri, gözaltılar ve kampüs çevresindeki çatışmalar, öğrenci eylemlerini yalnızca sıradan bir protesto biçimi olmaktan çıkarıp doğrudan; muhalefetin iktidarı protesto hakkına müdahaleyle suçladığı, iktidarın ise protestoların vandalizme varan boyutlarda şiddet içerdiğini iddia ettiği tartışmasının bir parçası hâline getirdi. Özellikle İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, ODTÜ ve İTÜ gibi kurumlar, dönemin en yoğun eylem ve çatışma alanları arasında yer aldı.【19】Kampüslerdeki boykot ve işgaller, zamanla yurt baskınları, öğrenci derneklerine saldırılar ve karşıt görüşlü gruplar arasındaki silahlı çatışmalarla birleşti. Böylece yükseköğretim alanındaki gerilim, eğitim meselesinin sınırlarını aşarak kamu düzeni ve siyasal meşruiyet tartışmasının merkezine yerleşti.

12 Mart Günü Ulus Gazetesi Önü (Anadolu Ajansı)


Toplumsal hareketlilik öğrenci alanıyla sınırlı kalmadı. İşçi hareketleri de aynı dönemde kitlesel bir görünürlük kazandı. Sendikal hakların genişlemesi, grev hakkının kullanılması ve işçi sınıfının sanayi bölgelerinde daha yoğun bir örgütlenme düzeyine ulaşması, 1960’ların sonundaki toplumsal muhalefetin ikinci büyük hattını oluşturdu. Türkiye İşçi Partisi’nin parlamentodaki varlığı, DİSK’in örgütlenme kapasitesi ve ücret, toplu sözleşme, iş güvencesi gibi talepler, emek hareketini yalnızca ekonomik değil siyasal bir aktör hâline getirdi. 15-16 Haziran 1970 olayları bu sürecin dönüm noktası oldu. İstanbul ve Kocaeli’nde on binlerce işçi, sendikal düzenlemelere karşı kitlesel yürüyüşler düzenledi; köprüler, ana yollar ve sanayi bölgeleri eylemlerin ana mekânlarına dönüştü.【20】


Kentsel alandaki toplumsal değişim de hareketliliğin toplumsal tabanını genişletti. Kırdan kente göçün hızlanması, gecekondu bölgelerinin büyümesi, sanayi merkezlerinde genç ve hareketli bir işçi nüfusunun oluşması, siyasal örgütlenmeler için yeni bir zemin yarattı. Kentlerin çevresinde hızla büyüyen nüfus, eğitim, istihdam, barınma ve kamusal hizmetler bakımından ciddi sıkıntılarla karşılaşıyordu. Bu sıkışma, hem sol hareketlerin hem de milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin yeni toplumsal tabanlar bulmasını kolaylaştırdı. Kent mekânı, yalnızca ekonomik dönüşümün değil, ideolojik örgütlenmenin de alanı hâline geldi. Gençlik dernekleri, öğrenci evleri, işçi mahalleleri, kahvehaneler ve yurtlar, dönemin siyasal kutuplaşmasının günlük hayat içindeki düğüm noktalarına dönüştü.


1969’dan sonra toplumsal hareketlilik ile siyasal şiddet arasındaki mesafe daraldı. Sol ve sağ görüşlü gruplar arasındaki karşılıklı saldırılar, üniversite ve şehir merkezlerindeki çatışmalar, bombalama olayları, baskınlar ve siyasal cinayetler kamuoyunda “anarşi” söyleminin yaygınlaşmasına yol açtı.【21】Şiddet, yalnızca sokak gösterilerinin uzantısı olarak değil, karşıt gruplar arasında süreklilik kazanan örgütlü bir mücadele biçimi olarak ortaya çıkmaya başladı. Öğrenci yurtları, kahvehaneler, dernek binaları ve bazı yerel merkezler karşıt gruplar için hedef hâline geldi. Bu ortam, ideolojik kutuplaşmayı gündelik hayatın parçası hâline getirdi. Güvenlik güçlerinin olaylara müdahalesi ise tarafsızlık, yeterlilik ve seçicilik bakımından sık sık muhalefet ve iktidar arasında tartışma konusu oldu.【22】Böylece şiddet, yalnızca kamu düzeni sorunu değil, devlet otoritesinin nasıl işlediği meselesine de dönüştü.


1970 sonu ve 1971 başında radikal örgütlerin silahlı eylemlere yönelmesi, toplumsal hareketlilik ile güvenlik meselesi arasındaki ilişkiyi daha da sertleştirdi. Banka soygunları, adam kaçırma olayları ve silahlı propaganda niteliği taşıyan eylemler, gençlik hareketinin bir bölümünün parlamenter alan dışına çıktığını gösterdi.【23】Bu gelişmeler, üniversite merkezli kitlesel öğrenci hareketi ile eylem odaklı örgütler arasında yeni bir ayrışma yarattı. Devletin güvenlik aygıtı ise silahlanmayla devam eden bu süreci, yalnızca öğrenci olayları değil, doğrudan rejime yönelik tehdit olarak değerlendirdi. Neticede 12 Mart’a giden süreçte toplumsal hareketlilik, bir yandan demokratik katılımın genişlemiş biçimlerini, diğer yandan bu genişlemenin şiddet ve güvenlik kriziyle iç içe geçtiği bir tabloyu birlikte barındırdı.

Ekonomik Yavaşlama ve Sermayesel Gerilimler

12 Mart öncesindeki ekonomik tablo, 1965 sonrasında görülen büyüme temposunun korunamaması ve ithal ikameci modelin sınırlarının daha görünür hâle gelmesiyle şekillendi. Adalet Partisi’nin ilk yıllarında ekonomide dış kaynak desteği, işçi dövizleri, iç pazarın genişlemesi ve tüketimi canlandıran politikalar sayesinde görece yüksek bir büyüme ivmesi sağlandı. 1965’ten itibaren GSMH ortalama yüzde 7 oranında arttı; bu büyüme, devletin tarım ürünlerinde uyguladığı taban fiyat politikalarıyla kırsal talebin korunması ve ücretli kesimlerin tüketim kapasitesinin belirli ölçüde yükseltilmesiyle desteklendi. Aynı dönemde Avrupa’ya giden işçilerin gönderdiği dövizler de dış ticaret açığının finansmanında önemli yer tuttu; AP iktidarının ilk döneminde yaklaşık 100 milyon dolar düzeyindeki işçi dövizleri, 1970’li yıllara gelindiğinde 1 milyar doları aşan bir hacme ulaştı.【24】Ancak bu büyüme yapısı, dış kaynak akışına, ithal girdilere ve korumacı iç pazar düzenine bağlıydı.


İthal ikameci sanayileşme modeli, başlangıçta tüketim malları ithalatını sınırlayıp yerli üretimi genişletse de, zamanla yatırım malları ve ara mallarında dışa bağımlılığın artmasına yol açtı. Teknoloji transferi ve sanayi girdilerindeki ithal katkısının yükselmesi, döviz ihtiyacını büyüttü. 1960’ların başından itibaren kullanılan dış kredi ve yardımlar, on yılın ikinci yarısında borç baskısı olarak geri döndü. 1969’a gelindiğinde ekonomik kriz daha görünür hâle geldi; hükümet kaynak bulmakta zorlandı ve 10 Ağustos 1970’te dış ticaret rejiminde liberalleşme ile ücretlerin bastırılması gibi önlemler içeren bir ekonomik paket yürürlüğe kondu. Bu paket, ekonomik yönetimin artık yalnızca büyümeyi sürdürmeye değil, döviz darlığını ve dış finansman baskısını sınırlamaya yöneldiğini göstermektedir.【25】


Büyümedeki yavaşlama, sayısal göstergelerde açık biçimde izlenebilmektedir. 1965 ile 1969 arasında yüzde 12 olan sınai büyüme hızı, 1970’te yüzde 1,5’e indi.【26】Bu düşüş, 12 Mart öncesindeki ekonomik sıkışmanın en belirgin verilerinden biri oldu. Aynı gelişme, parlamentodaki mevcut siyasal denge ile ekonomik sorunların evrimci yollarla çözülemeyeceği yönündeki kanaatleri de güçlendirdi. 1971 sonrasında sanayi gelirinde yüzde 8,7’lik artıştan söz edilmekle birlikte, plan hedefi yüzde 12 olarak belirlendiği için sanayi üretimi yine hedefin 3,3 puan gerisinde kaldı; 1970 yılındaki düşüşle karşılaştırıldığında toparlanma görülse de planlanan düzeye ulaşılamadı.【27】Ekonomik sorun, yalnızca büyüme oranının düşmesi değil; büyümenin niteliğinin, finansman yapısının ve toplumsal dağılımının da kriz üretmesiydi.


Ekonomik yavaşlama, Adalet Partisi’nin dayandığı toplumsal koalisyonu da sarstı. AP, ilk yıllarında iktisadi genişleme sayesinde büyük sermaye, küçük sermaye, kırsal seçmen ve taşra eşrafı gibi farklı kesimlerin desteğini birlikte alabilmişti. Ancak süreç içinde büyük sermaye, iktidarı küçük sermaye ile paylaşmaktan kaçındı.【28】Hükümet ise tarım ile sanayi arasında denge kurmaya çalıştı; fakat bu denge politikası hem büyük sanayi çevrelerini hem de diğer kesimleri tatmin etmedi. Kolay ithal ikamesi evresinin sona ermesiyle birlikte sermaye sınıfı içindeki çatışma keskinleşti; farklı bir piyasa bileşimi, dünya ekonomisiyle yeni ilişki biçimleri ve yeni siyasal ittifak arayışları ortaya çıktı. Böylece ekonomik kriz, yalnızca hükümet-toplum ilişkisini değil, sermaye sınıfının kendi iç dengelerini de bozdu.

12 Mart Sürecine Dair Belgesel (TRT Avaz)

Bu iç çatışmanın örgütsel düzeydeki en görünür sahalarından biri Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği oldu. TOBB’daki temsil sistemi bireysel oy esasına dayandığı için sayıca fazla olan küçük esnaf ve tüccar çevreleri yönetimlerde güçlü şekilde temsil edilebiliyor, buna karşılık büyük sermaye sahipleri ekonomik güçleriyle orantılı bir temsil bulamadıklarını iddia ediyordu.【29】Büyük sermaye açısından sorun, yalnızca temsil meselesi değildi; banka kredileri, döviz tahsisi, fiyat politikaları, ithalat lisansları ve kotalar da doğrudan çıkar çatışmasının konusuydu. Bu yüzden Odalar Birliği içindeki mücadele, büyük sanayi sermayedarları ile Anadolu merkezli küçük ve orta ölçekli ticari-sanayi çevreleri arasındaki gerilimin kurumsal ifadesi hâline geldi.


Bu gerilim, merkez sağ siyaset içindeki ayrışmalarla birleşti. Anadolu tüccar ve esnafının bir bölümü, Odalar Birliği çatısı altında kaybettikleri mücadele sonrasında Necmettin Erbakan liderliğinde Milli Nizam Partisi’ne yöneldi. Büyük toprak sahipleri ve eşraf çevrelerinin bir kısmı ise Adalet Partisi’nden kopan “26’lılar” ve devamındaki hareketler içinde yer aldı. Böylece ekonomik çıkar farklılaşmaları, yalnızca sınıflar arası bir mesele olarak değil siyasal parçalanmanın da temel unsurlarından biri olarak öne çıktı. Adalet Partisi’nin tek bir çatı altında topladığı sermaye, eşraf, köylü ve taşra destek tabanı, 1970’e gelindiğinde aynı parti tarafından temsil edilmesi zorlaşan bir yapı hâline geldi.


Sınıfsal gerilim yalnızca sermaye çevreleri arasında yaşanmadı. 1950’lerden itibaren tarım ve sanayide teknolojik gelişmelerin hızlanmasıyla birlikte sermaye sınıfı ve işçi sınıfı toplumsal yapıda daha güçlü konumlara geldi. 1927-1965 arasında tarımda iş bulma oranı yüzde 111 artarken sanayi sektöründe bu oran yüzde 308 oldu. 1970’e gelindiğinde sigortalı işçi sayısı 1,3 milyona ulaşmıştı ve bunların yüzde 70’i 200’den fazla işçi çalıştıran işletmelerde çalışıyordu. İşçi sınıfının niceliksel büyümesine rağmen büyüyen ekonomiden aldığı pay sınırlı kaldı. Kamuda maaşlı işçilerin reel ücret artışı 1964-1969 arasında yüzde 9,4 iken 1969’a gelindiğinde yüzde 5,5’e geriledi.【30】Bu tablo, sanayileşmenin işçi sınıfını büyüttüğünü; ancak gelir dağılımı ve ücretler bakımından gerilimleri de artırdığını göstermektedir.


Kentleşme süreci bu sınıfsal dönüşümü daha da derinleştirdi. 1950’de 5.244.337 olan kentli nüfus, 1970’te 13.817.717’ye ulaştı.【31】Köylünün işçileşmesi, gecekondu alanlarının büyümesi ve sanayi kentlerinde yoğunlaşan nüfus hareketi, sosyal yapıyı yeniden biçimlendirdi. Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik bir yer değiştirme değil, siyasal taleplerin ve ideolojik örgütlenmelerin tabanını genişleten bir süreçt doğurdu. Sanayi sınıfının sektörel ağırlığı artarken örgütlü işçi faaliyetleri de güç kazandı. Bu nedenle ekonomik yavaşlama dönemine girildiğinde ortaya çıkan gerilim, yalnızca şirketler ve devlet arasındaki kaynak paylaşımı meselesi değil; ücret, temsil, bölüşüm ve siyasal yönelim alanlarını birlikte etkileyen çok katmanlı bir çatışma düzeni oluşturdu.


1960’ların sonuna gelindiğinde parlamento zemininde çözüm üretilememesi ile ithal ikameci birikim sürecinin sınırlarına gelinmesi aynı anda yaşandı. Sanayi sınıfının 1960’lardaki büyüme konjonktürüyle kurduğu yapı zayıfladı; ekonomik yavaşlama, toplumsal sorunların yönetilmesini daha da güçleştirdi. Bu koşullar altında sermaye kesimleri arasındaki çıkar ayrılıkları daha sert biçimde görünür oldu; işçi hareketleri daha kitlesel bir nitelik kazandı; hükümetin hem büyümeyi sürdürme hem de farklı sınıfsal talepleri aynı anda karşılama kapasitesi daraldı. 12 Mart öncesindeki ekonomik kriz, bu nedenle yalnızca istatistiksel bir daralma değil; siyasal temsil, sınıfsal bölüşüm ve sermaye içi güç dengelerini aynı anda sarsan bir süreç olarak şekillendi.

Ordu-Siyaset İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı

12 Mart 1971’e giden süreçte ordu-siyaset ilişkilerinin tarihsel arka planı, yalnızca 1960’ların sonundaki güvenlik sorunlarıyla sınırlı değildi. Osmanlı’nın son dönemindeki modernleşme hamlelerinde ordunun öncü kurum olarak öne çıkması, askerî okullardan yetişen subay kadrolarının kendilerini yalnızca askerî değil, siyasal ve toplumsal dönüşümün de taşıyıcısı olarak görmelerine yol açtı. Bu çizgi, İttihat ve Terakki döneminde daha belirgin hâle geldi; Millî Mücadele’nin de bir subay kadrosu tarafından yönetilmiş olması, ordunun devlet yapısı içindeki rolünü güçlendirdi.


Cumhuriyet'in resmen ilanından itibaren siyasal iktidarın sivil kurumlar eliyle yürütülmesi kesin esas olmakla birlikte, bahsedilen tarihi kurucu-yürütücü kimliği sebebiyle ordunun uzun süre boyunca siyasetin tamamen dışında tutulması fiilen mümkün olmadı. Bu nedenle 12 Mart’a uzanan askerî müdahale çizgisinin, yalnızca 1971’in kısa vadeli krizlerinden değil, daha eski bir kurumsal hafızadan ve siyasal rol algısından da beslendiği anlaşılmaktadır.


Bu tarihsel zeminin Cumhuriyet dönemindeki en kritik kırılma noktası 27 Mayıs 1960 müdahalesi oldu. 27 Mayıs’la birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri, çok partili dönemde ilk kez doğrudan siyasal iktidarı devirdi ve askerî bürokrasinin siyasal sürece doğrudan müdahalesi bir çözüm seçeneği olarak görünür hâle geldi. 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan tablo, yalnızca Demokrat Parti iktidarının sona ermesiyle sınırlı kalmadı; ordunun siyasal kriz anlarında devreye girmesini olağanlaştıran yeni bir zihin dünyası da üretti. Bu süreç, sonraki yıllarda her bunalım anında çözümün seçim, hükümet değişikliği ya da parlamenter uzlaşma yerine askerî müdahalede aranmasına elverişli bir iklim oluşturdu. 12 Mart, bu çizginin ikinci büyük halkası olarak belirdi; 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 ise aynı müdahale geleneğinin sonraki örnekleri oldu.


27 Mayıs sonrasında ordu içinde tek bir siyasal yönelim oluşmadı. Müdahaleden sonra bir an önce sivil yönetime dönülmesini isteyen “ılımlılar” ile askerî rejimin sürmesini ve yapısal reformların askerî denetim altında tamamlanmasını savunan “köktenciler” arasında ayrışma ortaya çıktı. Milli Birlik Komitesi içinde başlayan bu gerilim, 1960’ların başında cuntalar, bildiriler, iç tasfiyeler ve komuta kademesine dönük baskılar biçiminde devam etti. 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963’te Talat Aydemir çevresinde gelişen iki darbe girişimi, ordunun kendi içinde de siyasallaşmış bir mücadele alanına dönüştüğünü gösterdi.


Bu ayrışma 1971’e gelindiğinde yeniden belirginleşti. 12 Mart Muhtırası, bir yandan parlamenter rejimi bütünüyle ortadan kaldırmak istemeyen Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay çizgisini, diğer yandan 9 Mart’ta daha köktenci bir müdahale hazırlığı içindeki Muhsin Batur ve Faruk Gürler’in baskısını aynı metinde buluşturan bir uzlaşma ürünü olarak ortaya çıktı.【32】


1961 Anayasası sonrasında kurulan siyasal yapı, ordu-siyaset ilişkisinin kurumsal boyutunu daha görünür hâle getirdi. Aynı dönemde ordu, yalnızca güvenlik kurumu olarak değil, siyasal sistemin önemli bileşenlerinden biri hâline geldi. 1960’lı yıllarda OYAK’ın kurulmasıyla askerî kesim ekonomik alanda da kurumsal bir aktör olarak belirdi; cumhurbaşkanlığı seçimi, Demokrat Partililerin siyasal haklarının iadesi ve çeşitli hükümet krizleri gibi meselelerde askerî çevrelerin dolaylı ya da açık müdahaleleri görüldü. Bu dönemde hiyerarşik yapıda zaaflar, ordu içi tasfiyeler ve farklı cunta oluşumları da arttı. Böylece ordu, hem devlet aygıtı içindeki kurumsal ağırlığını hem de aktüel siyaset üzerindeki etkisini aynı anda genişletti.


Muhtıra Sonrası Aynı Masa Etrafında Kuvvet Komutanları ve Siyasiler (Anadolu Ajansı)

Ordu içindeki bu siyasal rol algısının hukukî dayanaklarından biri, 10 Haziran 1935 tarihli 2771 sayılı Ordu Dâhili Hizmet Kanunu’nun 37. maddesi oldu. Bu maddede “Ordunun vazifesi, Türk yurdunu ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır” hükmü yer alıyordu.【33】


12 Mart’a gelinirken bu hüküm, 1961 anayasasının 4. maddesinde hiçbir kimse veya organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını bildirmesine rağmen, bazı askerî çevreler tarafından rejimi koruma ve kollama görevinin siyasete müdahale yetkisini de içerdiği biçiminde yorumlandı.


Böylece “Cumhuriyeti koruma” görevi, seçilmiş hükümetlerin üzerinde ve onlardan bağımsız bir askerî sorumluluk alanı olarak görüldü. Bu anlayışta ordu, kendisini hükümetlere değil devlete karşı sorumlu sayıyor; siyasal iktidarı ise devletin sürekliliği karşısında geçici ve ikincil bir unsur olarak konumlandırıyordu. 12 Mart’ın yasal dayanağı olarak da bu hüküm öne çıkarıldı.


1960’ların sonunda ordu ile siyaset arasındaki ilişki, yalnızca iç politika düzleminde değil, dış politika ve millî güvenlik algısı üzerinden de sertleşti. 27 Mayıs sonrasında ordunun kendisine siyasette özel bir rol biçmesi, dış politikada da benzer bir konum talebini beraberinde getirdi. Seçimle gelen hükümetlerin dış politikayı iç çekişmelerin aracı hâline getirebileceği iddiası, bazı askerî çevrelerde dış politika kararlarının da siyaset üstü ve millî mesele olarak görülmesine yol açtı. Bu yaklaşım, hangi konuların millî güvenlik tehdidi sayılacağına dair son sözü ordunun söylemesi gerektiği fikrini besledi. Böylece millî güvenlik kavramı, yalnızca dış tehditlerle değil, iç siyasetteki gelişmelerle de bağlantılı biçimde yorumlandı. 12 Mart’a giden süreçte öğrenci hareketleri, işçi eylemleri, sol örgütlenmeler ve parlamenter tıkanma, bu geniş millî güvenlik çerçevesi içinde değerlendirildi.


1971 başına gelindiğinde yüksek komuta kademesi ile daha köktenci darbe hazırlıkları içindeki çevreler arasındaki mesafe yeniden açılmıştı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur hariç yüksek komuta kademesinin büyük bölümüyle birlikte, yaşanan siyasal ve sosyoekonomik bunalımın mevcut parlamenter düzen içinde aşılması gerektiğini savunuyordu. Tağmaç, 1971 yılı için yayımladığı yeni yıl mesajında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “demokratik rejime ve Anayasa’ya bütün varlığı ile bağlı” olduğunu belirtmişti.【34】 Ancak daha köktenci bir müdahale hazırlığının ortaya çıkması üzerine, Memduh Tağmaç başkanlığındaki Genişletilmiş Komutanlar Konseyi kısmen daha sınırlı ve üst komuta denetiminde bir müdahaleye karar verdi.


12 Mart günü izlenen yöntem, bu tarihsel arka planın pratik sonucuydu. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları sabah Genelkurmay Başkanlığında toplandı; hazırlanan metin uzun bulunduğu için yeniden kaleme alındı; Metin saat 12.05’te imzalandı ve TRT’de okunmak üzere gönderildi. Saat 13.00 haberlerinde kamuoyuna açıklanan, saat 15.05’te Mecliste okunan metin, hükümeti istifaya zorlayan ve orduyu yönetimin üzerindeki belirleyici güç konumuna yerleştiren yeni bir evre başlattı. Meclis açık bırakıldı; ancak 12 Mart 1971 ile Nisan 1973 arasındaki dönemde belirleyici güç ordunun üst kademesi olmaya devam etti. Bu yapı, doğrudan askerî yönetim ile görünürde sivil hükümet arasında yer alan bir ara rejim biçimi oluşturdu.

Ordu İçindeki Ayrışmalar ve 9 Mart-12 Mart Hattı

12 Mart 1971’e giden askerî süreç, tek merkezden yürütülen yekpare bir müdahale hazırlığı biçiminde gelişmedi. 1960 sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri içinde siyasete müdahalenin yöntemi, kapsamı ve amacı konusunda belirgin ayrımlar oluşmuştu. 27 Mayıs’tan sonra orduda bir yandan emir-komuta zinciri içinde kalınmasını savunan ve müdahaleyi sınırlandırmak isteyen komuta kademesi, öte yandan daha köklü bir siyasal dönüşüm hedefleyen doğrudan cuntacı eğilimler vardı. 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963’te Talat Aydemir çevresinde ortaya çıkan darbe girişimleri, bu ayrışmanın erken örneklerini oluşturdu. 1971’e gelindiğinde aynı çizgi yeni aktörlerle yeniden ortaya çıktı.


Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, parlamenter rejimin tümüyle tasfiyesine mesafeli duran ve müdahalenin ancak hiyerarşi içinde, üst komuta denetiminde yürütülmesini isteyen çizgiyi temsil ediyordu. Buna karşılık 9 Mart çevresinde şekillenen yapı, mevcut siyasal düzenin yalnızca hükümet değişikliğiyle değil, daha kapsamlı bir rejim dönüşümüyle aşılması gerektiğini savunuyordu. Bu nedenle 12 Mart Muhtırası, yalnızca sivil siyaset karşısında geliştirilmiş bir askerî müdahale değil, aynı zamanda ordu içindeki iki farklı müdahale anlayışının çatışması ve yeniden dengelenmesi sonucu ortaya çıktı.


1970 sonu ile 1971 başı arasında yaşanan gelişmeler, bu ayrışmanın üst komuta kademesine kadar ulaştığını gösterdi. 25 Ocak 1970 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısında Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un yaptığı uzun konuşmada anayasanın devlete yüklediği görevlerin yerine getirilmediği, sağın sorunların çözümünü engellediği ve hükümetin sağ çevrelere ödün verdiği yönünde değerlendirmeler yer aldı. 21 Kasım 1970’te Batur’un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a yazdığı mektupta da hükümet ile parlamentonun hızla kuvvet ve itibar kaybettiği, silahlı kuvvetler içinde “en çalışkan, en akıllı ve en ehil” kişilerin mevcut sistemden umudu keserek teşkilatlanmaya başladığı belirtiliyor, idari, ekonomik ve sosyal reformların gerçekleştirilebilmesi için partiler arası bir “yuvarlak masa” çözümü öneriliyordu. Sunay ise bu yaklaşıma “en fena hükümet, hükümetsizlikten iyidir” karşılığını verdi.【35】


Aynı dönemde Memduh Tağmaç da 1971 yılı mesajında üniversitelerdeki şiddeti sert biçimde eleştirmekle birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “demokratik rejime ve Anayasa’ya bütün varlığı ile bağlı” olduğunu vurguluyordu. Bu tablo, üst komuta kademesinde aynı anda hem mevcut siyasal düzene yönelik ciddi hoşnutsuzluğun hem de hiyerarşi dışı ve açık bir cuntacı müdahaleye karşı mesafenin bulunduğunu göstermektedir.


9 Mart 1971 için hazırlanan girişim, bu askerî huzursuzluğun en radikal hattını temsil etti. Bu girişim çevresinde Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi isimlerin etkisinden; “Devrim Anayasası”, “Devrim Partisi Tüzüğü”, “Devrim Konseyi” ve yeni Bakanlar Kurulu listesi gibi taslaklardan söz edilmektedir. Planlanan yapıda Orgeneral Faruk Gürler’in devlet başkanı, Muhsin Batur’un başbakan, Tümgeneral Celil Gürkan’ın başbakan yardımcısı olması; Bahri Savcı, Osman Olcay, Nusret Fişek, Altan Öymen ve Uğur Mumcu gibi sivil isimlerin çeşitli görevler için düşünülmesi, 9 Mart hattının yalnızca hükümeti düşürmeye dönük değil, asker-sivil ortaklığına dayalı yeni bir yönetim kurmaya yönelik olduğunu göstermektedir.【36】


MİT’e aktarılan bilgilerde de cuntanın elinde bir “devrim anayasası” taslağı bulunduğu, asker-sivil bir iktidar modeli üzerinde durulduğu ve hükümet darbesi amaçlı bir örgütlenme hazırlandığı belirtilmektedir.【37】 Bu yönüyle 9 Mart girişimi, 12 Mart sonrasında kurulacak partilerüstü hükümet modelinden daha ileri, daha doğrudan ve daha ideolojik bir rejim değişikliği tasarımı taşımaktaydı.


12 Mart Muhtırası Sonrası'ndan Bir Kare (Anadolu Ajansı)

Bu süreçte Muhsin Batur ile Faruk Gürler’in konumu özellikle karmaşık bir görünüm sergiledi. 9 Mart hazırlıklarında her iki ismin de adı öne çıkıyor, hatta bazı anlatımlarda yeni rejimin başlıca askerî yüzleri olarak sunuluyorlardı. Buna karşılık yalnızca birkaç gün sonra aynı isimler 12 Mart Muhtırası’nı imzalayan üst komuta ekibi içinde yer aldı.


Bu geçiş, 9 Mart girişiminin başarı şansının zayıf görülmesi, üst komuta kademesinin ağırlığını koyması, cuntanın deşifre olması ve özellikle Memduh Tağmaç ile 1. Ordu Komutanı Faik Türün’ün baskısıyla açıklanmaktadır.


Bir anlatımda, Faruk Gürler’in dâhil olduğu söylenen gruptan ayrılması için Tağmaç ve Faik Türün tarafından baskı altına alındığı, Gürler’in çekilmesinden sonra Batur’un da tek başına bu girişim içinde kalmakta tereddüt ettiği belirtilmektedir. Bu nedenle 9 Mart ile 12 Mart arasında görülen kadro sürekliliği, aynı siyasal programın devamı anlamına gelmemekte; aksine aynı aktörlerin iki farklı müdahale seçeneği arasında yer değiştirdiğini göstermektedir.


10 Mart 1971’de Ankara’da toplanan Genişletilmiş Komuta Konseyi’ne ordudaki tüm orgeneraller ve korgeneraller çağrıldı. Toplantıda hükümetin çekilmesi, anayasanın ve seçim kanununun değiştirilmesi, bazı reformların uygulanması ve bu çerçevede ertesi gün hükümete muhtıra verilmesi yönünde karar alındı. Bu karar, 9 Mart’taki daha dar kadrolu ve ideolojik darbe hazırlığının yerini, üst komuta denetimindeki daha geniş ve hiyerarşik bir müdahale biçimine bıraktığını göstermektedir.


12 Mart metninin içeriği de bu geçişin izlerini taşımaktadır. Metinde bir yandan anayasanın öngördüğü reformları uygulayacak “kuvvetli ve inandırıcı” bir hükümet kurulması istenmiş, öte yandan bu yapılmazsa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin idareyi doğrudan üzerine almaya kararlı olduğu açıkça belirtilmiştir. Reform vurgusu ile açık müdahale tehdidinin aynı metinde birleşmesi, metnin yalnızca klasik bir askerî uyarı olmadığına işaret eder.


Bir tarafta 9 Mart çevresinin reformcu ve dönüştürücü söylemine yakın unsurlar, diğer tarafta komuta kademesinin denetim ve sınırlama mantığı aynı belge içinde yan yana gelmiştir. Bu nedenle 12 Mart Muhtırası, ne bütünüyle 9 Martçı radikal hattın devamı ne de yalnızca anayasal düzene bağlı bir “ikaz” metni olarak görülebilir; iki farklı askerî-siyasal hattın güç mücadelesi sonunda ortaya çıkan melez bir müdahale formülüdür.


9 Mart girişiminin tasfiyesi, 12 Mart sonrasındaki askerî hiyerarşinin yeniden kurulması bakımından da belirleyici oldu. Cuntaya ilişkin bilgilerin MİT üzerinden komuta kademesine ulaşması, radikal darbe seçeneğinin hareket alanını daralttı. 16 Mart 1971’de 9 Mart cuntasına adı karışan çok sayıda subay resen emekliye sevk edildi. Bu tasfiye, 12 Mart’ın yalnızca sivil iktidara yönelen bir müdahale olmadığını; aynı zamanda ordu içindeki rakip müdahale biçimlerini tasfiye ederek askerî müdahale tekelini üst komuta kademesinde topladığını göstermektedir. Böylece 12 Mart, iki düzeyli bir işlev gördü: Demirel hükümetini çekilmeye zorladı ve eşzamanlı olarak ordu içindeki daha radikal, daha doğrudan darbe öngören hattı bastırdı.


Aynı kurumsal yapı içinde gelişen bu iki müdahale biçimi arasındaki fark, 1971 askerî sürecinin en temel özelliğini oluşturdu: ordu içindeki siyasal müdahale iradesi ortak olmakla birlikte, bu müdahalenin niteliği, sınırı ve hedefi konusunda derin bir ayrışma vardı. 12 Mart Muhtırası, bu ayrışmanın sonunda üst komuta çizgisinin galip geldiği müdahale biçimi olarak şekillendi.

12 Mart 1971 Günü: Metnin hazırlanışı, İletilişi ve Resmen İlanı

12 Mart Muhtırası’nın verilişi, birkaç saat içinde tamamlanan tek aşamalı bir işlem olmamış; Genelkurmay’daki toplantı, metnin yeniden kaleme alınması, imza süreci, TRT yayını ve Meclis ile Cumhuriyet Senatosu’na iletilmesi gibi birbirini izleyen aşamalar üzerinden yürümüştür. 10 Mart 1971’de yapılan Genişletilmiş Komuta Konseyi toplantısında müdahale yönünde karar alınmış, 12 Mart sabahı ise bu karar yazılı metne dönüştürülmüştür. Hazırlanan ilk metin uzun bulunmuş; bunun ardından daha kısa ve doğrudan sonuç doğuracak yeni bir metin hazırlanmıştır.


Aynı gün saat 12.05’te imzalanan metin önce TRT’ye gönderilmiş, saat 13.00 haberlerinde okunmuş, ardından saat 15.05’te Millet Meclisi’nde duyurulmuştur. Cumhuriyet Senatosu da daha sonra olağanüstü toplanarak muhtıra ve hükümetin istifasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresini dinlemiştir. Bu süreç, metnin yalnızca askerî komuta içinde kalmadığını; yürütme, yasama ve kamuoyuna eşzamanlı biçimde yöneltilmiş bir müdahale aracı olarak kullanıldığını göstermektedir.

Genelkurmay’daki Toplantı ve Metnin Son Biçimi

12 Mart 1971 sabahı Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları Genelkurmay Başkanlığında toplandı. 10 Mart 1971 tarihli Genişletilmiş Komuta Konseyi’nde müdahale yönünde alınan kararın yazılı bir metne dönüştürülmesi bu toplantıda tamamlandı. İlk hazırlanan metin uzun bulundu; bunun üzerine Muhsin Batur, Faruk Gürler ve Celal Eyicioğlu tarafından yeni bir metin kaleme alındı. Bu ikinci metin, üç maddelik daha kısa bir ültimatom biçiminde düzenlendi.


Metinde parlamentonun ve hükümetin ülkeyi anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sürüklediği ileri sürülmüş; anayasanın öngördüğü reformları uygulayacak, inkılâp kanunlarını sürdürecek ve “kuvvetli ve inandırıcı” bir hükümetin demokratik kurallar içinde kurulması istenmiş; bu husus süratle yerine getirilmezse Türk Silahlı Kuvvetleri’nin idareyi doğrudan üstleneceği bildirilmiştir. 12 Mart metninin bu kısa ve doğrudan yapısı, 9 Mart çevresindeki daha geniş rejim tasarılarından farklı olarak, aynı gün içinde yürütme üzerinde sonuç doğuracak bir askerî baskı belgesi niteliği taşımaktadır. Aşağıda, muhtıra metninin nihai hali yer almaktadır:【38】

Ankara, 12 Mart 1971
Millet Meclisi Başkanlığına
Ankara

  1. Parlâmento ve Hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa'nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
  2. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silâhlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partilerüstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek, mevcut anarşik durumu giderecek Anayasa'nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zarurî görülmektedir.
  3. Bu husus sür’atle tahakkuk ettirilmediği takdirde Türk Silâhlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.

Bilgilerinize.

İmza Süreci ve İmzacı Komutanlar

12 Mart Muhtırası’nın imza süreci, metnin hazırlanışından bağımsız ve otomatik bir işlem olarak gerçekleşmedi. Genelkurmay Başkanlığında yapılan sabah toplantısında son biçimi verilen metin, imzaya açılmadan önce üst komuta kademesi içinde yeniden değerlendirildi. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, hazırlanan metni ilk aşamada hemen imzalamamış; bir süre tereddüt göstermiştir.【39】

Bu tereddüdün arkasında, metnin sertliği kadar, 9 Mart’ta hazırlanan daha radikal müdahale hattının hemen ardından üst komuta kademesinin hangi sınırlar içinde hareket edeceği meselesi de bulunuyordu. Buna rağmen süreç aynı gün içinde tamamlandı ve muhtıra 12 Mart 1971’de saat 12.05’te imzalandı. Bu saat bilgisi, müdahalenin kurumsal akışını izlemek bakımından önemlidir; çünkü imza ile kamuoyuna duyuru arasında yaklaşık bir saatten az bir zaman vardır ve bu durum metnin imzalanır imzalanmaz dolaşıma sokulduğunu göstermektedir.


Metni imzalayan komutanlar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst karar düzeyini temsil eden dört isimdi: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyicioğlu. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Semih Sancar’ın muhtırayı imzalayanlar arasında yer almadığı görülmektedir. Bu durum, metnin doğrudan Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarının ortak iradesi olarak sunulduğunu göstermektedir.


İmza kompozisyonu, 12 Mart’ın klasik anlamda doğrudan bir cunta bildirisi değil, bir üst komuta müdahalesi olduğunu ortaya koyan temel unsurlardan biridir. 27 Mayıs’taki Millî Birlik Komitesi yapısından farklı olarak, 12 Mart metni doğrudan kuvvet komutanlarının imzalarıyla meşrulaştırılmaya çalışılmış; böylece müdahalenin, ordunun hiyerarşik tepesi tarafından alındığı izlenimi özellikle vurgulanmıştır.

12 Mart Muhtırası (TBMM)


İmza atan dört komutanın her biri, 1971 askerî sürecinde farklı ağırlıklara sahipti. Memduh Tağmaç, Genelkurmay Başkanı olarak metnin son onay mercii ve müdahalenin kurumsal yüzüydü. Faruk Gürler ile Muhsin Batur, 9 Mart öncesindeki daha radikal müdahale hazırlıklarıyla da adları anılan isimlerdi; buna rağmen 12 Mart’ta üst komuta çizgisine dâhil olarak metnin altına imza attılar. Celal Eyicioğlu ise Deniz Kuvvetleri Komutanı sıfatıyla bu ortak bildiriye katıldı.


Bu bileşim, 9 Mart çevresindeki farklı eğilimlerin 12 Mart metni üzerinde tam bir kopuşla değil, üst komuta denetimi altında yeniden dizilerek buluştuğunu göstermektedir. Özellikle Gürler ve Batur’un hem 9 Mart anlatılarında hem 12 Mart muhtırasında görünmesi, askerî müdahale hattının kendi içindeki geçişkenliğini ortaya koymaktadır. 12 Mart metni, bu nedenle yalnızca dört imzadan ibaret bir resmî belge değil; ordu içindeki müdahale eğilimlerinin üst komuta lehine yeniden hizalanmasının yazılı sonucu niteliğindedir.


İmza sürecinin siyasal etkisi, imza anıyla sınırlı kalmadı. Dört komutanın ortak imzası, metni bir askerî görüş açıklamasından çıkarıp doğrudan siyasal sonuç doğuracak bir kurumsal müdahale belgesine dönüştürdü. Başbakan Süleyman Demirel’in aynı gün istifaya yönelmesi, metnin yalnızca tehdit içeren potansiyel bir bildiri değil, fiilen yürütmeyi sona erdiren bir güç beyanı olduğunu gösterdi.


İmza süreci ile hükümetin çekilişi arasındaki zaman aralığının son derece kısa olması, 12 Mart’ta askerî iradenin yürütme üzerindeki etkisinin dolaylı değil, doğrudan işlediğini göstermektedir. Böylece imza, yalnızca metnin resmî geçerlilik kazanması anlamına gelmemiş; aynı gün içinde hükümet değişikliğini başlatan işlem hâline gelmiştir.

TRT Yayını ve Kamuoyuna Duyuruluş

12 Mart Muhtırası’nın kamuoyuna duyurulması, metnin hazırlanışı ve imzasının hemen ardından gerçekleşti. Genelkurmay Başkanlığında son biçimi verilen ve saat 12.05’te imzalanan metin, gecikmeye bırakılmadan TRT’ye gönderildi. Aynı gün saat 13.00 haber bülteninde muhtıra radyo aracılığıyla kamuya okundu. Bu zamanlama, askerî komuta kademesinin metni yalnızca Cumhurbaşkanına ve yasama organlarına iletilen bir resmî belge olarak değil, aynı anda ülke çapında duyurulacak bir siyasal bildiri olarak tasarladığını göstermektedir.


Radyo, 1971 Türkiye’sinde en yaygın ve en hızlı kitle iletişim araçlarından biri olduğu için, bildirinin TRT üzerinden okunması müdahalenin ilk anda bütün ülkeye ulaşmasını sağladı. Böylece 12 Mart Muhtırası, kapalı devre bir askerî tebliğ olarak kalmadı; imzadan yaklaşık bir saat sonra kamu düzenini ve siyasal iktidarı doğrudan etkileyen ulusal bir ilan biçimine dönüştü.


TRT yayınının biçimi ve zamanı, müdahalenin psikolojik ve siyasal etkisini artırdı. Saat 13.00 haberleri, günün en çok dinlenen haber kuşaklarından biriydi ve metnin bu bültende okunması, bildirinin yalnız siyasal çevrelere değil, doğrudan genel kamuoyuna yöneltilmesini sağladı. Metinde Parlamento ve hükümet açık biçimde sorumlu tutuluyor, “anarşi”, “kardeş kavgası”, “sosyal ve ekonomik huzursuzluklar” vurgulanıyor, “kuvvetli ve inandırıcı” bir hükümetin kurulması isteniyor ve bunun gerçekleşmemesi hâlinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin idareyi doğrudan üzerine alacağı bildiriliyordu.

12 Mart Öncesi Yaşanan Protestolardan Bir Kare (TBMM)


Bu içerik, TRT yayını yoluyla aynı anda hem bir tehdit hem de bir siyasal yönlendirme işlevi gördü. Kamuoyunun muhtırayı ilk kez resmî radyo haberinde duyması, müdahalenin meşru devlet iletişimi görünümü içinde sunulmasına da hizmet etti. Böylece askerî bildiri, olağanüstü bir güç kullanımının ilanı olmasının yanında, resmî yayın düzeni aracılığıyla normalleştirilmiş bir devlet açıklaması biçiminde dolaşıma sokuldu.


TRT duyurusu ile siyasal sonuçlar arasındaki bağ çok kısa süre içinde ortaya çıktı. Muhtıra kamuoyuna açıklandıktan sonra Başbakan Süleyman Demirel gelişmeleri değerlendirdi ve hükümet çekilme sürecine girdi. Böylece radyo yayını, yalnız bilgi aktaran bir haber işlemi değil, yürütmenin meşruiyet ve fiilî hareket alanını aynı gün içinde daraltan bir aşama oldu. Meclis ve Cumhuriyet Senatosu’na resmî sunuş daha sonra gerçekleştirilmiş olsa da, ülke genelinde ilk siyasal etki TRT yayınıyla oluştu. Bu nedenle 12 Mart’ın duyuru sürecinde radyo, askerî müdahalenin kamuya açılan ilk kapısı ve siyasal sonucun ilk görünür aracı oldu.

Meclis ve Senato’ya Sunuluş

12 Mart Muhtırası, TRT’de saat 13.00 haberlerinde kamuoyuna duyurulduktan sonra yasama organlarına da resmî olarak iletildi. Aynı gün saat 15.05’te Muhtıranın Meclis kürsüsünde okunmasıyla birlikte yasama organı, fiilen askerî baskı altında işleyen yeni dönemin ilk doğrudan muhatabı hâline geldi.


Bu aşamada Meclis feshedilmedi; ancak bildirinin içeriği, parlamentonun kendi olağan iradesiyle değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizdiği sınırlar içinde hareket edeceğini açıkça ortaya koydu. Metinde “partilerüstü” anlayışla güçlü bir hükümet kurulmasının istenmesi ve bunun gerçekleşmemesi hâlinde ordunun yönetime doğrudan el koyacağını bildirmesi, yasama organına tanınan alanın fiilen daraltıldığını gösteriyordu.


Millet Meclisi’ndeki okunuş, yalnızca bir bilgilendirme işlemi değildi; aynı zamanda yürütmenin sona erişinin ve yeni hükümet formülünün dayatılmasının kurumsal ilanı niteliğindeydi. Muhtıranın duyurulmasının ardından Başbakan Süleyman Demirel istifa etti. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, hem muhtırayı hem de hükümetin istifasını yasama organlarına tezkere ile bildirdi.


Böylece 12 Mart günü yaşananlar, önce askerî bildiri, ardından hükümetin çekilişi ve sonrasında Cumhurbaşkanlığı kanalıyla yasama organlarının resmî bilgilendirilmesi biçiminde ilerledi. Müdahalenin bu kurumsal zinciri, askerî komuta kademesinin tek başına hareket eden bir güç olmaktan çok, Cumhurbaşkanlığı ve yasama organlarını da aynı gün içinde yeni sürecin parçası hâline getirdiğini göstermektedir.

Muhtıra Öncesi 6. Filo'ya Dair Protestolardan Bir Kare (TBMM)


Cumhuriyet Senatosu da aynı gün gelişmeler üzerine olağanüstü toplandı. Senato oturumunda önce Cumhurbaşkanlığı tezkeresi okundu; ardından muhtıra ve Demirel hükümetinin istifasına ilişkin bilgi senatörlere aktarıldı. Senato’daki görüşmeler, 12 Mart’ın yalnızca yürütme krizine yol açmadığını, iki kanatlı yasama yapısının da doğrudan askerî müdahalenin etkisi altına girdiğini ortaya koydu.


Meclis ve Senato açık bırakılmış olsa da, her iki kurumun da aynı gün içinde askerî bildiri ve hükümet istifasıyla karşı karşıya kalması, parlamenter düzenin işleyişinin fiilen askerî baskı altında yeniden tanımlandığını gösterdi. Bu nedenle 12 Mart’ta yasama organlarının kapatılmaması, onların serbest siyasal inisiyatiflerini korudukları anlamına gelmedi; aksine, kurumsal biçim korunurken karar alanının daraltıldığı yeni bir müdahale modeli ortaya çıktı.


Meclis ve Senato’ya sunuluş süreci, 12 Mart müdahalesinin yöntemini açık biçimde ortaya koymaktadır. 27 Mayıs 1960’ta yasama organı dağıtılmış ve siyasal iktidar doğrudan askerî organlarca devralınmıştı. 12 Mart’ta ise parlamentonun kurumsal varlığı korunmuş, fakat hükümet askerî ültimatom altında çekilmiş ve yeni hükümetin hangi çerçevede kurulacağı yasama organlarına fiilen bildirilmiştir.


Bu yöntem, müdahalenin doğrudan askerî yönetim ile görünürde anayasal süreklilik arasında yer alan ara biçimini somutlaştırmaktadır. Meclis ve Senato’nun açık bırakılması, 12 Mart sonrasında kurulacak partilerüstü hükümet formülünün ve anayasal değişiklik sürecinin parlamenter görünüm içinde yürütülmesini mümkün kılmıştır. Böylece yasama organları, 12 Mart rejiminde kapatılmış kurumlar değil; askerî vesayet altında işleyen kurumsal çerçevenin parçaları hâline gelmiştir.

Muhtıra Metninin İçeriği ve İleri Sürülen Gerekçeler

12 Mart Muhtırası üç maddelik kısa bir metin olarak kaleme alındı; ancak metnin dili ve kurduğu siyasal çerçeve, yalnızca bir uyarı bildirisi olmaktan daha geniş sonuçlar doğurdu. İlk maddede Parlamento ve hükümet, “süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla” ülkeyi anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sürüklemekle suçlandı. Aynı maddede Atatürk’ün gösterdiği uygarlık seviyesine ulaşma umudunun kamuoyunda kaybedildiği, anayasanın öngördüğü reformların gerçekleştirilemediği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin ağır bir tehlike içine düştüğü ileri sürüldü. Böylece metin, sorumluluğu doğrudan hükümetle sınırlamayıp parlamenter işleyişin bütününü hedef aldı; kriz alanı olarak güvenlik, toplumsal düzen, ekonomi, reform ve rejimin geleceğini tek cümle dizisi içinde birleştirdi.


Metnin ikinci maddesi, çözüm olarak “partilerüstü bir anlayışla” Meclislerce değerlendirilecek, mevcut anarşik durumu giderecek, anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak “kuvvetli ve inandırıcı” bir hükümet kurulmasını istedi. Bu cümle yapısı içinde birkaç unsur aynı anda öne çıkarıldı. Birincisi, mevcut parti rekabetinin kriz üretici bulunduğu ve çözümün partiler üstü bir siyasal formülde arandığı açıkça belirtildi. İkincisi, reform kavramı muhtırada merkezi bir yere yerleştirildi; ancak reformun içeriği ayrıntılandırılmadı. Üçüncüsü, reform ile Atatürkçülük ve inkılâp kanunları aynı siyasal dil içinde birleştirilerek, kurulacak hükümet için ideolojik ve yönetsel bir çerçeve çizildi. Dördüncüsü, “kuvvetli ve inandırıcı” hükümet ifadesiyle yalnız bir kabine değişikliği değil, siyasal otoritenin yeniden tesis edilmesi talep edildi.


Üçüncü madde, metnin açık tehdit bölümünü oluşturdu. Burada istenen düzenleme “sür’atle tahakkuk ettirilmediği takdirde” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, kanunların kendisine verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlı olduğu bildirildi. Bu ifade, metni salt siyasal tavsiye veya askerî görüş açıklaması olmaktan çıkarıp sonuç doğuracak bir ültimatom niteliğine taşıdı. Müdahalenin doğrudan yönetim devri biçimine dönüşebileceğinin açıkça yazılması, hükümet ve Meclis üzerinde bırakılan hareket alanını son derece daralttı. Aynı gün içinde Süleyman Demirel’in istifası da bu üçüncü maddenin fiilî ağırlığını gösterdi.


Metinde ileri sürülen gerekçelerin ilk kümesi, kamu düzeni ve güvenlik başlığı altında toplandı. “Anarşi” ve “kardeş kavgası” kavramları, 1960’ların sonlarında artan öğrenci eylemleri, ideolojik çatışmalar, banka soygunları, adam kaçırma olayları ve kentlerde yaygınlaşan siyasal şiddet ortamının askerî dil içindeki karşılığı olarak kullanıldı. 1971 başında ideolojik amaçlı ilk banka soygununun yapılması, şubat ayında bir Amerikalı çavuşun kaçırılması, aynı dönemde İstanbul Üniversitesindeki tüm fakültelerin süresiz kapatılması ve mart ayına gelindiğinde dört Amerikan askeri görevlisinin kaçırılması, komuta kademesinin kriz algısını sertleştiren olaylar arasında yer aldı. Bu gelişmeler, muhtıra metninde geniş ve soyut güvenlik kavramlarıyla özetlendi.


İkinci gerekçe kümesi, anayasal reformların gerçekleştirilememesi iddiasıydı. Metin, 1961 Anayasası’nın öngördüğü reformların parlamenter sistem içinde hayata geçirilemediğini ileri sürüyordu. Burada reform kavramı tek başına kullanılmadı; “Atatürkçü görüşle ele almak” ve “inkılâp kanunlarını uygulamak” şartlarıyla birlikte tanımlandı. Böylece muhtıra, reform talebini nötr bir idarî iyileştirme programı olarak değil, devletin ideolojik yönünü belirleyecek bir siyasal yeniden düzenleme olarak kurdu.


Muhtıranın Yayınlanmasına Sebep Olarak Gösterilen Anarşi Haberleri (TBMM)

Reform ifadesinin kapsamı açık yazılmamış olmakla birlikte, sonraki günlerde Nihat Erim hükümetinin programında toprak ve tarım reformu, millî eğitim reformu, malî reformlar, hukuk ve adalet reformu, devlet kesiminin yeniden düzenlenmesi ile enerji ve tabiî kaynaklara ilişkin düzenlemeler bu çerçeve içinde sıralandı. Bu durum, muhtıradaki reform söyleminin sonraki hükümet programlarına doğrudan taşındığını göstermektedir.


Üçüncü gerekçe kümesi, parlamenter sistemin karar üretme kapasitesinin tükendiği iddiasıydı. Metinde yalnız hükümet değil, Parlamento da eleştirildi. “Partilerüstü bir anlayış” vurgusu, mevcut parti rekabetinin kriz çözücü değil kriz büyütücü olarak görüldüğünü ortaya koydu. 1971’de Mecliste grubu bulunan dört partinin, yani iktidardaki Adalet Partisi ile muhalefetteki CHP, Güven Partisi ve Demokratik Parti’nin varlığına rağmen, muhtıra metni çözümü parlamenter çoğunluk dengesi içinde değil, parti sınırlarının üzerinde kurulacak yeni bir hükümet formülünde aradı. Bu tercih, çok partili temsil yapısının yeterli bulunmadığını ve yasama organının kendi iç dengeleriyle çözüm üretmesinin beklenmediğini gösteriyordu.


Metnin kullandığı siyasal dil, yalnız gerekçe üretmekle kalmadı; müdahalenin meşruiyet çerçevesini de kurmaya çalıştı. Üçüncü maddede yer alan “kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevi” ifadesi, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesine dayandırıldı. Askerî çevreler, sivil rejime müdahaleyi bu görev anlayışıyla ilişkilendirdi. Buna karşılık 1961 Anayasası’nın 4. maddesi, hiçbir kimse veya organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını hükme bağlamaktaydı.


Bu nedenle muhtıra, kendi metni içinde “koruma ve kollama” görevine yaslanan bir meşrulaştırma dili kurarken, anayasal yetki sınırları bakımından kanuna aykırı bir müdahale niteliği taşıdı. Demirel’in Cumhurbaşkanına gönderdiği istifa yazısında muhtırayı anayasa ve hukuk devleti anlayışıyla bağdaştırmanın mümkün olmadığını belirtmesi, bu gerilimin aynı gün siyasal düzeyde de açık biçimde ortaya çıktığını gösterdi.


Metnin içerdiği gerekçeler ile sonrasındaki uygulamalar arasında da doğrudan bir bağlantı kuruldu. Muhtırada güvenlik, reform ve güçlü hükümet gereği üzerinden oluşturulan çerçeve, 12 Mart sonrasında sıkıyönetim, geniş gözaltılar, üniversiteler ve basın üzerindeki baskılar, anayasa değişiklikleri ve “reform hükümeti” söylemiyle yürütülen kabine siyaseti içinde somutlaştı.

Demirel Hükümetinin Çekilişi ve Partilerüstü Hükümet Formülü

12 Mart Muhtırası’nın en kısa vadeli ve en doğrudan sonucu, Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi hükümetinin çekilmesi oldu. Muhtıra aynı gün TRT’de kamuoyuna açıklandıktan ve ardından yasama organlarına iletildikten sonra, Başbakan Demirel gelişmeyi anayasal düzen ve hukuk devleti ilkeleri bakımından değerlendirdi ve görevden ayrılma yoluna gitti. Demirel’in Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a gönderdiği istifa yazısında, muhtıranın anayasa ve hukuk devleti anlayışıyla bağdaştırılmasının mümkün olmadığını belirttiği görülmektedir:【40】

Cumhurbaşkanlığı Yüce Katına,
Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından zatı devletlerinize Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına ve Millet Meclisi Başkanlığına tevdi edilip, bu gün saat 13.00’deki radyo haber bültenlerinde Türk kamuoyuna da duyurulan Muhtıra ile anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir. Bu durum muvacehesinde hükümetin istifasını saygı ile arz ederim.
Başbakan
Süleyman Demirel

Bu ifade, hükümetin yalnızca fiilî baskı altında çekilmediğini, aynı zamanda muhtırayı anayasal meşruiyet bakımından sorunlu gördüğünü de ortaya koymaktadır. Buna rağmen metnin üçüncü maddesinde yer alan doğrudan el koyma tehdidi, hükümetin önünde gerçekçi bir siyasal manevra alanı bırakmadı. Böylece 12 Mart, seçim, güvenoyu ya da parlamenter müzakere yoluyla değil, askerî ültimatom altında gerçekleşen bir hükümet değişikliği yarattı.


Demirel hükümetinin çekilişiyle birlikte süreç doğrudan Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın denetimine girdi. 12 Mart günü Sunay, bir yandan muhtırayı ve hükümetin istifasını Meclis ile Cumhuriyet Senatosu’na tezkere ile bildirdi, öte yandan yeni hükümetin hangi çerçevede kurulacağını belirleyecek görüşmelere başladı. Bu aşamada mesele yalnızca boşalan başbakanlık makamına bir siyasetçi atanması değildi; muhtırada istenen “partilerüstü”, “kuvvetli ve inandırıcı” hükümet formülünün nasıl kurulacağı da karara bağlanacaktı.


Cumhurbaşkanlığı, burada anayasal bir hakemlik makamından daha fazla işlev üstlendi. Yeni hükümetin kuruluş süreci, parlamenter teamüllerin doğal sonucu gibi değil, askerî müdahalenin ortaya çıkardığı zorunlu bir yeniden düzenleme alanı gibi yürüdü. Meclis çoğunluğuna dayalı klasik hükümet modeli yerine, partilerle sınırlı bağ kuran ve komuta kademesinin çizdiği çerçeveye uyacak bir kabine arayışı başladı.


Bu arayışın sonucu olarak görev, Cumhuriyet Halk Partisi kontenjan senatörü olan Nihat Erim’e verildi. Nihat Erim’in tercih edilmesi, birkaç açıdan anlam taşıyordu. Birincisi, Erim doğrudan Adalet Partisi ya da CHP’nin aktif meclis liderliğinde yer alan bir isim değildi; bu durum onu “partilerüstü” formüle daha uygun gösteriyordu. İkincisi, devlet tecrübesi, hukukçu kimliği ve merkez siyasetle kurduğu ilişki, askerî komuta ile Cumhurbaşkanlığı bakımından kabul edilebilir bir seçenek oluşturuyordu.


Üçüncüsü, 12 Mart metninde kullanılan reform dili ile Erim’in kuracağı kabinenin programı arasında doğrudan bağ kurulabileceği düşünülüyordu. Böylece Nihat Erim hükümeti, görünürde sivil ve anayasal çerçeve içinde kurulmuş bir kabine olmakla birlikte, kuruluş mantığı bakımından doğrudan muhtıranın öngördüğü siyasal formülün ürünü oldu.


Nihat Erim’in başkanlığında kurulan ilk hükümet, daha kuruluş aşamasında “reform hükümeti” ve “partilerüstü hükümet” olarak tanımlandı. Bu hükümet modelinde temel amaç, mevcut parti rekabetinin ve meclis içi çekişmenin dışında, teknokrat ve uzman ağırlıklı bir kabine oluşturarak hem kamu düzenini sağlamak hem de muhtırada sözü edilen reformları gerçekleştirmekti. Erim’in 2 Nisan 1971’de Mecliste okuduğu programda bu yaklaşım açık biçimde görüldü.

Muhtıranın Ardından Hükümetin İstifasını Bildiren Gazete Metni (TBMM)


Programda 12 Mart’la tutulan yolun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokratik rejime ve anayasa düzenine bağlılığının kanıtı olduğu savunuluyor; kurulmuş olan hükümet “Reform Hükümeti” olarak tanımlanıyordu. Toprak ve tarım reformu, millî eğitim reformu, malî reformlar, hukuk ve adalet reformu, devlet kesiminin yeniden düzenlenmesi ile enerji ve tabii kaynaklara ilişkin düzenlemeler hükümetin öncelikli alanları arasında sayılıyordu. Böylece muhtırada kısa ve soyut biçimde dile getirilen reform kavramı, Erim hükümeti programında somut başlıklara dönüştürüldü.


Partilerüstü hükümet formülü, teorik olarak parti çatışmalarını aşmayı hedefliyordu; ancak fiiliyatta bu model, siyasal sorumluluğu muğlaklaştıran ve askerî vesayetin sivil kabine üzerinden uygulanmasını kolaylaştıran bir yapı doğurdu. Kabinede parlamenter siyasetin önde gelen isimlerinden ziyade, bürokratlar, teknokratlar ve farklı partilerden sisteme yakın görülen şahsiyetler yer aldı.


Bu durum, hükümetin bir halk çoğunluğuna ya da açık parti programına değil, askerî müdahalenin ardından oluşturulan zorunlu dengeye dayanması anlamına geliyordu. Kabinenin gücü, Meclisteki doğal çoğunluğundan değil; Cumhurbaşkanlığı, üst komuta kademesi ve muhtıra sonrası oluşan baskı ortamından kaynaklanıyordu. Bu yüzden “partilerüstü” kavramı, yalnız partiler arasındaki uzlaşmayı değil, partilerin üstünde konumlanan askerî-sivil vesayet mekanizmasını da ifade eden bir nitelik kazandı.


Demirel’in çekilişiyle başlayan bu yeni dönemde Adalet Partisi iktidardan uzaklaştırılmış olsa da, parlamento tümüyle işlevsizleştirilmedi. Meclis ve Cumhuriyet Senatosu açık kaldı; ancak hükümet kurma süreci, muhtıranın çizdiği sınırlar içinde gerçekleşti. Bu durum 27 Mayıs’tan farklı bir yönteme işaret ediyordu. 27 Mayıs’ta siyasal iktidar doğrudan askerî organlar tarafından devralınmıştı; 12 Mart’ta ise hükümet istifaya zorlandıktan sonra onun yerine sivil görünümlü ama askerî müdahale tarafından belirlenmiş bir kabine yerleştirildi. Bu yöntem, askerî idarenin doğrudan sorumluluk üstlenmeden, hükümet ve meclis mekanizmasını baskı altında kullanarak siyasal alanı yönetmesine imkân verdi. Partilerüstü hükümet formülü de bu ara rejim modelinin merkezî araçlarından biri oldu.


Nihat Erim hükümetinin kuruluşuyla birlikte 12 Mart’ın dili, hükümet programına ve idarî uygulamaya taşındı. Güvenlik, reform, devlet otoritesinin yeniden tesisi ve anayasal değişiklik ihtiyacı, yeni kabinenin temel söylem alanlarını oluşturdu. Bu noktada hükümet, ne klasik anlamda bir askerî hükümetti ne de olağan parlamenter rekabetin ürünüydü.


Sivil kabine görünümünün korunması, içeride ve dışarıda anayasal süreklilik izlenimi sağladı; buna karşılık gerçek siyasal sınırlar askerî komuta kademesi tarafından çizildi. Bu nedenle Demirel hükümetinin çekilişi ile Nihat Erim hükümetinin kuruluşu arasındaki geçiş, yalnızca iki başbakan arasında yapılan anayasal bir görev devri olarak değil, parlamenter temsilin askerî baskı altında yeniden düzenlenmesi olarak ortaya çıktı.


Partilerüstü hükümet modelinin sınırları kısa süre içinde görünür hâle geldi. Reform söylemine rağmen hükümetin hareket alanı, sıkıyönetim uygulamaları, güvenlik öncelikleri ve askerî beklentiler tarafından belirlendi. Parlamento açık olmakla birlikte, kabinenin meşruiyet kaynağı seçim çoğunluğu değil, 12 Mart sonrasında kurulmuş olan zorunlu dengeydi.


Bu nedenle hükümetin reform kapasitesi ile baskı döneminin idari ihtiyaçları sürekli iç içe geçti. Partilerüstü formül, bir uzlaşma zemini oluşturmaktan çok, siyasetin olağan rekabetini askıya alan ve karar süreçlerini yukarıdan tanımlayan bir geçiş yönetimi üretti. Demirel’in çekilişiyle başlayan bu evre, yalnızca bir iktidar değişimi değil, 1971-1973 arasında devam edecek ara rejimin yürütme modelinin kurulması anlamına geldi.

Muhtıra Sonrası Ara Rejim Dönemi

12 Mart 1971 sonrasında ortaya çıkan yapı, yalnızca hükümet değişikliğinden ibaret kalmadı. Nihat Erim hükümetlerinin kuruluşu, 26 Nisan 1971’de 11 ilde sıkıyönetim ilanı, sıkıyönetim kanunundaki değişiklikler, askerî komutanlıkların toplumsal hayat üzerindeki geniş denetimi, anayasa değişiklikleri, üniversite ve TRT gibi özerk alanların sınırlandırılması, sivil suçların da sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanabilmesi ve yürütmenin güçlendirilmesiyle birlikte 1971-1973 arasındaki dönem ayrı bir rejim evresi hâline geldi. Bu evrede Meclis ve Senato açık kaldı; ancak siyasal karar alanı, güvenlik öncelikleri ve anayasal değişiklikler askerî komuta kademesinin baskısı altında biçimlendi.

Sıkıyönetim ve Güvenlik Politikaları

12 Mart sonrasındaki güvenlik rejiminin en belirgin kurumsal aracı sıkıyönetim oldu. 26 Nisan 1971’de, hükümetin Millî Güvenlik Kurulu’nun görüşünü de alarak verdiği kararla 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Hükümet kararın gerekçesini “Cumhuriyete ve vatana karşı kuvvetli ve eylemli kalkışmalar” olarak açıkladı. Sıkıyönetim ilan edilen iller Ankara, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Zonguldak, Eskişehir, Adana, Hatay, Diyarbakır, Siirt ve Sakarya idi. Bu iller, siyasal muhalefetin, öğrenci hareketlerinin, işçi eylemlerinin ve kent merkezli güvenlik olaylarının yoğunlaştığı başlıca merkezlerdi. Adalet Partisi, Millî Güven Partisi ve Demokratik Parti, içinde bulunulan tehlikeyi “komünizm tehlikesi” olarak nitelendirerek sıkıyönetimi destekledi. Başlangıçta bir aylık ilan edilen sıkıyönetim daha sonra 14 kez ikişer ay uzatıldı; 1973 Ocak ayından itibaren kapsamı daraltılmaya başlandı.【41】


Sıkıyönetimin coğrafî dağılımı kadar, komutanlık yapısı da bu rejimin niteliğini göstermektedir. İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Zonguldak bölgesine 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün; Ankara’ya 2. Ordu Komutanı Orgeneral Semih Sancar; İzmir’e Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Cemal Süer; Eskişehir’e 1. Hava Kuvvet Komutanı Korgeneral İrfan Özaydınlı; Adana ve Hatay’a 6. Kolordu Komutanı Korgeneral Vehbi Elgin; Diyarbakır ve Siirt’e 7. Kolordu Komutanı Korgeneral Suat Aktulga atandı.【42】Bu atamalar, sıkıyönetimin yalnız polis ve sivil idare eliyle değil, doğrudan büyük askerî birlik komutanları tarafından yürütüldüğünü ortaya koydu. Güvenlik idaresi, böylece coğrafi olarak bölgelere ayrılmış askerî komutanlıklar eliyle yürütülen bir yapıya dönüştü.


Sıkıyönetim yalnız mevcut kanunun uygulanmasıyla sınırlı kalmadı; kanun metni de kısa sürede değiştirildi. Hükümet, güvenlik kargaşasını aşmak amacıyla Sıkıyönetim Kanunu’nda değişiklik hazırlıklarına girişti; tasarı 4 Mayıs 1971’de ele alındı ve 7 Mayıs’ta Millet Meclisi’nde görüşüldü. Bu değişikliklerle 1961 Anayasası’ndaki olağanüstü hâl yerine doğrudan sıkıyönetim ekseninin kullanılması daha da kolaylaştı. Sıkıyönetim süresi bir aydan iki aya çıkarıldı; sıkıyönetim ilanı kolaylaştırıldı; Bakanlar Kurulu’nun aktaracağı yetkileri belirleyemediği durumlarda bile sıkıyönetim makamlarının aldıkları kararları uygulama alanı genişletildi. Bu düzenleme, askerî komutanlıkların yalnız güvenlik olaylarına müdahale eden birimler olmaktan çıkıp idarî ve toplumsal hayat üzerinde geniş takdir yetkisine sahip kurumlar hâline gelmesini sağladı.


Ara Rejim Hükümetini Kuran Nihat Erim (TBMM)

Sıkıyönetim rejimi altında askerî makamların yetkileri, kamu düzeni ile sınırlı kalmayacak kadar genişledi. Dönemin uygulamalarında güvenlik önlemleri yalnız silahlı eylemleri ya da örgütlü saldırıları önlemeye dönük değildi; gündelik yaşamı doğrudan etkileyen birçok alana da uzanıyordu. Örneğin et fiyatlarının denetlenmesi gibi günlük hayatı ilgilendiren konulara sıkıyönetim uygulamaları içinde müdahale edildi; İçişleri Bakanlığı valiliklere gönderdiği bildirimle kahvehanelerde okey oynanmasını yasakladı.【43】Zorunlu yapılması gereken toplantılar sıkıyönetim komutanlıklarının iznine bağlandı; 3 Mayıs’ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, hangi niyet ve amaçla yapılırsa yapılsın grev ve lokavtların yasak olduğunu bildirdi. Bu uygulamalar, güvenlik rejiminin yalnız terör ya da şiddet eylemleriyle sınırlı değil, toplumsal düzeni askerî mantıkla yeniden tanımlayan geniş bir denetim alanı kurduğunu göstermektedir.


Sıkıyönetim ile birlikte yargı alanında da önemli değişiklikler yapıldı. Sıkıyönetim mahkemeleri sivil suçları da yargılama yetkisiyle donatıldı; böylece askerî yargı sivil yargı aleyhine genişletildi. Sonraki düzenlemelerde sıkıyönetim komutanının gönderdiği suç dosyaları hakkında savcılar ile mahkemelerin görevsizlik ve yetkisizlik kararı veremeyeceği, bazı tutuklama ve gözetim yetkilerinin doğrudan sıkıyönetim komutanlığı ve askerî mahkeme üyeleri eliyle kullanılabileceği hükme bağlandı. Bu çerçevede gözaltı ve tutuklama güvenceleri daraldı, mahkemelerin bağımsız takdir alanı daraltıldı ve yargısal süreçler güvenlik mantığına bağlandı. 1971 ve 1973 anayasa değişiklikleri içinde de askeri gücün sivil iktidardan yeni tavizler edinmesi, sıkıyönetime geçişin kolaylaştırılması ve askeri yargının sivil yargı aleyhine genişlemesi ana eğilimlerden biri olarak belirdi.


Sıkıyönetim rejiminin uygulanışı, hükümet ile askerî makamlar arasındaki yetki ilişkisinde de sorunlar yarattı. Elrom olayından sonraki geniş tutuklama dalgası, hükümet iradesinin etkisizliği yönünde işaretler verdi. Aralarında Mahir Çayan’ın da bulunduğu THKP-C ve THKO mensuplarının Maltepe Askerî Cezaevi’nden 29 Kasım’da firar etmesi sonrasında hükümetin haberi sıkıyönetim yetkililerinden değil, ancak bir haber ajansı vasıtasıyla ve gecikmeli biçimde alabilmesi, sivil hükümet ile sıkıyönetim makamları arasındaki kopukluğu gösterdi.【44】Başbakan adına bu alandaki gelişmelerden sorumlu olan Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş’ın ilk başvuruda Genelkurmay’daki sıkıyönetim bürosundan böyle bir olayın gerçekleşmediği cevabını alması, ancak ikinci ısrarında gayriresmî biçimde haberin doğrulanması, güvenlik rejiminin sivil yürütmenin denetimi dışında işleyen bir karakter kazandığını ortaya koydu. Bu kopukluk, I. Erim hükümetinin istifasında etkili olan başlıca nedenlerden biri oldu; sorun II. Erim hükümeti döneminde de sürdü.


Sıkıyönetim, yalnız güvenliğin askerîleştirilmesi değil, aynı zamanda Millî Güvenlik Kurulu’nun ve askerî tavsiye mekanizmalarının güçlendirilmesiyle birlikte işledi. 1961 Anayasası’ndaki yetkiler, hükümete yalnız güvenlikle ilgili değil, uygun görülen her konuda tavsiye verebilecek biçimde genişletildi. Böylece güvenlik politikaları, hükümetin bir idare alanı olmaktan çıkarak askerî kurulların sürekli yönlendirdiği bir üst çerçeveye bağlandı. Nihat Erim ile Memduh Tağmaç’ın sıkıyönetimi anayasa ve kanun değişiklikleri için ön şart olarak görmeleri, güvenliğin geçici bir tedbir olmaktan çok kurumsal dönüşümün hazırlık zemini olarak kullanıldığını göstermektedir. Bu nedenle 12 Mart sonrasındaki sıkıyönetim, yalnızca şiddet olaylarına tepki veren bir olağanüstü hâl uygulaması değil; hukuk, siyaset ve toplumsal yaşam üzerinde askerî denetimin genişletildiği temel araçlardan biri oldu.

Üniversiteler, Basın ve Aydın Çevreleri

12 Mart sonrasındaki ara rejimin en belirgin etkilerinden biri, üniversiteler, basın ve aydın çevreleri üzerinde kurulan idarî, hukukî ve fiilî baskı oldu. Müdahalenin hemen ardından güvenlik politikaları yalnız silahlı örgütlere ya da sokak şiddetine yönelmedi; düşünce üretiminin, eleştirel yayıncılığın ve özerk kurumsal alanların sınırlandırılması da aynı sürecin parçası hâline geldi. 1971 ve 1973 anayasa değişiklikleriyle temel haklar alanı daraltılırken üniversite özerkliği ve TRT’nin özerk yapısı da sınırlandırıldı.


Üniversiteler, rejimin temel müdahale alanlarından biri olarak görüldü. Öğrenci boykotları, işgaller, sağ-sol çatışmaları ve radikal örgütlerin üniversite çevrelerinde barınması, yükseköğretim kurumlarını güvenlik söyleminin merkezine yerleştirdi. 1971 başlarında İstanbul Üniversitesindeki tüm fakültelerin süresiz kapatılması, müdahale öncesi gerginliğin ulaştığı düzeyi göstermiştir.


Üniversitelerin yalnız eğitim ve araştırma mekânları değil, siyasal denetim altında tutulması gereken alanlar olarak görülmesi, sıkıyönetim uygulamalarıyla birleşti. Kampüsler, yurtlar ve öğrenci dernekleri güvenlik takibinin parçası hâline geldi; üniversite mensupları hakkında soruşturmalar, görevden almalar ve gözaltılar gündelik uygulamalara dönüştü.【45】Bu ortamda özerklik ilkesi, kamu düzeni ve devlet güvenliği gerekçeleri karşısında geri plana itildi.


Üniversiteler üzerindeki baskının anayasal boyutu da belirgindi. 12 Mart sonrasındaki değişiklikler içinde üniversitelerin özerkliğinin daraltılması açık biçimde yer aldı. Üniversitelerin yönetim yapısı, akademik kadroların hareket alanı ve düşünce üretimindeki bağımsızlık, güvenlikçi yaklaşımın baskısı altında yeniden tanımlandı. 12 Mart rejimi, bu alanda yalnız geçici önlemler almakla yetinmedi; anayasal düzeyde kalıcı sınırlamalar getirdi.

Muhtıra Sonrası Öğrencilere Yapılan Uyarılar (TBMM)


Basın alanında da benzer bir daralma yaşandı. Sıkıyönetim rejimi içinde yayın faaliyetleri doğrudan denetime tabi tutuldu; gazeteler, dergiler ve yayınevleri hakkında kapatma, toplatma ve yasak kararları uygulandı. Sıkıyönetim komutanlıklarının geniş takdir yetkisi, basın üzerinde fiilî sansür etkisi yarattı. Güvenlik ve kamu düzeni gerekçesiyle bazı haberler engellendi, yayın organları soruşturma konusu oldu, eleştirel yorumlar yargısal ve idarî baskıyla karşılaştı.


Bu süreçte yalnız radikal sol yayınlar değil, rejimin yönünü ve uygulamalarını sorgulayan daha geniş bir düşünce ve yayın çevresi de baskı altında kaldı. Basının hareket alanı daraldıkça kamuoyunun bilgiye erişimi de askerî vesayetin sınırları içinde biçimlenmeye başladı. TRT’nin özerkliğinin sınırlandırılması da bu tablonun kurumsal ayağını oluşturdu; devletin resmî yayın aygıtı, daha doğrudan denetlenebilir bir yapıya dönüştürüldü.


Aydın çevreleri üzerindeki baskı, tutuklamalar ve davalar üzerinden daha görünür hâle geldi. 12 Mart sonrasında gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve düşünce çevrelerinde yer alan çok sayıda isim soruşturmaya uğradı. 9 Mart hattıyla bağlantılı görülen asker-sivil çevrelerin tasfiyesi, yalnız subaylarla sınırlı kalmadı; Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk ve benzeri isimlerin etrafında şekillenen düşünsel çevreler de rejimin dikkat alanına girdi.【46】


Sol düşünce, Milli Demokratik Devrim çizgisi, devrimci yayıncılık ve gençlik hareketleriyle ilişkili aydınlar hakkında soruşturmalar açıldı. Böylece 12 Mart rejimi, silahlı faaliyet ile fikrî üretim arasındaki sınırı geniş güvenlik kategorileri içinde bulanıklaştırdı; düşünce çevrelerini de devlet güvenliği bağlamında ele aldı. Üniversiteler ve basın üzerindeki baskının önemli bir sonucu, kamusal tartışma alanının daralması oldu. Sıkıyönetim koşullarında toplantılar izin rejimine bağlandı; grev ve lokavtlar yasaklandı; yayın organları denetlendi; üniversitelerde özerk tartışma zemini zayıflatıldı.

Sol Hareketler, Sendikalar ve Yargı Süreçleri

12 Mart sonrasında güvenlik politikalarının ana hedeflerinden biri sol hareketler, öğrenci örgütlenmeleri, sendikalar ve bunlarla bağlantılı görülen siyasal yapılar oldu. 1960’ların sonlarında Dev-Genç çevresinde yoğunlaşan gençlik hareketi, 1971’e gelindiğinde bir kısmı silahlı eylemlerde bulunan bir kısmı ise sadece siyasi protestolar düzenleyen farklı örgütlere ayrılmıştı. Doğu Perinçek çevresi TİİKP çizgisinde, Deniz Gezmiş ve arkadaşları THKO içinde, Mahir Çayan ve arkadaşları THKP-C içinde, İbrahim Kaypakkaya ise daha sonra TKP/ML-TİKKO hattında örgütlenmişti.【47】


Bu tablo, 12 Mart sonrasında yürütülen tasfiye ve yargılama sürecinin yalnız tek bir örgüte değil, Türkiye solunun farklı fraksiyonlarına yöneldiğini göstermektedir. Aynı dönemde Türkiye İşçi Partisi de parlamenter ve yasal bir parti olarak varlığını sürdürmekle birlikte, muhtıradan sonra kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı; Cumhuriyet Başsavcılığı 11 Haziran 1971 tarihli iddianameyle, partinin IV. Büyük Kongresi’nde alınan kararların devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğüne aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılmasını istedi ve Anayasa Mahkemesi 20 Temmuz 1971’de TİP’in kapatılmasına karar verdi. Parti yöneticileri tutuklandı ve bir bölümü 15 yıla kadar değişen hapis cezaları aldı.【48】


Silahlı sol hareketlere karşı yürütülen süreç, 12 Mart sonrasındaki güvenlik rejiminin en sert alanını oluşturdu. THKO ve THKP-C’nin 1971 başındaki banka soygunları, adam kaçırma eylemleri ve uluslararası yankı uyandıran girişimleri, sıkıyönetim uygulamalarının genişletilmesinde doğrudan etkili oldu. 11 Ocak 1971’de İş Bankası Emek Şubesinin Deniz Gezmiş grubunca, 12 Şubat 1971’de ise Ziraat Bankası Küçükesat Şubesinin Mahir Çayan grubu tarafından soyulması, silahlı gençlik hareketinin eylem tarzındaki değişimi gösteriyordu. 15 Şubat 1971’de Amerikalı çavuş Jimmy Ray Finley’in kaçırılması, daha sonra dört Amerikan askerinin ve İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılması gibi olaylar, güvenlik aygıtının sertleşmesini hızlandırdı.【49】


Muhtıra sonrasında THKP-C’nin Elrom’u kaçırması üzerine Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş, eylemcilerle ilişkili herkesin tutuklanacağını ve idam cezasını da içeren geriye yürür nitelikte düzenlemeler yapılacağını açıkladı. Bunun ardından 23 Mayıs 1971’de “Balyoz Harekâtı” başlatıldı. Bu harekât, yalnız eylemcileri değil, onlarla ilişkili görülen geniş çevreleri de kapsayan toplu bir bastırma operasyonu niteliği taşıdı.【50】


THKO ve THKP-C’ye yönelik yargı süreçleri, 12 Mart rejiminin ceza siyaseti bakımından belirleyici davalar arasında yer aldı. Türkiye Halk Kurtuluşu Ordusu davası 16 Temmuz 1971’de başladı ve karar 9 Ekim 1971’de verildi.【51】Sanıklardan 18’i hakkında idam kararı çıktı; bu kararların bir bölümü Askerî Yargıtay’da bozuldu, ancak Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararları 10 Ocak 1972’de onaylandı. Bu üç isim hakkındaki ölüm cezası, 24 Nisan 1972’de TBMM’de 323 kabul, 48 red ve 2 çekimser oyla kabul edildi.【52】Bu süreç, 12 Mart rejiminin yargı ile siyaset arasındaki sınırı fiilen daralttığını göstermektedir; çünkü ölüm cezası, askerî mahkeme, Askerî Yargıtay ve nihayet parlamento onayı zinciri içinde tamamlanan siyasal-hukukî bir işlem hâline geldi.


THKP-C davasında ise Mahir Çayan ve arkadaşlarının yargılanması 16 Ağustos 1971’de İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde başladı; ancak yargılama sürerken 30 Kasım 1971’de Maltepe Askerî Cezaevi’nden firar etmeleri, güvenlik rejiminin etkinliği konusunda ciddi tartışma yarattı. Bu firar, I. Erim Hükümeti içindeki çözülmeyi hızlandıran gelişmeler arasında yer aldı.【53】

12 Mart Sürecindeki Kapatmalara Dair Bir Haber (TBMM)


12 Mart sonrasındaki baskı yalnız silahlı örgütlerle sınırlı değildi; dernekler, öğretmen örgütleri ve kültürel yapılar da kapatma ve soruşturma dalgasına dâhil edildi. Sıkıyönetim çerçevesinde Dev-Genç, Türkiye Öğretmenler Sendikası, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye İşçi Partisi, Ülkü Ocakları, Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Nizam Partisi gibi birbirinden farklı ideolojik yapılara yönelik kapatma kararları alındı.【54】


Cumhuriyet ve Akşam gazetelerine 10’ar günlük yayın yasağı getirilmesi, güvenlik rejiminin yalnız sol örgütlere değil, daha geniş bir kamusal tartışma alanına yöneldiğini göstermiştir. 9 Mart çevresiyle ilişkili sayılan Emekli Tümgeneral Celil Gürkan, Emekli Kurmay Albay Talat Turhan, gazeteciler İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu ile öğretim üyelerinden Mümtaz Soysal’ın da aralarında bulunduğu isimlerin tutuklanması, 12 Mart rejiminin silahlı eylem ile eleştirel düşünce arasında geniş bir güvenlik bağı kurduğunu ortaya koydu.【55】


Sendikal alan, 12 Mart öncesinde yükselen işçi hareketliliğinin ardından doğrudan denetim altına alındı. 1960’lı yıllarda 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu işçilere grev ve toplu pazarlık hakkı tanımış; Derby Lastik işgali, fabrika işgalleri ve en önemlisi 15-16 Haziran 1970 direnişi ile işçi hareketi kitlesel bir güç olarak görünür hâle gelmişti. 15 Haziran’da 113 işyerinde çalışmanın durduğu, direnişe geçen işçi sayısının yaklaşık 70 bini bulduğu tahmin edilmekteydi. 12 Mart sonrasında bu birikim, güvenlik sorununun parçası olarak ele alındı.【56】

3 Mayıs 1971’de Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, hangi niyet ve amaçla yapılırsa yapılsın grev ve lokavtların yasak olduğunu ilan etti.【57】 Böylece sınıf temelli toplu pazarlık ve iş bırakma hakkı, sıkıyönetim rejimi altında askıya alınmış oldu. Bu yasaklama, sendikal alanın ekonomik müzakere zemini olmaktan çıkarılıp güvenlik rejimi içinde değerlendirilmeye başlandığını göstermektedir.


Sendikalar üzerindeki baskı yalnız fiilî yasaklarla sınırlı kalmadı; anayasal ve hukukî düzeyde de genişletildi. 1971 anayasa değişiklikleriyle memurların siyasî partilere ve sendikalara üye olamayacağı hükme bağlandı. Bu düzenleme, kamu çalışanlarının örgütlenme alanını daralttı ve devletin sendikal faaliyeti yalnız özel sektördeki işçi hareketiyle sınırlamayan, kamu kesimini de kapsayan bir kontrol mantığı geliştirdiğini gösterdi. Aynı dönemde sendikal hareketin yalnız ekonomik talepler değil, siyasal yönelimler bakımından da denetlenmesi amaçlandı. Bu nedenle 12 Mart rejimi, işçi hareketini yalnız grevler yoluyla değil, anayasal değişiklikler ve idari yasaklarla da sınırlandırdı.


Yargı süreçlerinin işleyişi, 12 Mart rejiminin ceza siyaseti bakımından ayrı bir nitelik taşıdı. Sıkıyönetim mahkemeleri sivil suçları yargılama yetkisiyle donatıldı; askeri yargı sivil yargı aleyhine genişletildi. 1971 değişiklikleriyle askeri mahkemelerin asker olmayan kişilere ilişkin yetkileri de genişletildi; savaş ve sıkıyönetim hâllerinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduklarının kanunla belirlenmesi öngörüldü. Bunun yanı sıra idarenin eylem ve işlemleri üzerindeki yargı denetiminin sınırları da yeniden çizildi; yargının yürütmenin görevini “sınırlayacak tarzda” kullanılamayacağı belirtilerek yürütme lehine yeni bir alan açıldı.


Bu çerçevede 12 Mart sonrasındaki sol hareketler, sendikalar ve yargı süreçleri birbirinden ayrı alanlar olarak değil, aynı güvenlik mantığının farklı uygulama sahaları olarak işledi. Yasal sol parti kapatıldı; öğretmen ve gençlik örgütleri dağıtıldı; grev ve lokavtlar yasaklandı; sendikal alan daraltıldı; sivil davalar askerî mahkemelere taşındı; idam cezaları ve ağır hapis kararları rejimin merkez araçları hâline geldi. Böylece 12 Mart rejimi, muhalefeti yalnız siyasal tartışma düzeyinde değil, örgütsel varlık, toplu eylem, yasal temsil ve yargısal statü düzeylerinde de eşzamanlı biçimde sınırlandırdı.

Askeri Vesayetin Sivil Yönetim Üzerindeki Etkisi

12 Mart sonrasında sivil hükümetler görevde kalmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu açık bırakılmış, anayasal kurumlar biçimsel varlıklarını sürdürmüştür. Buna karşılık siyasal karar alanı, hükümet kurma süreçleri, güvenlik politikaları, anayasal değişiklikler ve idarî uygulamalar askerî komuta kademesinin baskısı altında şekillenmiştir. Bu yapı, doğrudan askerî yönetim ile olağan parlamenter rejim arasında yer alan bir vesayet düzeni ortaya çıkarmıştır.


Müdahalenin hemen ardından Demirel hükümetinin çekilmesi, yeni başbakanın Cumhurbaşkanı ve askerî beklentiler doğrultusunda belirlenmesi, Nihat Erim hükümetlerinin “partilerüstü” ve “reform hükümeti” olarak kurulması, sivil yönetimin kendi siyasal meşruiyetinden çok 12 Mart sonrasında oluşan askerî-siyasal dengeye dayandığını göstermektedir. Bu nedenle 12 Mart sonrasında yürütme, seçim çoğunluğuna dayalı klasik bir parlamenter hükümet olmaktan çıkmış; görünürde sivil, fiiliyatta askerî gözetim altında işleyen bir yapıya dönüşmüştür.


Askerî vesayetin sivil yönetim üzerindeki etkisi, en açık biçimde hükümetlerin oluşumu ve işleyişinde görülmüştür. Muhtırada istenen “partilerüstü” ve “kuvvetli ve inandırıcı” hükümet formülü, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile üst komuta kademesinin belirlediği sınırlar içinde hayata geçirilmiştir. Nihat Erim’in görevlendirilmesi, bu bakımdan yalnız anayasal bir hükümet kurma işlemi değil, muhtıranın siyasal programına uygun bir sivil kabine oluşturma girişimidir.


Erim’in 2 Nisan 1971’de okuduğu hükümet programında 12 Mart’la açılan yolun savunulması, reform başlıklarının muhtıra diliyle aynı doğrultuda sıralanması ve hükümetin açık biçimde “Reform Hükümeti” olarak sunulması, sivil kabinenin kendi bağımsız siyasal çizgisini değil, muhtıra sonrası kurulan çerçeveyi temsil ettiğini göstermektedir. Bu yüzden hükümet, anayasal olarak sivil bir kabine olsa da, siyasal hareket alanı askerî komutanlığın çizdiği çerçeve ile sınırlı kalmıştır.


Vesayet yalnız hükümetin kuruluşunda değil, karar alma süreçlerinde de etkili olmuştur. 12 Mart sonrasında Millî Güvenlik Kurulu’nun konumu güçlendirilmiş; hükümete yalnız güvenlik meselelerinde değil, gerekli görülen her konuda tavsiyede bulunabilecek bir alan tanınmıştır. Böylece askerî kurumun hükümet üzerindeki etkisi, yalnız kriz anlarında değil, olağan idarî ve siyasal süreçlerde de kurumsallaştırılmıştır. Aynı dönemde sıkıyönetim komutanlıkları geniş yetkilerle donatılmış, güvenlik politikalarının icrası sivil otoritenin denetiminin dışına taşmıştır.


Hükümetin bazı kritik gelişmelerden ancak gecikmeli biçimde haberdar olması, özellikle Maltepe Askerî Cezaevi firarında görüldüğü gibi, sivil yürütmenin güvenlik bürokrasisi üzerindeki denetiminin zayıflığını ortaya koymuştur. Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş’ın ilk başvuruda cezaevi firarına ilişkin doğru bilgiye ulaşamaması, sıkıyönetim mekanizmasının sivil hükümetten bağımsız işleyen bir karakter kazandığını göstermektedir. Bu durum, vesayetin yalnız normatif değil, idarî ve operasyonel düzeyde de belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.

12 Mart Sonrası Yaşanan Karmaşadan Bir Örnek (TBMM)


Parlamentonun açık bırakılması, 12 Mart rejiminin ayırt edici özelliklerinden biri olmuştur; ancak bu durum yasama organının bağımsız siyasal ağırlığını koruduğu anlamına gelmemiştir. Muhtıranın Meclis ve Senato’da okunması, hükümetin istifasının Cumhurbaşkanlığı tezkeresiyle bildirilmesi ve ardından partilerüstü hükümet formülünün kabul ettirilmesi, yasama organlarının fiilen askerî baskı altında çalıştığını göstermektedir.


Meclis ve Senato, 27 Mayıs’taki gibi kapatılmamış; fakat askerî müdahalenin çizdiği siyasal sınırlar içinde hareket etmeye zorlanmıştır. Bu yöntem, sivil kurumların biçimini koruyarak özünü daraltan bir vesayet modeli oluşturmuştur. Parlamentonun varlığı, 12 Mart sonrasında yapılan anayasa değişikliklerine ve hükümet programlarına kanuni zemin sağlamış; ancak bu kararların oluşumunda belirleyici irade parlamenter çoğunluğun serbest müzakeresinden çok askerî baskı altında oluşan yeni güç dengesi olmuştur.


Askerî vesayetin en kalıcı etkilerinden biri anayasal ve kurumsal alanda görülmüştür. 1971 ve 1973 anayasa değişiklikleriyle temel hak ve özgürlükler daraltılmış, yürütme güçlendirilmiş, yargının yürütme üzerindeki denetimi sınırlandırılmış, askerî yargı genişletilmiş, üniversite ve TRT özerkliği daraltılmıştır.【58】Bu değişiklikler, sivil hükümetlerin eliyle çıkarılmış olsa da, ortaya çıkış bağlamı bakımından 12 Mart rejiminin güvenlikçi ve vesayetçi mantığıyla doğrudan bağlantılıdır. Sivil siyaset, burada kurucu değil uygulayıcı konuma itilmiştir. Böylece askerî müdahale, yalnız hükümetleri belirleyen bir baskı aracı olarak değil, hukuk düzenini ve kurumsal dengeyi yeniden şekillendiren kalıcı bir çerçeve olarak etkili olmuştur. Bu nedenle 12 Mart sonrasındaki vesayet, yalnız idarî kontrol değil; anayasal düzenin yeniden tanımlanması anlamına da gelmiştir.


Sivil yönetimin askerî vesayet altında çalışmasının bir başka sonucu, siyasal sorumluluğun belirsizleşmesidir. Kararların önemli bir bölümü sivil hükümetler eliyle açıklanmış ve uygulanmış; ancak bu kararların yönü, güvenlik öncelikleri ve sınırları askerî komutanlığın etkisi altında belirlenmiştir. Böylece başarısızlık ya da toplumsal tepki ortaya çıktığında sorumluluk çoğu zaman hükümette görünmüş, fakat karar alanı hükümetin ötesinde şekillenmiştir. Nihat Erim hükümetlerinin reform söylemiyle güvenlik baskısı arasında sıkışması, bu ikili yapının sonucudur. Hükümetler, bir yandan reform programları açıklamış, diğer yandan sıkıyönetim, gözaltılar, yayın yasakları ve siyasal davalarla anılan bir dönemin yürütücüsü olmuştur. Bu durum, sivil yönetimin meşruiyet kaynağını zayıflatmış ve hükümetlerin bağımsız siyasal aktörler olarak değil, askerî vesayet altında görev yapan geçiş kabineleri olarak algılanmasına yol açmıştır.


12 Mart sonrasındaki vesayet düzeni, yalnız yürütme ve yasama üzerinde değil, siyasal rekabetin genel yapısı üzerinde de etkili olmuştur. Partilerüstü hükümet formülü, seçimle gelen partilerin iktidar mücadelesini ikincil hâle getirirken; askerî kurum kendisini rejimin yönlendirici ve denetleyici gücü olarak konumlandırmıştır. Bu modelde siyasal partiler tamamen ortadan kaldırılmamış, fakat belirleyici kararların alındığı alanın dışına itilmiştir. Böylece 1960 sonrasında güçlenen askerî-bürokratik vesayet, 12 Mart’la birlikte yeniden tahkim edilmiştir. 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimi çevresinde yaşanan gerilimler de bu etkinin 12 Mart günüyle sınırlı kalmadığını, askerî gölgenin sonraki yıllarda da sürdüğünü göstermektedir. 12 Mart rejimi, bu bakımdan yalnızca kısa süreli bir müdahale değil, sivil yönetimin üstünde konumlanan vesayetçi siyasal yapının 1970’lerin ilk yarısında kurumsallaşmış biçimidir.

12 Mart Sürecinin Sonu ve Hukuki Sonuçlar

12 Mart rejiminin sona erişi tek bir tarihte gerçekleşmedi; 1972 sonlarından 1973 genel seçimlerine uzanan bir geçiş süreci içinde tamamlandı. Bu sürecin en kritik siyasal eşiği 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın görev süresi dolarken, 12 Mart Muhtırası’nı hazırlayan askerî kanat Sunay’ın yerine yine asker kökenli bir ismin gelmesini istedi. Bu çerçevede Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler görevinden ayrılarak Cumhuriyet Senatosu’na tabii üye olarak geçti ve cumhurbaşkanlığı için öne çıktı. Buna karşılık Süleyman Demirel başta olmak üzere sivil siyaset alanında bu adaylığa karşı ciddi bir direnç oluştu.


13 Mart 1973’te başlayan seçim turlarında Faruk Gürler, Tekin Arıburun ve Ferruh Bozbeyli yeterli oyu alamadı; 21 Mart’ta Gürler ile Arıburun adaylıktan çekildi; 6 Nisan 1973’te yapılan 15. turda AP ile CHP’nin üzerinde uzlaştığı emekli Oramiral Fahri Korutürk 365 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Faruk Gürler’in seçilememesi, 12 Mart rejiminin fiilî sonu olarak kabul edildi; rejimin resmî sonu ise 14 Ekim 1973 genel seçimleriyle beraber geldi. 12 Mart süreci, askerî kanadın cumhurbaşkanlığı tercihini parlamentoya kabul ettirememesi ve ardından seçimlere gidilmesiyle kapandı.【59】


Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından hükümet yapısı da değişti. Ferit Melen hükümeti, Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra çekildi; Korutürk 12 Nisan 1973’te hükümet kurma görevini Ticaret Bakanı ve Kontenjan Senatörü Naim Talu’ya verdi. Talu’nun görevi, partiler arası uzlaşmaya dayalı bir hükümet kurmak ve ülkeyi seçime götürmekti. 15 Nisan 1973’te kurulan ve 26 Nisan’da güvenoyu alan AP-CGP ağırlıklı Talu hükümeti, bu nedenle geçiş hükümeti niteliği taşıdı.


Bu hükümet, 12 Mart döneminin son hükümeti olarak anıldı; 14 Ekim 1973 seçimlerinin anayasanın öngördüğü tarihte yapılmasını sağlamak, seçim ve partiler kanunundaki aksaklıkları gidermek ve önceki hükümetlerce başlatılan düzenlemeleri tamamlamak temel işlevleri arasında yer aldı. Seçim sonrasında hiçbir partinin tek başına çoğunluk sağlayamaması nedeniyle görevini bir süre daha sürdürdü ve 26 Ocak 1974’e kadar iktidarda kaldı. Bu tablo, sivil yönetime dönüşün bir anda değil, geçiş hükümeti modeli üzerinden gerçekleştiğini göstermektedir.


12 Mart sürecini yöneten veya simgeleyen isimlerin sonraki durumları da bu kapanışın parçasıdır. Nihat Erim, 12 Mart Muhtırası’ndan sonra CHP’den ayrılması şartıyla hükümeti kurmakla görevlendirildi; 26 Mart 1971’de ilk partilerüstü hükümetini kurdu, bu hükümet 3 Aralık 1971’de istifa etti; ardından yeniden görevlendirilerek ikinci hükümetini kurdu ve bu ikinci hükümet 22 Mayıs 1972’ye kadar görev yaptı. İki Erim hükümetinin toplam ömrü yaklaşık on bir ay oldu. Erim daha sonra 1977’ye kadar Cumhuriyet Senatosu’nda kontenjan senatörü olarak görev yaptı; 19 Temmuz 1980’de İstanbul Dragos’taki evinin yakınında Dev-Sol militanları tarafından öldürüldü.


Ferit Melen’in başbakanlığı cumhurbaşkanlığı geçişi sonrasında sona erdi; Naim Talu ise seçim hükümetini kurarak ülkeyi 1973 seçimlerine götürdü. Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçilememesi, 12 Mart’ın askerî kanadının siyasal plandaki en görünür başarısızlığı oldu. Muhsin Batur ve Faik Türün gibi dönemin güçlü askerî figürleri açısından süreç, etkilerinin azalması ve sonraki tasfiyelerle devam etti. 1973 Askerî Şûrası’nda Batur ve Faik Türün’ün de aralarında bulunduğu otuz yedi general ve amiral emekliye sevk edildi.

12 Mart Muhtırası Sonrası Anayasa Değişiklikleri (TBMM)

Ayrıca 9 Mart bağlantılı cunta faaliyetleri nedeniyle 16 Mart 1971’de çok sayıda subay resen emekliye çıkarılmış, sivil kanatta ise Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal gibi isimlerin yargılandığı davada sanıkların tamamı beraat etmişti. Böylece 12 Mart dönemi, yalnız hükümet değişikliğiyle değil, onu taşıyan askerî ve sivil kadroların çözülmesiyle de kapandı.【60】


Sürecin hukukî sonuçları, rejimin sona ermesinden sonra da uzun süre yürürlükte kaldı. 12 Mart sonrasında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma sebeplerini genişletti; devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu yararı ve genel ahlak gibi gerekçeler hak ve özgürlükler alanının daraltılmasında daha güçlü biçimde kullanılmaya başlandı.


Gazete ve dergilerin yargı kararı olmaksızın yetkili mercilerce toplatılabilmesine anayasal dayanak tanındı; üniversite özerkliği daraltıldı; TRT’nin özerk yapısı sınırlandırıldı; Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verildi; askerî yargının alanı genişletildi ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri için anayasal zemin oluşturuldu. 12 Mart rejimi siyasal olarak sona ermiş olsa da, 1971-1973 arasında yapılan anayasal ve yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü sonraki döneme devredildi.


Basın ve yayın alanındaki sonuçlar da bu hukukî mirasın bir parçası oldu. Sıkıyönetim komutanlıklarının yayınlar üzerindeki yasaklayıcı yetkileri, yalnız fiilî sansür üretmedi; dava ve mahkûmiyet zinciri de oluşturdu. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 1 No’lu Bildirisi, halkı kanunlara ve hükümet tedbirlerine karşı itaatsizliğe teşvik eden, 12 Mart beyannamesini eleştiren, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin disiplin ruhunu zedeleyen, sıkıyönetimin ilan sebebinin mevcut olmadığını ileri süren veya aşırı sağ ve sol akımları kanuni ölçüler dışında yayıcı nitelikteki her türlü haber ve yayını yasakladı.【61】


Ankara’da 1972 Haziranına kadar 155 basın davası açıldı; bunların 11’i mahkûmiyetle sonuçlandı, 15 karar Yargıtay tarafından onandı. İstanbul’da ise 613 dosyaya ek olarak 236 yeni basın davası açıldı; sonuçlanan 350 davada 184 mahkûmiyet ve 69 beraat kararı verildi. Cumhuriyet ve Akşam gazetelerine 10’ar günlük yayın yasağı getirildi. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu ve Mümtaz Soysal gibi isimler tutuklandı.【62】Bu nedenle 12 Mart’ın hukukî sonuçları, yalnız anayasa metninde değil; kapatılan yayınlarda, açılan davalarda, verilen mahkûmiyetlerde ve tutuklama süreçlerinde de somutlaştı.

Dipnotlar

Ayrıca Bakınız

Yazarın Önerileri

28 Şubat Süreci

28 Şubat Süreci

İstihbarat, Güvenlik Ve Savunma +2
27 Mayıs Askeri Darbesi

27 Mayıs Askeri Darbesi

Genel Kültür +1
15 Temmuz Darbe Girişimi

15 Temmuz Darbe Girişimi

Genel Kültür +2
12 Eylül 1980 Darbesi

12 Eylül 1980 Darbesi

Siyaset Ve Uluslararası İlişkiler +1
Günün Önerilen Maddesi
12.03.2026 tarihinde günün önerilen maddesi olarak seçilmiştir.

Sen de Değerlendir!

0 Değerlendirme

Yazar Bilgileri

Avatar
YazarOnur Çolak8 Mart 2026 12:12

Etiketler

Tartışmalar

Henüz Tartışma Girilmemiştir

"12 Mart Muhtırası" maddesi için tartışma başlatın

Tartışmaları Görüntüle

İçindekiler

  • Tanım, Kapsam ve Tarihsel Konum

  • 1960’ların Sonlarında Türkiye

    • Adalet Partisi İktidarının Son Döneminde Siyasal Tıkanma

    • Toplumsal Hareketlilik, Öğrenci Eylemleri ve Şiddet Ortamı

    • Ekonomik Yavaşlama ve Sermayesel Gerilimler

    • Ordu-Siyaset İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı

  • Ordu İçindeki Ayrışmalar ve 9 Mart-12 Mart Hattı

  • 12 Mart 1971 Günü: Metnin hazırlanışı, İletilişi ve Resmen İlanı

    • Genelkurmay’daki Toplantı ve Metnin Son Biçimi

    • İmza Süreci ve İmzacı Komutanlar

    • TRT Yayını ve Kamuoyuna Duyuruluş

    • Meclis ve Senato’ya Sunuluş

  • Muhtıra Metninin İçeriği ve İleri Sürülen Gerekçeler

  • Demirel Hükümetinin Çekilişi ve Partilerüstü Hükümet Formülü

  • Muhtıra Sonrası Ara Rejim Dönemi

    • Sıkıyönetim ve Güvenlik Politikaları

    • Üniversiteler, Basın ve Aydın Çevreleri

    • Sol Hareketler, Sendikalar ve Yargı Süreçleri

    • Askeri Vesayetin Sivil Yönetim Üzerindeki Etkisi

  • 12 Mart Sürecinin Sonu ve Hukuki Sonuçlar

KÜRE'ye Sor